Vogue ve yeni vicdan rejimi

Küresel moda medyası gerçekten politik bir yüzleşme mi yaşıyor, yoksa acıyı kendi estetik ekonomisine mi dahil ediyor?

Selin Sebla OK Perspektif
13 Mayıs 2026 Çarşamba

British Vogue’un Francesca Albanese’yle gerçekleştirdiği röportaj, ilk bakışta ana akım moda medyasının etik bir kırılma yaşadığı izlenimini yaratıyor olabilir. Dünyanın en güçlü moda yayınlarından biri, Gazze’de yaşanan yıkımı ve Filistinlilerin yaşadıklarını görünür hale getiriyor. Ancak asıl soru şudur: Küresel moda medyası gerçekten politik bir yüzleşme mi yaşıyor, yoksa acıyı kendi estetik ekonomisine mi dahil ediyor?

Bu sorunun yanıtı yalnızca Vogue’un ne yayımladığıyla değil, nasıl bir görsel ve ekonomik sistem içinde çalıştığıyla ilgilidir. Çünkü moda medyası hiçbir zaman yalnızca moda hakkında değildir. Moda dergileri kapitalizmin arzu üretim mekanizmalarıdır; görme biçimlerini, beden rejimlerini ve kültürel hiyerarşileri organize ederler. Bu nedenle Vogue’da yayımlanan bir Filistin röportajı yalnızca editoryal bir karar değil, kültür endüstrisinin politik olanı nasıl dönüştürdüğüne dair tarihsel bir göstergedir.

Theodor Adorno ve Horkheimer’ın ‘kültür endüstrisi’ kavramı burada merkezi hâle gelir. Frankfurt Okulu düşünürlerine göre kültür artık eleştirel bilinç üretmez; sistemi yeniden dolaşıma sokan standartlaştırılmış bir tüketim nesnesine dönüşür. İşte Vogue’un Filistin meselesini ele alış biçimi tam da bu paradoks içinde okunmalıdır.

Acının Reklam Estetiğine Dönüşümü

Bu dönüşümün tarihsel örnekleri yeni değildir. Oliviero Toscani’nin Benetton kampanyaları bugün Vogue’un yaptığı şeyi anlamak açısından kritik önemdedir. Toscani, AIDS hastalarını, savaş mağdurlarını ve açlığı reklam estetiğinin merkezine taşıyarak modayla toplumsal travmayı aynı görsel yüzeyde buluşturmuştu. Benetton reklamları bir yandan etik duyarlılık olarak okunurken, diğer yandan acının metalaştırılmasıyla suçlandı. Çünkü kapitalizm yalnızca ürünleri değil, vicdanı da dolaşıma sokabiliyordu.

Jean Baudrillard’ın şu cümlesi tam bunu açıklar:

“Günümüzde adına reklam denilmesi gereken şey toplumsalı biçimlendirmeye, eksikliği her geçen gün daha derinden hissedilen bir toplumsalı inatla ve kışkırtıcı bir şekilde anımsatmaya çalışma biçimidir.”

Bugün Vogue’un yaptığı budur. Filistin burada yalnızca politik bir gerçeklik değildir; küresel vicdanın estetik göstergesine dönüşür. Acı editoryal bir yüzeye taşınır, politik şiddet kültürel sermayeye çevrilir.

Gösteri Toplumu ve Dijital Akış

Guy Debord’un tarif ettiği ‘gösteri toplumu’ burada görünür olur. Modern kapitalizm artık yalnızca üretim ilişkileriyle değil, imgelerin dolaşımıyla işler. Bugün Vogue’un internet sitesinde Francesca Albanese’nin röportajına ulaşmak tam anlamıyla Debordcu bir deneyim yaratır. Kullanıcı savaşa dair bir başkaldırı metni okumak için siteye girdiğinde önce lüks tüketim reklamlarıyla karşılaşır; parfümler, mücevherler, haute couture kampanyaları, celebrity içerikleri arasından geçerek Gazze üzerine bir röportaja ulaşır. Böylece ölüm ile arzu aynı algoritmik yüzey üzerinde birlikte çalışır.

Bu yalnızca estetik bir çelişki değil, kapitalizmin çağdaş işleyiş biçimidir. Çünkü dijital medya her şeyi aynı akış içinde nötralize eder. Açlık, savaş, influencer kültürü, kırmızı halı, yıkım ve lüks tüketim aynı görsel ekonominin parçalarına dönüşür. Debord’un gösterisi bugün artık sürekli kaydırılan dijital akıştır. Bu nedenle Vogue’un Filistinlilere yer vermesi başlı başına radikal bir kırılma değildir. Kapitalizm artık eleştiriyi bile kendi dolaşım sistemine dahil ederek çalışmaktadır.

Robert Capa’nın ‘Düşen Asker’ fotoğrafının Life dergisinde Vitalis reklamının karşısında yayımlanması bu kırılmanın erken örneklerinden biriydi. Ölüm ile tüketim kültürü aynı sayfada buluşmuş, politik şiddet reklam estetiği içinde nötralize edilmişti. Bugün Vogue’un dijital mimarisi bu süreci daha ileri taşır. Çünkü artık reklam ile trajedi yalnızca yan yana durmaz; aynı veri akışları içinde birbirini besler. Kullanıcının savaşla kurduğu ilişki bile reklam ekonomisinin parçasına dönüşür. Acı dikkat üretir, dikkat veri üretir, veri ise sermayeye dönüşür.

Arzu Ekonomisi ve Vogue Evreni

John Berger’in Ways of Seeing’de (Görme Biçimleri) işaret ettiği gibi reklam kültürü sürekli bir eksiklik duygusu üretir; bize olduğumuz kişiyi değil, olabileceğimiz kişiyi gösterir. Moda medyası bu nedenle yalnızca kıyafet değil, arzulanabilir hayat biçimleri satar. İşte Vogue’daki Gazze röportajını rahatsız edici kılan çelişki de budur. Aynı platform hem küresel eşitsizliğin sonuçlarını görünür kılar hem de o eşitsizliği üreten arzu ekonomisinin merkezinde yer alır.

Met Gala bu çelişkinin en teatral biçimlerinden biridir. Lüks markalar, celebrity kültürü ve medya gösterisiyle çalışan bu yapı, çağdaş kapitalizmin estetik zirvesidir. Uzun yıllardır Vogue’un editoryal iktidarını temsil eden Anna Wintour’un gala üzerindeki belirleyici rolü de Vogue’un yalnızca moda yazan bir dergi değil, görünürlüğü ve kültürel meşruiyeti dağıtan bir iktidar ağı olduğunu gösterir.

Tam da bu nedenle aynı Vogue evreninin bugün Gazze’deki yıkımı dolaşıma sokması daha da çarpıcıdır. Çünkü burada yalnızca editoryal bir çeşitlilik değil, çağdaş kapitalizmin yeni ideolojik kapasitesi görünür olur. Sistem artık yalnızca lüksü değil, vicdanı da organize eder. Kırmızı halının ihtişamı ile savaşın etik şoku aynı görsel yüzeyde birlikte dolaşıma girer.

Politik Figürün Moda İkonuna Dönüşümü

Bu bağlamda Francesca Albanese’nin Vogue’daki sunuluş biçimi de rastlantısal değildir. Röportaj yalnızca onun düşüncelerini değil, imgesini de üretir. Vogue’un portre estetiği Albanese’yi yalnızca bir BM raportörü olarak değil, karizmatik, sofistike ve kültürel olarak arzulanabilir bir figür olarak çerçeveler. Fotoğraflardaki ışık, kadraj ve styling dili politik özneyi aynı anda bir moda ikonuna dönüştürür. Metinde Albanese’nin gülüşüne ve kişisel cazibesine yapılan vurgu da bu stratejinin parçasıdır. Çünkü moda medyası politik figürleri bile aura ve bireysel çekicilik üzerinden dolaşıma sokar; böylece Filistin üzerine konuşan bir hukukçu aynı anda kültürel olarak tüketilen bir imgeye dönüşür.

Gösteri toplumu burada yeniden belirginleşir. Çünkü gösteri yalnızca olayları estetize etmez; muhalefeti ve etik figürleri de görsel tüketim nesnelerine dönüştürür. Albanese burada yalnızca dinlenen biri değil, aynı zamanda bakılan biridir. Politik tanıklık ile celebrity kültürü arasındaki sınır erimeye başlar.

Kapitalizmin Yeni Gücü

Bu nedenle mesele artık yalnızca Vogue’un Filistin hakkında konuşması değildir. Asıl mesele, kapitalizmin acıyı dışlamak yerine onu estetik sermayeye dönüştürerek dolaşıma sokabilmesidir. Belki de bugün en rahatsız edici gerçek budur. Sistem artık vicdanı bile tüketilebilir bir imgeye çevirebilmektedir. Kapitalizm, acıyı susturmak zorunda değildir; onu estetikleştirerek dolaşıma sokabilir, görünür kılarak nötralize edebilir ve vicdanı bile tüketilebilir bir imgeye dönüştürebilir. Böylesi bir sunum karşısında üzerinde aciliyetle durulması gereken Filistin’in artık görünmez olduğu değil, dünyanın en güçlü gösteri mekanizmaları içinde hangi bedel karşılığında görünür hale getirildiğidir.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün