Bir kareden fazlası: Samuel Kohen ile görmek üzerine

Bazı insanlar dünyaya bakar, bazıları ise gördüklerini kalıcı bir hikâyeye dönüştürür. Samuel Kohen, fotoğrafı yalnızca bir görüntü üretme aracı olarak değil, zamanı, insanı ve mekânı anlamanın bir yolu olarak gören isimlerden biri. Ailesinden devraldığı fotoğraf geleneğini kendi sanatsal bakışıyla harmanlayan Kohen, yıllardır şehirlerin ritmini, insanların farkında olmadan sergilediği en doğal halleri ve gündelik yaşamın görünmez detaylarını objektifine taşıyor.

Işıl AMANOEL Sanat
10 Haziran 2026 Çarşamba

Samuel Kohen, analog dönemin disiplininden dijital çağın olanaklarına uzanan üretim serüveninde, fotoğrafın değişen yüzüne tanıklık ederken kendi görsel dilini de oluşturdu. Portre çalışmalarından deneysel projelerine uzanan üretim pratiğiyle dikkat çeken sanatçı ile fotoğrafın hafıza, teknoloji, şehir ve insanla kurduğu ilişki üzerine derinlemesine konuştuk.

Öncelikle biraz kendinizden söz eder misiniz? Ailenizde fotoğrafçılık geleneği olduğunu biliyoruz. Bu miras sizi nasıl etkiledi?

Çocukluk yıllarımda evde pozometreleri kurcalamak, o cihazların mekaniğiyle tanışmak bir oyun gibiydi. Herkesin cebinde bir kameranın olmadığı o dönemlerde, 16 yaşımda tatile çıkarken elime tutuşturulan makinenin aslında ne kadar yetenekli bir araç olduğunun pek farkında değildim. Babam ve dayımın karanlık oda maceraları, siyah beyaz baskı hikâyeleri, katıldıkları yarışmalar ve aldıkları ödüller hep merakımı uyandırdı. Dayım fotoğrafçılığı İzzet Keribar’ın yanında bir yaz okulunda öğrenmiş ve gençlik yıllarında İstanbul’un bilinen bir fotoğrafçısı olmuş. Ekipmana ve bilgiye ulaşmanın bugünkü kadar kolay olmadığı o yıllarda, kendi kendini yetiştiren bu insanların azmi bana ilham oldu. 20’li yaşlarımda kendi biriktirdiğim parayla ilk dijital makinemi aldığımda, dayımla bilgisayar başında saatlerce fotoğraf düzenlemesi üzerine konuştuğumuzu çok net hatırlıyorum. Tüm aile, hâlâ fotoğraf çekmeyi çok seviyoruz. Makineyi yanımızdan ayırmıyoruz. Bir de eşim, Melis var tabi. Onun sanatçı olarak vizyonu bana çok şey katmıştır.

Fotoğrafçılığa başladığınızda kendinize koyduğunuz bir hedef var mıydı?

Açıkçası net bir hedefim yoktu. Üniversitede matematik okurken bir yandan da kütüphaneye gidip Sabit Kalfagil’in fotoğraf kitaplarını incelerdim. Çantamda sürekli bir makineyle gezmek, gittiğim her yeri kadrajlamak sadece hoşuma gidiyordu. O zamanlar insanların sürekli yanında fotoğraf makinesi taşıması, bugünün akıllı telefon dünyasındaki gibi alışılageldik bir durum değildi. Arkadaşlarım, makinemin yanımda olmasını severdi; bu benim dünyayı anlama ve kaydetme biçimimdi. Özel bir hedeften ziyade, tamamen organik bir merak ve keşif süreciydi, hâlâ da öyle.

İnsanların size bakarken gösterdiği yüz ile kameranın yakaladığı yüz arasında fark görüyor musunuz?

Vizörden baktığınız an algınız tamamen değişir. Poz verilmiş fotoğraflardan bahsetmiyorum; bir konuşmacının, kendi halinde duran birinin yüz ifadesinin bir saniye sonra neye dönüşeceğini sezmek çok iyi bir ‘okuma’ gerektirir. Çünkü çoğu insan, izlendiğini bilmediği o doğal halinde kendi yüz ifadesinin farkında değildir. Fotoğrafçının asıl işi bu belirsizlikte gezinmek ve ‘işte şimdi bir şey oluyor’ hissiyle o sezgisel deklanşör hamlesini yapmaktır. Günümüzde telefonlarda aynı anda onlarca kare çekip algoritmik olarak ‘en iyi’ yüzü seçen özellikler var. Ancak teknolojinin bir insan yüzündeki ‘en iyi’ ifadeye matematiksel olarak karar vermesi, o anın gerçek ruhunu ve kusurlu güzelliğini ıskalamak anlamına geliyor bana göre.

Fotoğraf çekmeden sadece bakmayı tercih ettiğiniz anlar oluyor mu?

Kesinlikle. Hatta sadece bakmayı, o anın içinde kalmayı daha çok tercih ediyorum. Her şeyin saniyeler içinde kayıt altına alınıp tüketildiği bir devirdeyiz; bu yüzden kaydedilmeyen, sadece zihinde kalan anlar çok daha özel ve kıymetli hale geldi. İnsan zihni aynı anda iki şeyi aynı derinlikte yaşayamıyor. Örneğin bir etkinlik çekimi yapıyorsam, orada ne konuşulduğunu çoğunlukla hatırlamam. Bu yüzden gerçekten sevdiğim bir konseri izlerken veya çok özel bir anın içindeyken fotoğraf çekmemeyi, makineyi veya telefonu aradan çıkarıp o anı ‘yaşamayı’ seçiyorum.

Teknoloji geliştikçe fotoğrafçılık daha demokratik mi oldu, yoksa daha yüzeysel mi?

Aslında her ikisi de. İnsanların anı biriktirme imkânının artması işin biraz daha tüketim ve yüzeysellik boyutu. Elimize fırça verildiğinde anında ressam olamayacağımız gibi, gelişmiş bir makineye sahip olmak da bizi otomatik olarak fotoğrafçı yapmıyor. Fakat madalyonun diğer yüzünde bilgiye ve teknolojiye erişimin kolaylaşması var. Eskiden bir ustaya ulaşmak veya bir teknik öğrenmek aylar alırken, şimdi çok daha erişilebilir durumda. Bu anlamda teknolojinin, kendini geliştirmek isteyen herkes için fırsat eşitliği sağladığını ve fotoğrafı demokratikleştirdiğini söyleyebiliriz.

Bir şehrin ruhunu en çok ışık mı, insanlar mı, yoksa sessizlik mi anlatır?

İnsansız bir kareye bakıyor olsak bile, şehre ait bir karenin içindeki insanı muhakkak görüyoruz çünkü şehirler insan için var. İnsansız şehir olmayacağı gibi ışıksız fotoğraf da olmaz elbet; ancak günün sonunda asıl olan kadrajdaki kompozisyon ve taşıdığı hikâyedir. Hikâyeninse kendi dili var, hepimiz aynı kareye bakıyoruz ve farklı bir anlam çıkarıyoruz. Bir şehri yansıtmak, sonsuzluk içinden bir anı çekip bir arşive sıkıştırmak imkânsıza yakın bir iş. Şehri ne anlatır, yaşayan ünlüler mi, yoksa mimarisi mi yoksa sokaktaki gündelik bir alışveriş anı mı, elbette hepsi ve daha fazlası. Fotoğraflamaya değer olan nedir sorusuna yanıt aramak işin zevkli kısmı diyelim.

En çok hangi duygunun fotoğrafını çekmek zordur?

Vizörden bakarken spesifik olarak ‘şu duygunun peşine düşeyim’ diye yola çıkmıyorum; anın içinde kalıp o an karşıma çıkan akışı takip ediyorum. Ancak dürüst olmak gerekirse geçişken duyguları yakalamak en zoru. Çektiğim bir kareye dönüp baktığımda “Evet, tam olarak o anı ve hissi anlatabildim” dediğim de oluyor, “Keşke bir saniyelik bir şansım daha olsaydı” dediğim de. Bu noktada çocukları fotoğraflamak inanılmaz ilginç ve zorlu bir pratik. Duyguları o kadar filtresiz ve değişken ki, bir duygudan diğerine saniyeler içinde geçebiliyorlar. O saf akışkanlığı tek bir karede dondurmak gerçekten zor bir sınav.

Bundan sonraki projeleriniz nelerdir? 

Müzisyen Ali Deniz Kardelen’in yeni albümü için hazırladığımız portre çalışması şu an masamdaki en taze proje. Ali Deniz yeni albüm kaydı için Amerika’ya gitti geldi. Kendine has bir müzik türünün bestecisi, yapımcısı ve aynı zamanda gitaristi. Bu özgün müziği anlatacak, albümdeki müzikal hikâyeleri görsel dille anlatacağımız bir fotoğrafın peşindeyiz. Ayrıca son dönemde kronofotografi ilgimi uyandırdı, krono kuşlar isimli bir projeyle uğraşıyorum. Şehrin üzerinde dolaşan kuşların nereden nereye gittiklerini hep merak etmişimdir. Onların görünmeyen rotalarını görünür kıldığım bir çalışma oldu, bu seriyi büyütmek istiyorum.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün