Temaşa toplumunda edebiyatın ve gerçekliğin sonu mu?
Bugün edebiyatın bitmekte olduğunu, dolayısıyla kültürün ölümünün yaklaştığını savunan teze ağırlık vereceğim. Son toplantıyı Nietzsche'nin edebiyat ve kültürün öldüğüne dair sözüyle kapatmıştık: "Çöl büyüyor, çölü büyütene lanet olsun.” Nietzsche'nin bu ünlü cümlesini bugüne ve içinde yaşadığımız dünyaya göre değiştirdim: "Çirkinliğin imparatorluğunda yaşıyoruz ve güzeli tanımıyoruz. Yuh olsun kendini çirkinliğin hizmetine koyanlara.”
Bugün Strauss'suz, Schopenhauer'siz, Beethoven'siz bir dünyada yaşıyoruz. Büyük bir anti-elitizm var; eşitlik adına, elit kültürünü aşağılayan bir dinamik. Oysa kültür, elitlerin sırtında yükselir ve sonra halkın alt tabakalarına iner. Kültürü yücelten müzisyenler, filozoflar, yazarlar kötülenirken, çok net söyleyebilirim ki kültür sona ermiştir.
Mesela Fransa'da kültürün sona ermesi Baudelaire'in Albatros kuşuyla örneklenmişti. O koskoca Albatros'un havada, bir gemici tarafından vurulup güvertenin üstüne serilmesiyle, denizcilerin onu yuhalamasıyla aslında Baudelaire kültürün, edebiyatın ve belki de şiirin sonunu anlatmıyor muydu? Baudelaire, romantizmin doruğunda bugüne direniyordu.
***
Milan Kundera, ‘Saptırılmış Vasiyetler’ kitabında modern zamanlarda edepli ve terbiyeli olmayı temel anahtar kavram olarak görür. Ve bunun temelinde inanmayacaksınız ama görünmeme özgürlüğü vardır. Bugünün insanı görünmeyi özgürlük zanneder. Kundera’ya göre özgürlük, perde çekebilme, bir zamanlar kutsal olan özel hayatın var olması özgürlüğüdür. Kimseye bir şey söylememenin, mektuplarımızın sadece ve ancak sahibine ulaşması özgürlüğüdür. Kundera, özel ve kamusal alan ayrımı bittiğinde özgürlüğün temel şartının yok olduğunu söyler. Görünmenin getirdiği kölelik başlamıştır.
Teknoloji sayesinde gözetlemek ve gözetlenmek, özgürlük ve var olmanın şartı haline geldi. Bugün sanat, görünme ve gösterme, röntgencilik yapma ve teşhir etme üzerine kurulu. Halbuki sanat, ebedi anlamda bu demek değildir.
Artık bugünün toplumunu birbirine bağlayan şey görünme ve gösterme tedirginliğidir. Her an herkes görünmeye ve göstermeye hazırdır; bunu istemeyen varsa bile her an gösterilme ve görüntülenme tuzağına düşmek üzeredir. Dolayısıyla bugün sanal dünyada herkes birbirine karşı tedirgindir. Sanatın yarattığı, edebiyatın betimlediği mahremiyet artık çoktan soluk bir hatıraya dönüşmüş, temaşaya teslim olmuştur. Oysa yıpratmaktadır her şeyi temaşa.
Hayal, imge ve görünme üzerine, yani edebiyatın ölmüş, sanatın bitmiş olduğuna dair Feuerbach'ın bakın nasıl bir tespiti var: “Zamanımız hayali gerçek olana; kopya olanı orijinal olana; simgeyi gerçeğe; görüntüyü varlığın kendisine tercih etmektedir." Bugün görüntüler dünyasında yaşıyorsak ve buna dünden gönüllüysek, bu tabii bize düşüncenin, edebiyatın ve sanatın bittiğini gösterecektir. Feuerbach devam ediyor: "Kutsal olan dahi, ancak yanılsama olandır."
Burada Don Quijote'nin akla gelmemesi mümkün değil. “Ben dünyayı olduğu gibi görmek istemiyorum; bildiğim gibi görmek istiyorum,” der, burada var olanın reddi vardır. Don Quijote gerçeği değil, hayalini yaşar. Tabii ki gerçek dünyanın reddini sanatsızlığa ve kültürsüzlüğe soyunmak için yapmamaktadır. Ama sonuç itibariyle benzerlik dikkat çekici, değil mi? Modern zamanların henüz başıyla sonundan bahsediyorum. Modern zamanların başında Cervantes'in anlatmak istediği budur. Deli budur; gerçeği reddedendir.
Peki bugün gerçeği reddedenin ismi nedir? Bugün biz de gerçek dünyayı red peşindeyiz. Don Quijote şövalye romanlarıyla, yani edebiyatla beslenmiştir. Modern roman ancak edebiyatla beslenmiş zihniyetin ürünü olacaktır. Don Quijote şöyle düşünüyor: "Hayatla eşdeğer olan kitaptır." Bizse bugün hayatla eşdeğer olan hayaldir ve bendir, diyoruz. Ama iki tarafta da ortak bir özellik var: Hayatın gerçekliği, modern zamanların başında ve sonunda reddediliyor.
Don Quijote'nin bu sefer inandığı hakikat olurken, hakikatin bizzat kendisi de tahayyül olacaktır. Böylece Don Quijote kendisiyle gerçeklik arasında bir dizi tahayyül oluşturacaktır, kendi saf aklına göre yaşayacaktır. Ama Don Quijote'nin saf aklı zaman içinde akılsızlık haline gelecektir ve her türlü saf aklı bu sefer hakiki olmamakla suçlayacaktır. Yani Don Quijote kendi isteklerini gerçek olarak düşünecektir.
Kendi isteklerini hakikat olarak düşünme, bizim bugünkü halimize uymuyor mu? Yani kendi isteklerimizden ve arzularımızdan ibaret değil mi hayatımız?
Bugün birçok insan, kendi isteklerini gerçek olarak görüyor. Nietzsche'nin "En büyük yalan, kanaatlerden yola çıkmaktır" sözüne atıfta bulunarak, medya tarafından pompalanan isteklerin bizi yanılttığını düşünüyorum. Öyle bir istek pompalanıyor ki onları kendi isteğimiz zannediyoruz ve o isteğe hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Kapitalizm, yanılsamalar içinde yaşamamızı istiyor. Biz de koşarak arzularımızın ve isteklerimizin doruğunda kapitalizme teslim oluyoruz. Zannetmeyin ki kar etmeyi sadece kapitalist gözetiyor, çıkar hepimizin ortak tutkusudur. Öyleyse izlemek ve izlenmek bugün genel olarak gerçek, toplumun gerçek dışılığında var olandır. Çünkü görüntü gerçeği ters yüz eder.
Bugün görüntü dünyamızda gerçeklik yoktur, bir hayaldir. Hayal olduğu için onu durmadan yakalamaya çalışıyoruz. Her yakaladığımızı sandığımızda gerçeklik kaçandır. Gerçekliğin üstü bugün seyir tarafından örtülmektedir. Gerçeklik böylece gösterinin içinden doğar ve gösteri, gerçeğe dönüşür. Bugün toplumun özünde bu karşılıklı yabancılaşma vardır. Böylece gerçekliğin tepetaklak olduğu bir toplumda doğru olan, yanlış olanın ancak bir parçası olacaktır. Bugün geçerli olan görünme kültürüdür. Temaşa toplumunda yaşıyoruz çünkü, temaşa toplumu kapitalizmin tamamlayıcısı olarak vardır. Bugün temaşa gerçeğin kendisidir ama gerçek değildir. Oysa bizim için gerçektir.
Gerçek sanat ve edebiyat yoksa, yerini hayaller alıyor. Gerçeklik, temaşanın içinden doğarken, gerçek sanat ve edebiyat yerini sıradanlığa bırakıyor. Gerçek olan kaybolurken, seyredilme ve seyretme eylemi gerçekliğin yerini alıyor. Yalanın bizzat içinde yaşıyoruz ve bu yalan, yaşamımızın bir parçası haline geldi. Modern toplumda görünmek, yaşamakla eşdeğer kabul ediliyor.
Ekonomi düzeninin yansıması teşhir isterken, arzunun doyumsuzluğu yokun temel nedeni. Bugünün toplumunda hayal ve gösteri, iktisadi düzenin istediği şeyler. Özgür olduğumuzu zannettiğimizde, aslında başka birilerinin isteğini dile getiriyoruz. Çünkü iktisadi mekanizma, bizim öyle düşünmemizi istiyor.