Tuşların ardındaki miras: Ayşegül Sarıca

Renan KOEN Perspektif
3 Haziran 2026 Çarşamba

28 Mayıs, Ayşegül Sarıca’nın doğum günüydü.

Aslında onu hatırlamak için bir doğum gününe ihtiyacım yok. Piyanonun başına her oturduğumda, bir müzik cümlesinin ardındaki anlamı aradığımda, genç bir müzisyenle deneyim paylaşırken ya da sanatın yalnızca teknik değil aynı zamanda bir yaşam biçimi olduğunu düşündüğümde, Ayşegül Sarıca’nın bana bıraktığı izlerle yeniden karşılaşıyorum. 40 senelik hocam, hocadan da ötesi rehberim. Ne şanslıyım ki onun atmosferi içinde hem bir müzisyen olarak hem de bir insan olarak büyüme şansını elde ettim.

Yine de doğum günleri, hayatımıza dokunmuş insanlara dönüp bakmak için güzel bir vesile yaratıyor.

Bu yıl 28 Mayıs’ta, Türk piyano sanatına eşsiz katkılar sunmuş, pek çok kuşağa ilham vermiş ve benim hayatımda da çok özel bir yere sahip olan Ayşegül Sarıca’yı düşündüm. Onun yalnızca sahnelerde bıraktığı izleri değil, insanlarda bıraktığı izleri de...

Benim için Ayşegül Sarıca aynı zamanda Ayşegül Abla'ydı.

Hayatımızda bazı insanlar vardır; yalnızca yaptıkları işle değil, o işi yapış biçimleriyle de iz bırakırlar. Aradan yıllar geçse de bir bakışları, bir cümleleri ya da bir prova sırasında söyledikleri küçük bir söz bizimle kalır. Çünkü onlar sadece bilgi aktarmamış, bir yaşam anlayışını da paylaşmışlardır.

Ayşegül Abla'nın bana bıraktığı mirasın en kıymetli kısmı da buydu.

Elbette onun sanatçılığını anlatmaya kalksak sayfalar yetmez. Uluslararası başarıları, konserleri, ödülleri ve Türk piyano sanatına yaptığı katkılar müzik tarihimizin önemli bir parçasıdır. Ancak yıllar geçtikçe insanın hafızasında kalan şeyler çoğu zaman başarı listeleri olmuyor.

Bir duruş kalıyor.

Bir zarafet kalıyor.

Bir bakış açısı kalıyor.

Bugün geriye dönüp baktığımda, Ayşegül Abla'dan öğrendiğim en önemli şeylerden birinin müziğe duyulan saygı olduğunu görüyorum. Müziğin yalnızca doğru notaları doğru zamanda çalmak olmadığını, bir eserin ruhuna yaklaşmaya çalışmak olduğunu hissettirirdi. Bir cümlenin neden öyle yazıldığını merak etmek, bestecinin nefesini duymaya çalışmak, seslerin ardındaki anlamı aramak...

Bunlar yalnızca müzikle ilgili dersler değildi.

Hayatla ilgili derslerdi.

Bir gün çalıştığım bir eser üzerine konuşurken bana teknik bir düzeltme yapmıştı. Ancak asıl üzerinde durduğu şey nota değildi. Müziğin içinde acele etmemem gerektiğini, önce gerçekten dinlemeyi öğrenmem gerektiğini söylemişti. O gün bunun yalnızca müzikal bir öneri olduğunu düşünmüştüm. Yıllar sonra anladım ki aslında yaşamın kendisi için de geçerli bir öğüttü. Dinlemek, anlamak ve ancak ondan sonra konuşmak...

Belki de bu yüzden bugün ‘Pozitif Direnç’ kavramı üzerine düşündüğümde Ayşegül Abla'nın yaşamı aklıma geliyor.

Çünkü direnç her zaman yüksek sesle ortaya çıkmıyor.

Bazen kaliteyi korumakta ısrar etmektir.

Bazen yüzeyselliğe karşı derinliği savunmaktır.

Bazen hız çağında yavaşlamayı ve gerçekten dinlemeyi bilmektir.

Bazen de insanın yaptığı işe ömrü boyunca aynı özen ve aynı saygıyla yaklaşmasıdır.

Ayşegül Sarıca'nın temsil ettiği sanat anlayışında bunların hepsi vardı.

Günümüzde görünür olmanın değerli sayıldığı bir dünyada o, görünür olmaktan çok anlamlı olmayı önemseyen bir kuşağın temsilcisiydi. Müziği bir yarış alanı değil, insanın kendisiyle ve hayatla kurduğu ilişkinin bir parçası olarak görürdü.

Sanırım bu nedenle onun etkisi yalnızca konser salonlarıyla sınırlı kalmadı.

Kültürel miras denildiğinde çoğu zaman aklımıza tarihi yapılar, eserler, arşivler ya da müzelerde korunan objeler geliyor. Oysa kültürel mirasın görünmeyen katmanları da var.

Bir öğretmenin öğrencisine bıraktığı etik anlayış...

Bir sanatçının genç kuşaklara aktardığı estetik duyarlılık...

Bir insanın örnek olarak öğrettiği yaşam biçimi...

Bunların hepsi korunması gereken somut olmayan kültürel mirasın parçaları.

Ayşegül Abla'nın ardından düşündüğümde, onun en büyük mirasının tam da burada olduğunu hissediyorum.

Bugün onun öğrencileri, dostları ve onu dinlemiş insanlar dünyanın farklı yerlerinde üretmeye, öğretmeye ve ilham vermeye devam ediyor. Her biri, farkında olarak ya da olmayarak, onun taşıdığı ışığın küçük bir parçasını geleceğe aktarıyor.

Belki de gerçek ölümsüzlük budur.

Bir insanın yalnızca eserlerinde değil, dokunduğu insanların hayatlarında yaşamaya devam etmesi. Her konserime, her kaydıma muhakkak gelir, oradaki varlığıyla hem dizlerimi titretir hem de bana güç verirdi. Onun deyimiyle “kalbe kuvvet”… Bana zaman zaman öyle derdi “kalbime kuvvet veriyorsun”.

28 Mayıs, Ayşegül Sarıca’nın doğum günüydü.

Ama onu hatırlamak için bir doğum gününe ihtiyacım yok.

Çünkü bazı insanlar takvimlerde değil, hayatımızın içinde yaşamaya devam ederler. Gidişleri, yoklukları çok acı şüphesiz ama iyi ki bizlerde yaşattıkları canlı olarak devam ediyor.  

Benim için Ayşegül Sarıca da onlardan biri.

Ve galiba bu yüzden, yıllar geçse de onu düşündüğümde aklıma önce büyük başarıları değil, tek bir ifade geliyor: Ayşegül Abla.

 

 

Ayşegül Sarıca, Renan Koen’i konserinden sonra kutlarken.

İtalyan Sinagogu / 2019

 

 

Albümümde bıraktığı iz için minnettarım.

https://www.youtube.com/watch?v=qvyvXiBRi8o

Ali Darmar: “Sessizliği İçinden” İlk Seslendiriliş

Ayla Erduran – Ayşegül Sarıca

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün