Her yıl bu zamanlarda kimse dile getirmese bile ince bir değişim başlıyor. Günler uzuyor. Hava yumuşuyor. Tatil ve aile toplantıları için planlar şekilleniyor. Ve sessizce, birçok kişi alışkanlıklarını değiştirmeye başlıyor…
Melis Doğlu
Bahar aylarına girdiğimizde genellikle herkesin aklındaki düşünce şu şekilde oluyor:
"Yaz geldiğinde nasıl hissedeceğim?"
"Kıyafetlerim üstüme rahat oturacak mı?"
"Giyinip dışarı çıktığımda kendimi iyi hissedecek miyim?"
"Vücudum nasıl görünüyor diye düşünmeden tatilin tadını çıkarabilecek miyim?"
Ve birçok kişinin neredeyse otomatik olarak kuralları katılaşmaya başlıyor:
"Kahvaltıyı atlayayım."
"Daha hafif yiyeyim."
"Öğle yemeğinde hafif bir salata yesem yeter."
"Akşam karbonhidrata gerek yok."
"Spor salonunda kendimi biraz daha zorlayayım."
Disiplinli geliyor kulağa. Hatta sorumlu ve kontrollü.
Ama çoğu insanın fark etmediği şey şu: Vücut kısıtlamayı disiplin olarak değil, stres olarak yorumluyor.
Daha az yiyip daha fazla hareket ettiğinizde, vücudunuz bunu ‘yaza hazırlık’ olarak değil, belirsizlik olarak algılıyor.
Bedeninizin temel bir metabolizma hızı var: Bu, sizi sadece hayatta tutmak için yaktığı kalori miktarı. Dinlenirken bile kalbiniz atıyor, akciğerleriniz nefes alıyor, hücreleriniz onarım yapıyor. Bunların hepsi enerji gerektiriyor.
“Tasarruf zamanı”
Besin alımı çok düştüğünde, özellikle bu haftalarca veya aylarca devam ettiğinde, vücut duruma kendini adapte ediyor ve verimli hâle geliyor: çıktısını düşürüyor ve kendini korumaya alıyor.
Bu bir inat değil. Bu, bedeninizin sizi koruma şekli.
Daha fazla yakmak yerine frene basıp “Şimdi tasarruf zamanı” diyor.
Depoladığı enerjiyi hemen bırakmıyor, daha sıkı tutuyor. Ve bunun sonucunda siz kendinizi daha enerjik hissetmek yerine; daha yorgun, strese karşı daha hassas hissederken ve tartıya “Neden bu sayı oynamıyor?” diye kızarken buluyorsunuz.
Bu doğal uyumun ismi ‘metabolik adaptasyon’.
Vücut hayatta kalmak için tasarlanmış bir sistem; hızlı değişen mevsimsel planlara uyum sağlamak için değil.
Şimdi bir detayı daha hesaba katalım.
Genellikle çoğu kişi bu dönemde yemeği azaltırken aktiviteyi de artırıyor. Daha fazla kardiyo. Daha fazla spor. Daha az dinlenme. Uykular da genelde kısalıyor.
Bu kombinasyon bedene net bir mesaj veriyor: Talep yüksek, kaynaklar düşük.
O zaman da vücuttaki stres hormonları yükseliyor. Zamanla bu su tutulmasına, yorgunluğa, bozulmuş uykuya ve daha az yediğiniz hâlde şişkinlik veya ağırlık hissine yol açabiliyor.
Sonuç olarak bir bakıyorsunuz, daha çok çabalıyorsunuz ama vücudunuz hem şişmiş, hem daha yorgun. Ama bedenin bu tepkisi aslında gayet mantıklı. Çünkü kendini güvende hissetmeyen metabolizma hızı yanında birçok fonksiyon da yavaşlıyor.
Tutarsız beslenme bu durumu daha da tetikliyor. Bazı günler çok az. Bazı günler daha fazla yemek. Vücudun bakış açısından bu öngörülemezlik belirsizliği artırıyor ve güvensizlik yaratıyor.
Bunu hayatınızdaki herhangi bir ilişki gibi düşünün. Biri istikrarlı olduğunda onun yanında rahatlar, ona güven duyarsınız. Biri ne zaman ne yapacağı belirsiz, bazen verici, bazen kendini geri çeken şekilde davrandığında güveninizi kaybeder, temkinli olursunuz.
Metabolizmanız da aynı bu şekilde işliyor. İstikrar güven ilişkisi kuruyor. Belirsizlik tedbirli olmayı ve enerji yakmamayı, olana sıkı sıkı tutunmayı gerektiriyor.
Kısır döngü
İnsanları sıklıkla endişelendiren başka bir konu daha var.
Bir kişi uzun bir kısıtlama döneminden sonra, özellikle karbonhidratları içerecek şekilde daha düzenli yemeye başladığında, terazi ilk başta biraz yükselebiliyor (1-2 kilo) ve kişi “Eyvah kilo alıyorum” paniğine kapılıp hemen yine kısmaya, eksik besin almaya geri dönebiliyor ve bu “Ne kadar uğraşsam kilo veremiyorum” kısır döngüsünden bir türlü çıkamıyor.
Ancak o kişinin asıl kaçırdığı nokta şu: Tartıdaki o bir-iki kilo yağ artışı değil.
Kaslar karbonhidratları glikojen olarak depoluyor. Glikojen doğal olarak su tutuyor. Bu depoları doldurduğunuzda vücut tekrar düzgün bir şekilde hidrate oluyor. Terazi de bu suyu yansıtıyor, yağı değil.
Kısacası kasları kuru bir sünger gibi düşünün; suyu emdiğinde biraz daha ağır oluyor ama işini çok daha iyi yapıyor. Vücut belli bir süre yeterince beslendikten sonra zaten bu durum dengeleniyor.
Gerçek yağ artışı olabilmesi için zaman içinde tutarlı ve ciddi bir kalori fazlalığı gerekiyor. Çoğu insanın daha düzenli beslenmeye başladıktan sonra tartıda gördüğü o minik oynama, sadece vücudun yeniden kendini dengelemesinin bir sonucu.
Gerçek tablo şöyle:
Tehdit altında hisseden bir vücut sürdürülebilir şekilde kilo veremez.
Önce sistem istikrara kavuşmalı. Uyku iyileşmeli. Enerji, yani besin, yeterli ve düzenli bir şekilde gelmeli. Stres düşmeli. Ancak o zaman vücut, direnç göstermeden depolanmış enerjiyi serbest bırakmaya ve yağ yakmaya başlayabiliyor.
Yıllarca birçoğumuz kontrolün daha az yemek anlamına geldiğini öğrendik. Ama uzun vadeli kısıtlama genellikle vücuda daha azıyla hayatta kalmayı ve elindekini bırakmamayı öğretiyor.
O yüzden yaz yaklaşırken kendinize farklı bir soru sormanızı önereceğim:
"Daha nasıl yediklerimi azaltabilirim?" değil, "Vücuduma istikrarlı ve güvende hissetmesini sağlayacak şekilde nasıl davranabilirim?"
Çünkü istikrar dayanıklılık getiriyor. Tutarlılık güven kuruyor. Ve kendini güvende hisseden bir vücut, baskı altındakinden çok daha iyi yanıt veriyor.
Yaz panik gerektirmiyor. Sizi dengeye davet ediyor.
Ve bazen en disiplinli seçim kemer sıkmak değil, akıllıca ve tutarlı bir şekilde beslenmek.