Dünya Kupası saat farkına, politik gündeme, savaşlara aldırmadan hayatımıza girdi. Dört yılda bir gerçekleşen bu büyük buluşma, kazananların ve kaybedenlerin yanı sıra kendi hikayelerini de yaratıyor. Bazı oyuncuların yıldızı parlıyor; isimleri Pelé, Maradona, Zidane ve Messi gibi efsanelerle yan yana anılıyor. Bazıları ise kötü performansları, talihsiz hataları ya da agresiflikleriyle hatırlanıyor. Önümüzdeki haftalarda da unutulmayacak maçlar izleyeceğiz. Oysa turnuvanın tarihindeki en önemli sayfalara baktığımızda karşımıza bazen sessiz stadyumlar, boş tribünler ve hiç oynanmamış maçlar çıkıyor. Gelin bu ayki yazıda bu yapılmayan maçlara bakalım.
1930’da Uruguay’da başlayan Dünya Kupası, daha ilk yıllarında modern dünyanın yeni ritüellerinden biri haline geldi. Dört yılda bir tekrarlanan bu büyük buluşma, yalnızca bir spor organizasyonu değil aynı zamanda ulusların kendilerini sahneye koyduğu küresel bir gösteriydi. Ne var ki turnuvanın yükselişi, Avrupa’nın karanlığa sürüklenişiyle aynı döneme denk geldi.
1934’te İtalya’da düzenlenen Dünya Kupası’nın üzerinde Benito Mussolini’nin gölgesi vardı. Faşist rejim, turnuvayı İtalya’nın gücünü ve disiplinini sergileyeceği dev bir propaganda sahnesine dönüştürdü. Fransa’da oynanan 1938 Dünya Kupası ise yaklaşan felaketin huzursuzluğu içinde gerçekleşti: Avrupa artık savaşın eşiğindeydi. Nazi Almanyası Avusturya’yı ilhak etmiş, kıtanın siyasi dengesi geri dönülmez biçimde sarsılmıştı.
Perde Arkasındaki Gizli Rekabet: 1942 Kupası
Aslında perde arkasında bir sonraki turnuvanın hazırlıkları çoktan başlamıştı. Savaş patlak vermeden önce, 1942 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmak için Nazi Almanyası ve Brezilya büyük bir gizli rekabet içindeydi. Her iki ülke de turnuvayı kendi güç ve ideolojilerinin gövde gösterisi sahnesi haline getirmek istiyordu. Ancak tanklar yürümeye, bombalar patlamaya başladığında futbolun kuralları insanlığın hırslarına yenik düştü. FIFA turnuvayı tamamen iptal etmek zorunda kaldı ve sonrasında futbol sustu. 1942 ve 1946 Dünya Kupaları yapılmadı. Takvimlerde yalnızca iki eksik turnuva gibi görünen bu boşluk, aslında insanlık tarihinin en büyük kırılmalarından birine açılıyordu. Bu 12 yıllık sessizliğin ardında savaş, işgal, sürgün ve soykırım vardı.
Ayakkabı Kutusundaki Dünya Kupası
Futbolun tamamen teslim olmadığı, savaşın karanlığına gizlice direndiği anlar da vardı. Bu on iki yıllık sessizlik döneminde, futbolun en büyük sembolünü korumak için film gibi bir operasyon gerçekleştirildi. FIFA Başkan Yardımcısı İtalyan Ottorino Barassi, Dünya Kupası trofesinin Nazilerin eline geçmesinden korkuyordu. Roma’da bir banka kasasında tutulan kupayı gizlice geri aldı. Savaş boyunca bu altın kupayı evinde, yatağının altındaki eski bir ayakkabı kutusunda sakladı. Futbolun geleceğine dair umut, o mütevazı kutunun içinde sessizce barışın geleceği günleri bekledi.
Futbolun Mozart’ı ve Rejimin Gölgesi
1938 Dünya Kupası’nın hemen öncesinde Avrupa futbolunun en büyük yıldızlarından biri Avusturyalı Matthias Sindelar’dı. İnce fiziği, olağanüstü oyun zekası ve zarif stili nedeniyle ona ‘Futbolun Mozart’ı deniyordu. Nazi Almanyası’nın Avusturya’yı ilhak etmesinin ardından yeni rejime boyun eğmeyi reddetti. Bu tavrı onu zamanla bir spor ikonundan çok daha fazlasına dönüştürdü. Ancak bu dik duruşun ömrü uzun olmadı. Sindelar, 1939’un ocak ayında sevgilisi Camilla Castagnola ile birlikte Viyana’daki evinde ölü bulundu. Resmi açıklamaya bakılırsa ölüm nedenleri karbonmonoksit zehirlenmesiydi. Ancak ölümünün ardındaki sır perdesi hiçbir zaman tam olarak aralanmadı. Sindelar’ın hikayesi, futbol ile siyasetin hiçbir zaman birbirinden tamamen ayrı dünyalar olmadığını gösteren trajik örnekler arasındaki yerini aldı.
Sahadaki Görünmez Kayıplar
1930’ların Avrupa’sında Yahudiler yalnızca tribünlerde değil, oyunun tam merkezindeydiler. Avusturya, Macaristan ve Çekoslovakya’da birçok kulübün kurucu, yönetici, sponsor, antrenör ve oyuncuları Yahudi topluluklarından geliyordu. Futbol, dönemin kentli Yahudi kültürünün ayrılmaz bir parçasıydı. Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte bu dünya sistemli biçimde tasfiye edildi. Yahudi sporcular kulüplerden uzaklaştırıldı, yöneticiler görevlerinden alındı, kulüpler kapatıldı ya da el değiştirdi. Almanya’da Yahudilerin spor kulüplerine üyeliği yasaklandı. Avusturya ve Çekoslovakya’da Yahudilerin görünür olduğu spor çevreleri hızla dağıtıldı. Bu yalnızca kurumların değil, insanların da hikayesiydi.
Alman milli takımının yıldızlarından Julius Hirsch bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. I. Dünya Savaşı gazisi Hirsch, Almanya adına forma giyen ilk Yahudi futbolculardandı. Nazilerin iktidara gelmesinin ardından dışlandı, hakları elinden alındı ve sonunda Auschwitz’e gönderildi. Bir daha kendisinden haber alınamadı.

Benzer bir kader, Avrupa’nın en ünlü Yahudi spor kulüplerinden biri olan Hakoah Wien’in başına geldi. 1920’lerde yalnızca Avusturya’nın değil, Avrupa’nın en güçlü takımlarından biri sayılan kulüp, Yahudi özgüveninin ve modern kent kültürünün sembollerinden biriydi. Nazilerin yükselişiyle birlikte oyuncu ve yöneticilerin bir kısmı Filistin topraklarına, Amerika Birleşik Devletleri’ne ve başka ülkelere kaçmayı başardı. Kaçamayanların bir bölümü ise toplama kamplarında hayatını kaybetti.
Kaybedilen yalnızca oyuncular değildi. Viyana, Budapeşte ve Prag’ın futbol kültürü içinde Yahudiler kurucu, yönetici, gazeteci, sponsor ve taraftar olarak son derece görünürdü. Holokost yalnızca insanları değil, orta Avrupa futbolunun önemli bir bölümünü oluşturan bu kültürel dünyayı da ortadan kaldırdı.
Bir Boşluğun Anlattıkları
Dünya Kupası’nın oynanmadığı bu yıllar bize futbolun önemini değil, barışın ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatır. 1950’de turnuva Brezilya’da yeniden başladığında sahaya çıkan yalnızca futbol değildi. İnsanlık, tarihin en büyük yıkımlarından birinin ardından yeniden normalleşmeye çalışıyordu. Ancak tribünlere dönen kalabalıkların arasında artık olmayanlar da vardı. Cephelerde ölenler, sürgüne gönderilenler, toplama kamplarında hayatını kaybedenler…
Bu yüzden Dünya Kupası tarihindeki en önemli maçlar belki de hiç oynanmayanlardır. Çünkü bazen boşluk, bir skordan daha fazla şey anlatır.