Son yıllarda sanat dünyasında bu sorular etrafında yoğun tartışmalar yürütülüyor. Bir tarafta yapay zekanın sanatın sonunu getireceğini düşünenler, diğer tarafta ise insanlık tarihinin en büyük yaratıcı dönüşümüne tanıklık ettiğimizi söyleyenler var. Oysa birbirine zıt görünen bu iki yaklaşım ortak bir varsayımla yola çıkıyor: Sanatı bir üretim meselesi olarak kabul ediyorlar. Bundan dolayı tartışmalar sadece aynı sorular etrafında geziniyor: Üreten kim? İnsan mı, makine mi? Bir sanat eserinin değeri onu üreten öznenin kimliğinden mi geliyor? Peki yapay zekanın ortaya çıkardığı dönüşüm başka bir yerde saklanıyor olabilir mi? Belki de üretimin kime ait olduğu değil, üretimin kendisinin anlamının değiştiğini konuşmaya başlama zamanıdır. Hatta yeniden düşünmemiz gereken yalnızca sanat değil; yaratıcılık, özgünlük, sanatçı ve eser gibi modern sanat anlayışının getirdiği kavramların toplamıdır. Sanat tarihinde bu tartışmalar hiç de yeni değil. Fotoğraf makinesinin yaygınlaşmaya başladığı 19. yüzyılda, dehşetle resim sanatının sonunun geldiği konuşuluyordu. Bir görüntüyü kaydetmek için artık ressamlara ihtiyaç kalmamıştı! Oysa tarih farklı ilerledi. Fotoğraf resmi ortadan kaldırmak yerine resmin ne olduğu sorusunu yeniden sorgulamaya açtı. Portre resminden kopmaya başlayan ressamlar, William Turner’dan empresyonistlere uzanan süreçte; deneyim üzerine düşünmeye başladı. Fotoğrafın yaygınlaşması resim sanatının rolünü dönüştürdü. Bugün yapay zeka etrafındaki tartışmalar da benzer bir akışta ilerliyor. Ancak yaşanan sanatın sonu yahut yeniden icadı değil; sanatı anlamak ve açıklamak için kullanılan ve bilinen kavram setlerinin yetersiz kalmasına benziyor.
Hans Belting'in ‘Sanat Tarihinin Sonu’ kitabını hatırlamakta fayda var. Belting, sanatın sona erdiğini değil, sanatı açıklamak için kullandığımız tarihsel anlatıların açıklayıcı gücünü kaybettiğini savunuyordu. Ona göre modern sanatla birlikte kriz yaşayan sanat değil, sanatı anlamlandırmak için kullandığımız çerçevelerdi. Bugün de kriz içinde olan; sanat değil, sanatı anlamlandırmak için kullandığımız düşünme biçimleri. Belki de bu kriz hep buradaydı ve dijital sanatın görünür hale gelmesi ve yaygınlaşması bu krizi daha da derinleştirdi. Yapay zeka tartışmalarını yalnızca üretim ve yaratım düzeyinde ele almak daha büyük bir dönüşümün gerçekleştiğini gözden kaçırıyor. Yaşanan dönüşüm anlamın kendisinin dönüşümüne de işaret ediyor. Dijital içerikler internet tarihinde benzeri görülmemiş bir hızla çoğalıyor. İlk kez görsel kültür bu ölçekte bir üretim yoğunluğuyla karşı karşıya. Modern sanat ile birlikte sorun çoktan bir üretim eksikliği olmaktan zaten çıkmıştı. Bu yüzyıldaysa eksikliğini hissettiğimiz şey yeni olan değil; dikkatimizi yakalayacak, anlamlı deneyimler ve derin karşılaşmalar yaratan eserlerin nadir rastlanır olmasına dönüşmüştü.
Sanatın temel işlevi
Tam da bu dertlerin arasında Deleuze ve Guattari'den bahsetmeden geçemeyeceğim.
Sanatın temel işlevinin dünyayı temsil etmek değil, yeni duyumsamalar ve yeni karşılaşmalar yaratmak olduğunu söylerken; sanat eserinin değerinin neyi gösterdiğinde değil, bizi nasıl etkilediğinde ve dünyayı nasıl yeniden görmeye zorladığında ortaya çıktığını öne sürdüler. Onların terminolojisiyle sanat, yalnızca imgeler ya da anlamlar üretmiyor; ‘blocs de percepts et d'affects’ üretiyordu, yani yeni duyumsama blokları (percepts) ve duygulanımlar (affects) olarak tanımladıkları bu anlatı, sanatın gücünün temsiliyette değil, yeni deneyim alanları açabilmesinde yattığını söylüyordu. Bu nedenle sanat eserleri sabit anlamlar taşıyan nesneler değil, izleyiciyi yeni oluşlara (fr.devenirs) ve karşılaşmalara sürükleyen dinamik yapılardı. Bu kavramlarla bakıldığında sanatın değeri üretilen nesnelerde değil, ortaya çıkardığı deneyimlerin kendisindeydi. Yapay zeka aracılığıyla gerçekleşen bu üretim bolluğunda, hangi karşılaşmanın anlamlı olduğu, hangi deneyimin dönüştürücü olduğu ve hangi ilişkinin önemli olduğu soruları hala burada.
Bu anlamları ve deneyimleri yaratmak hala estetik ve fenomenolojik bilgi birikimi gerektiriyor. Sanatın rolünü üretim üzerinden değil; deneyim üzerinden düşünmek, görünmeyeni görünür kılmak, görüneni yeniden anlamlandırmak, dikkati ölçmek ve dünyayla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmek kaçınılmaz görünüyor.
Bugün yaşanan üretim fazlalığını ya da kolaylığını bir kriz olarak tanımlamak eksik bir anlatıya işaret ediyor. Robotların sanat yapıp yapamayacağı sorusunu sormak ne kadar seksi olsa da, sanatın neyinin vazgeçilmez olduğunu tartışmak, bu üretim fazlası içinde nasıl yön bulacağımızı tartışmaya açmak gerekiyor. Dünyayı yeniden görmemizi sağlayan deneyimler yaratan; algıyı dönüştürmeyi mümkün kılan, yeni karşılaşmalara kapılar açan sanatın, anlamın sınırlarını genişlettiği yerde değer bulduğunu anlamak gerekiyor. Görünen o ki dijital dönüşüm çağında da sanatın rolü kendisini yarattığı deneyimde var edecek.
Üretimden deneyime doğru şekillenen bu yeni eşik, fenomenolojik düşünceyle birlikte yeniden okunmayı; sadece mitolojik anlatıların, tarihsel referansların ya da sosyolojik bağlamların arasına sıkışmamayı hatırlatıyor. Merleau-Ponty'nin fenomenolojik çerçevesi ve Rancière'in estetik rejimi, sanatın esas gücünün anlam aktarmaktan çok deneyim üretmekte yattığını bizlere çoktan gösterdi. Bu hızlı üretim çağında da sanatın özgünlüğü yine burada aranacaktır: yeni görme biçimleri yaratabilmesinde, algıyı yeniden düzenleyebilmesinde ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin sınırlarını dönüştürebilmesinde. Bu nedenle sanat tartışmaları giderek üretimden çok deneyim, nesneden çok karşılaşma ve temsilden çok duyumsama ekseninde şekilleneceğe benziyor. İzleyicinin ve sanatçının kendisini buralarda eğitmesi, yeniden düşünmesi, ve kendisini yeniden konumlandırmasını gerekli kılıyor.