Bu yıl mevsimlerde tuhaf bir kırılma hissi var. Normalde hiç şikâyet etmediğim, aylarca süren yağmurlar; mayıs ayında kırılan soğuk hava rekorları; bir türlü geldiği hissedilmeyen yaz… Yaşanan ayın adıyla dışarıdaki hava birbirini tutmuyor. Bu uyuşmazlık ister istemez insanın zaman algısını da sorgulamasına neden oluyor.
Tam da bu ruh hali içinde, uzun süredir bir kenarda duran Eleanor Parker’ın ‘Winters in the World: A Journey through the Anglo-Saxon Year’ adlı kitabına döndüm. Parker’ın kitabı yalnızca Anglo-Saksonların mevsimlerini anlatmıyor, insanın zamanla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini de düşündürüyor.
Anglo-Saksonlar için zaman, bugünkü gibi telefon ekranlarında akan nötr bir veri değildi. Mevsimler yalnızca meteorolojik değişimleri ifade etmiyor, insan hayatının ritmini belirleyen büyük bir döngünün parçası olarak görülüyordu. Kış yalnızca soğuk değil, karanlık ve belirsizlikti. Bahar yalnızca çiçeklenme değil, çözülme ve yeniden başlama hissiydi. Hasat ise yalnızca tarımsal bir faaliyet değil, emeğin, bereketin ve kutsal düzenin görünür haliydi.
Parker’ın anlattığı dünyada zaman, soyut ve nötr bir akışından çok insanların gündelik hayatını, korkularını, umutlarını ve inançlarını biçimlendiren canlı bir yapı. Bu yüzden takvim yalnızca hangi ayda olunduğunu gösteren bir düzenleme değil. Aynı karanlığın içinden geçmeyi, aynı ışığı beklemeyi ve aynı döngüye dahil olmayı sağlayan ortak bir bilinç alanı.
Mevsimler insan hayatının dışında duran bir dekor olma yerine onunla birlikte hareket eden bir kader duygusu taşıyor. Özellikle kışın, Anglo-Sakson şiirlerinde neredeyse canlı bir varlık gibi tasvir edilmesi bundan. Don, buz ve kar yalnızca doğayı değil, insan ruhunu da kuşatan güçler haline geliyor. Parker’ın kitabı Anglo-Sakson şiirlerinden şu alıntıyla açılıyor:
“Winter is coldest,
spring frostiest – it is longest cold;
summer sun-brightest – the sun is hottest.”
Bu satırlar ilk bakışta basit görünüyor. Her ne kadar “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” gibi bir atasözümüz olsa da “bahar en ayaz mevsimdir” düşüncesi modern okur için hayli tuhaf. Zira bizim zihnimizde bahar doğanın uyanışı, çiçekler ve yumuşaklıkla ilişkilidir. Oysa Anglo-Sakson dünyasında bahar hala soğuğun içinde, çözülmenin henüz başlamadığı, kışın tamamen gitmediği bir zamanı işaret eder. Bu bile o dönem insanlarının doğayla kurdukları ilişkinin ne kadar fiziksel ve gerçek olduğunu gösteriyor.
Kış yalnızca hava durumu değil, toprağı zincire vuran bir güçtür. İnsanları evlere kapatır, yolları keser, hayatı yavaşlatır. Buna karşılık baharın gelişi yalnızca estetik bir güzellik değil, gerçek bir kurtuluş hissidir.
Modern insan içinse mevsimler çoğu zaman dekor niteliğinde. Klimalı ofislerde, yapay ışık altında, aynı sıcaklıkta akan günler içinde yılın ritmi giderek silikleşiyor. Belki de bu yüzden Parker’ın anlattığı dünya bugün hem uzak hem de tuhaf biçimde tanıdık geliyor.
Kitabın en unutulmaz bölümlerinden biri ünlü ‘serçe’ hikayesi. Bir kralın salonunda, dışarıda karanlık bir kış sürerken, içeri küçük bir serçe girer. Kısa bir an sıcak salonda uçar ve sonra yeniden karanlığa doğru uçup gider. Kitaba göre insan hayatı da böyledir: “Kıştan gelip yeniden kışa dönen kısa bir uçuş.”
Mevsim algısı değişse de bu metaforun gücü hala sarsıcı. Zira burada yalnızca ölüm korkusu değil, derin bir geçicilik duygusu vardır. İnsan hayatı, büyük bilinmezliğin ortasında kısa bir aydınlık anı gibi tasvir edilir. Anglo-Sakson şiirlerinde sıkça karşılaşılan “winter into winter” ifadesi de bu yüzden yalnızca mevsimleri değil, insanın bilmediği başlangıç ve sonu, karanlıktan gelip yeniden karanlığa dönüşünü anlatır.
Parker’ın kitabı tam da bu nedenle yalnızca tarih meraklılarına hitap eden akademik bir çalışma olmakla kalmayıp modern insanın zamanla kurduğu ilişkiye dair sessiz bir eleştiri. Çünkü bugün zamanı yönetmeye çalışıyoruz ama onu deneyimlemiyoruz. Takvimlerimiz yapılacak işlerle dolu, fakat ritüellerimiz eksik. Dahası çoğu zaman bir arada değiliz.
Oysa eski toplumlarda takvim, toplumsal hafızanın taşıyıcısıydı. Christmas, Easter, Candlemas ya da Michaelmas gibi bugün hala kullandığımız pek çok dönüm noktası ilk kez Anglo-Sakson döneminde şekillendi. Ortak zaman, ortak aidiyet yarattı.
Bugün yaşadığımız parçalanmışlık hissinin nedenlerinden biri belki de budur. Ortak ritüellerini kaybeden toplumlar, zaman duygusunu da kaybediyor. Kıştayken yazı, yazdayken kışı özleyip zamanı kovalayıp duruyoruz. Dünyanın ve hayatımızın hangi mevsimini yaşadığımız sıklıkla karışıyor. Takvimler hangi günü gösterirse göstersin artık aynı günü yaşayamıyoruz. Aynı zamanda zamanda buluşabildiğiz güzel bir yaz diliyorum.