“Gururlu bir Müslüman ve gururlu bir Hristiyan'ın gururlu Yahudi torunu”

Harvard Üniversitesi´nin 2026 mezuniyet töreninde kürsüye çıkan Noah Eckstein, farklı inançların harmanlandığı ailesinden aldığı ilhamla yeni mezunlara seslendi: “Bölünmenin panzehri mutlaka uzlaşmak değil, anlamaktır.”

Selin KANDİYOTİ Kültür
1 Temmuz 2026 Çarşamba

Harvard Üniversitesi'nin geleneksel mezuniyet töreninde bu yıl, kökenleri üç farklı semavi dine uzanan genç bir mezunun barışçıl mesajı yankılandı. Konuşmasına fıkra gibi başlayan ancak derin bir yaşam felsefesiyle devam eden Noah Eckstein, Holokost’tan kaçan Yahudi dedesi ile 1947 Hindistan-Pakistan savaşını yaşamış Pakistanlı Müslüman dedesinin, tüm görüş ayrılıklarına rağmen bir kahve masasında nasıl birbirlerini anlamaya çalıştıklarını anlattı.

Harvard’daki dört yılı boyunca Eckstein, fizik okuduğu Harvard College ile Film, TV ve Video Oyunları için Müzik Besteleme (Scoring) eğitimi aldığı Berklee Müzik Koleji arasında çift kayıtlı olarak eğitimini sürdürdü. Eckstein aynı zamanda Harvard’da Teorik Fizik alanında yüksek lisans derecesini de eş zamanlı olarak yürütüyor. Eckstein okuduğu süre boyunca eski Rektör Claudine Gay’in istifasından ABD Adalet Bakanlığı’nın Harvard’a karşı yürüttüğü antisemitizm davasına kadar üniversitedeki süregelen kültürel ve siyasi çalkantılara ve kendi mezuniyet sınıfının bu süreçte tanık olduğu değişimlere, tartışmalara ve münazaralara tanık oldu.

Eckstein’ın, 30 bin katılımcının bulunduğu 28 Mayıs’taki törende ayakta alkışlanan konuşmasının kısaltışmış metni şöyle:

"Hayatım, bir fıkranın başlangıcı gibi, bir Hristiyan, bir Müslüman ve bir Yahudi bara giriyor. Tarihsel olarak bu kurgunun biraz riskli olduğunu biliyorum, ama bu sefer Hristiyan, Müslüman'la evlendi ve bir kız çocukları oldu; o kız, Hristiyan olarak büyüdü, ta ki Yahudi'yle tanışana kadar; Yahudiliğe geçti, Yahudi'yle evlendi ve bir oğulları oldu. 22 yıl sonra, o oğul burada sizinle birlikte Harvard Üniversitesi'nden mezun oluyor.

Ben gururlu bir Yahudi'yim; aynı zamanda gururlu bir Hristiyan'ın torunu ve gururlu bir Müslüman'ın torunuyum, ama bu hiçbir anlamda bir çelişki değil. Bu bir kavramın kanıtıdır ve o kavram bugün hepinizle konuşmak istediğim şeydir: bölünmüşlüğün panzehri mutlaka anlaşmak değil, anlamaktır. Bugünkü dünyamız, küresel sahneden ta buraya-Harvard'a kadar, ikiye bölünmüş durumda.

Her hikâyenin, her çatışmanın, tartışmanın iki tarafı vardır: iyi ve kötü, ver ve al, sağ ve sol, ilerici ve muhafazakâr, ezen ve ezilen, zengin ve fakir, ABD ve Çin, ABD ve Rusya, Rusya ve Ukrayna, İsrail ve Filistin, İsrail ve İran, ABD ve İran. Hepsi ikili karşıtlıklar içinde. En azından bize ikili karşıtlıklar biçiminde sunuluyor: Bu mesele hakkında ne düşünüyorsun, hangi taraftasın, nerede duruyorsun? Benim aileme gelince, ailem böyle bir yaklaşımla zaten var olamazdı.

Büyükbabalarım - biri 1947 Hint-Pakistan savaşının ortasında büyümüş Pakistanlı bir Müslüman, diğeri Holokost kurtulanı Yahudi bir mülteci - hayatları boyunca pek çok kez bir araya geldi. Tahmin edebileceğiniz gibi, pek çok konuda anlaşamıyorlardı; ama büyürken onları bir sehpanın etrafında oturarak her konuyu konuşurken hatırlıyorum.

Elbette hiçbir zaman çözüme kavuşturamadıkları pek çok farklılıkları vardı; ama yine de birbirlerini kabul ettiler, birbirlerine önem verdiler, iletişimde kaldılar ve birbirleriyle tartıştılar. Yaşam deneyimleri, bakış açıları, ideolojileri ve inançları arasındaki derin uçurum bir anlaşmazlık noktasıydı, ama bir bölünme noktası değildi. Maalesef onların nesli ile bizimki arasında bir yerde, konuşmada bir şeyler değişti. Tartışmalar daha da yüksek sesli hale geldi, dinlemek eylemi durdu. Haberlerde, sosyal medyada, akşam yemeklerinde durum zorlaştı; insanlar dinlemeden konuşuyor, zaten kendi sadık duruşlarını belirleyip tartışıyor, kazanmak, küçük düşürmek, haklı çıkmak için tartışıyor.

Büyükbabalarım savaşın vahşetinden sağ çıktı ve insanların ne denli canavarca şeyler yapabileceğini herkesten iyi biliyorlardı. Aynı zamanda en korkunç gerçeği de biliyorlardı: o canavarca şeyleri yapanlar insandı.

Ve tam da bu insani kapasite nedeniyle onları anlamak önem taşıyordu; diyalog hâlâ önem taşıyordu. Mutlaka hoşgörü tanımak ya da bir platform sağlamak anlamında bir diyalog değil, ama yine de anlama: bu noktaya nasıl geldiler, bu sonuca nasıl ulaştılar, buna neden inanıyorlar? Bu soruları bu bağlamda sormak, insan olmanın ne anlama geldiğinin en karanlık kısımlarına bir ışık tutar ve bu nedenle onlarla yüzleşmemiz gerekir.

Ama bu tür gerekli sorular yalnızca insanlık tarihinin en karanlık dönemleri için ayrılmış değildir. Bu sorular şu an etrafınızdaki insanlar için ne kadar daha fazla önem taşırlar? Söyledikleri bazı şeyler yüzünden söz konusu konuları artık gündeme getirmediğiniz o Şükran Günü'ndeki aile üyesi için; zaman zaman hayal bile edilemez gibi görünen bir bakış açısından şeyler söyleyen o sosyal medya figürü için; derste bir zamanlar gülümseyip ‘ilginç bir nokta’ dediğiniz, sonra dönüp oda arkadaşınıza şikâyet ettiğiniz o öğrenci için; ya da bir zamanlar size tam olarak oturmayan bazı şeyler söyledi diye giderek uzaklaşmaya başladığınız o bir arkadaş için.

O insanların yaklaşık 8 milyarını alıp bir araya koyun; dünyamızı elde edersiniz. Bu sorunlu ve bölünmüş dünyaya çıkarken, size tek bir basit pratik bırakmak istiyorum: anlaşmadığınız biriyle karşılaştığınızda, evet, görüşünüzü dile getirin, kesinlikle inandıklarınız için ayağa kalkın, ama aynı zamanda karşıdaki kişiye kendi inançları hakkında soru sorun. Oraya nasıl ulaştıklarını sorun, kendinizi onların yerine koyun ve sorun: ‘Ben buna neden inanıyorum?’ Yanılıyor olabileceğinizi düşünerek dinleyin. 

Hayatımın bir fıkra gibi başladığını söylemiştim. Müslüman büyükbabam Mekke'ye yönelerek defnedildi, Hristiyan büyükannem haçıyla birlikte defnedildi ve Yahudi büyükbabam Yahudi geleneklerine uygun biçimde defnedildi. Bir bakıma, fıkranın sonu hiç gelmedi; kurguya bir çözüm bulunamadı. Hepsi çok inatçıydı ve kendi ideallerine ve geleneklerine sonuna kadar sıkı sıkıya tutundular ama yine de birbirlerine saygı duydular, birbirlerini seçtiler ve günün sonunda tek bir ailenin parçası olmaktan gurur duydular.

Sizi şuna davet ediyorum, kendi inançlarınız için ayağa kalkıp mücadele ettiğiniz kadar karşı tarafın inançlarını anlamak için de mücadele edin. Bu denli karmaşık ve bu denli bölünmüş bir dönemde, anlama ve biraz daha derine bakma yönündeki gerçek bir isteklilik, o bölünmelerin iyileşmeye başlama biçimidir.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün