Jean Thévenot, 1633 yılında Fransa’da doğmuş, kısa ömrüne rağmen ardında kalıcı iz bırakan seyyahlardan biridir. Ne bir tüccardır ne de bir diplomat. Onu yola çıkaran servet ya da görev değil, meraktır. Genç yaşta İngiltere, Hollanda, Almanya ve İtalya’yı dolaşır. Ardından dönemin Avrupalı aydınları için hem korku hem büyülenme kaynağı olan Osmanlı coğrafyasına yönelir. 1655 yılında İstanbul’a gelir ve burada yaklaşık dokuz ay kalır. Daha sonra Bursa ve İzmir üzerinden Ege adalarına, oradan Mısır’a, Kudüs ve çevresine yol alır. Sonraki seyahatinde İran’a yönelir. Ancak 1667 yılında henüz otuz dört yaşındayken yolda hayatını kaybeder. Geride bıraktığı seyahatnamesi ise yalnızca bir gezi anlatısı değil, 17. yüzyıl Doğu Akdeniz dünyasının canlı bir panoramasıdır.
Thévenot’nun İstanbul’a ayak bastığı dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi bakımdan huzursuz yıllarına denk gelir. Tahtta IV. Mehmed vardır. Bu genç padişah döneminde saray çevresinde çekişmeler sürmekte, sadrazamlar sık sık değişmektedir. Ancak Thévenot’nun dikkatini çeken iktidar mücadelelerinden çok, bütün bu karmaşaya rağmen canlılığından bir şey kaybetmeyen şehir hayatıdır. O, İstanbul’u yalnızca bir imparatorluk merkezi olarak değil, aynı zamanda sürekli hareket halinde yaşayan canlı bir organizma olarak görür. İskelelerdeki telaş, çarşılardaki kalabalık, sokaklarda birbirine karışan diller, ibadet vakitleriyle değişen ritim… Bütün bunlar onun satırlarında resmi tarihten daha canlı biçimde yer bulur.
Şehri tasvir ederken Ayasofya, Sultanahmet Camii, Hipodrom, saraylar ve Boğaziçi kıyıları gibi dönemin her yabancısını etkileyen mekanlardan söz eder. Fakat onu benzerlerinden ayıran şey, taş yapıları anlatırken bile insan unsurunu merkeze almasıdır. Bir meydan onun için yalnızca mimari alan değil, orada dolaşan kalabalıkla anlam kazanır. Bir liman, gemiler kadar yük taşıyan insan hikayeleriyle önemlidir. İstanbul’u görülmesi gereken eserler toplamı olarak değil, yaşanan bir şehir olarak okur.
Çok katmanlı İstanbul
Thévenot İstanbul’u yalnızca sur içiyle sınırlı düşünmez. Seyahatnamesinde ‘Kasımpaşa, Galata, Pera ve Tophane’ başlıklı ayrı bir bölüm açması tesadüf değildir. Çünkü 17. yüzyıl İstanbul’unda Galata-Pera hattı, başkentin kozmopolit damarını temsil eder. Liman ticareti burada yoğunlaşır, yabancı tüccarlar, Levanten aileler, Rumlar, Ermeniler ve Yahudi cemaatleri bu çevrede iç içe bir hayat sürer. Thévenot, modern anlamda cemaat tarihi yazmaz, tek tek toplulukların kurumlarını uzun uzun anlatmaz. Ancak baktığı şehir zaten çok dinli, çok dilli ve çok katmanlı bir yapıdır. Bu yüzden Galata’yı kayda geçirmek, aynı zamanda Osmanlı İstanbul’unun çoğul sosyal yapısını kayda geçirmek anlamına gelir.
Özellikle Yahudi cemaati bakımından düşünüldüğünde, Thévenot’nun doğrudan uzun bahisler açmaması bir eksiklikten çok dönemin anlatı tarzıyla ilgilidir. Çünkü cemaatler o yıllarda şehrin istisnası değil, gündelik hayatın doğal parçasıdır. Haliç kıyısındaki ticaret ilişkileri, bankerlik ağları, tercümanlık, zanaat ve liman ekonomisi içinde Yahudi varlığı zaten şehrin dokusuna işlemiştir. Thévenot’nun Galata’ya bakışı, dolaylı biçimde bu çoğulluğu görünür kılar.
Thévenot’nun en dikkat çekici gözlemlerinden biri Osmanlı toplumundaki temizlik kültürüdür. Türklerin sık yıkandığını, hamamların gündelik hayatın önemli parçası olduğunu ve beden temizliğine büyük önem verildiğini aktarır. Avrupa’nın birçok kentinde hijyen koşullarının zayıf olduğu bir çağ düşünüldüğünde, bu gözlem küçümsenemez. Hamamı yalnızca yıkanma yeri olarak değil, insanların buluştuğu, haberleştiği, sosyal ilişkiler kurduğu bir alan olarak görür. Bu da onun gözlem gücünün yalnızca yüzeysel ayrıntılara değil, toplumsal işlevlere de uzandığını gösterir.
Yeme içme kültürü de dikkatinden kaçmaz. Sofralarda ölçü, sadelik ve düzen bulunduğunu yazar. Kahve tüketimini özellikle kaydeder. Zira Avrupa’da henüz yeni tanınan bu içecek, İstanbul’da çoktan gündelik hayatın merkezine yerleşmiştir. Kahvehaneler, sadece içecek sunulan yerler değil, sohbetin, haber alışverişinin ve zaman geçirmenin mekanlarıdır.
Kitaptaki hoş ayrıntılardan biri de hayvan sevgisidir. Thévenot, İstanbul halkının kuşlara ve sokak hayvanlarına merhametli davrandığını belirtir. Bu gözlem, Batı’da sıklıkla kaba kuvvet ve savaşçılıkla özdeşleştirilen Osmanlı imgesine karşı sessiz ama etkili bir düzeltmedir. Bir toplumun karakteri yalnızca savaş meydanlarında değil, güçsüze nasıl davrandığında da anlaşılır.
Kadınlara dair notlarında ise dönemin Avrupalı erkek seyyah bakışının sınırları hissedilir. Kıyafetler, zarafet ve gündelik görünürlük üzerine yorumlar yapar. Merak ile mesafe iç içe geçer. Bu nedenle Thévenot’nun metni yalnızca Osmanlı toplumunu değil, aynı zamanda 17. yüzyıl Avrupalısının zihin dünyasını da gösterir. Seyahatnameler çoğu zaman gidilen yer kadar, gelen kişinin önyargılarını da anlatır.
Bugün Thévenot’yu kıymetli kılan şey, bize yalnızca geçmiş bir başkenti göstermesinden çok, o çok katmanlı şehrin ritmini duyurmasıdır. Camilerin yanında limanları, sarayların yanında hanları, Müslüman mahallelerinin yanında Galata’nın kozmopolit sokaklarını, resmi ihtişamın yanında gündelik telaşı anlatır. İstanbul onu sadece bir misafir olarak değil, şehrin ruhuna nüfuz etmeye çalışan bir sırdaş olarak karşılamıştır. Thévenot’nun satırlarında bugün bile yankılanan şey, binaların heybeti değil; o binaların arasından akıp giden, farklı dillerin, inançların ve hikayelerin birleştiği o kadim İstanbul sesidir.