Die My Love, anneliği değil; aşkın, arzunun ve ortak bir dünyanın neden sürdürülemediğini sorguluyor.
Doğum çoğunlukla bir başlangıç olarak anlatılır; oysa bu anlatı, öznenin deneyiminden çok ona dayatılan bir temsildir. Die My Love, doğumu kutsamak yerine, öznenin dünyayla kurduğu bağın kırılganlaştığı bir eşik olarak ele alır. Film, anneliği doğal bir bütünlük değil; bedeni, arzuyu ve dili zorlayan bir çözülme alanı olarak düşünür. Grace’in deneyimi, doğum sonrası depresyon gibi klinik bir kategoriye indirgenemez; bu etiket yaşananı bireysel bir patolojiye hapseder. Oysa filmde çöken bir ruh hâli değil, iki kişi arasında kurulmuş bir dünyanın sürdürülebilme kapasitesidir. Bu nedenle anlatının odağında ‘anne olmakla baş edememe’ değil, aşkın ve ortaklığın bozulması yer alır.
Bu bozulma, arzunun yönsüzleşmesiyle görünür olur. Grace’in roman yazma ya da Jackson’ın albüm kaydetme hayalleri yarım kalmış projelerden çok, simgesel düzende tanınma arzusunun ifadesidir. Bu kanallar tıkandığında arzu bedene geri döner; dans, dolaşma ve mastürbasyon özgürlük ya da provokasyon değil, adresini kaybetmiş arzunun dolaşımlarıdır. Arzu ilişkiye akamaz ve kendi içine çöker.
Filmin rahatsız edici gücü
Filmin asıl gücü de bu deneyimi estetik olarak ‘düzeltmemesinde’ yatar. Estetik aşırılık, gerçeği örtmek için değil, temsil edilemezliğini görünür kılmak için kullanılır. Yangın sahnesi bu açıdan kritiktir. Dışavurumcu ya da gerçek bir felaket olarak okunsa da amacı açıklamak değil hissettirmektir. Film izleyiciyi ‘ne oldu?’dan çok ‘bununla ne hissettin?’ sorusuna zorlar.
Gerçek ile fantezi arasındaki belirsizlik burada etik bir tercihe dönüşür. Motosikletçi erotik bir fantezi mi, yoksa somut bir figür mü? Film bu soruyu yanıtsız bırakır; çünkü cevap empatiyi uzaklaştırabilir. Bu kararsızlık, izleyiciyi Grace’in deneyimine yaklaştırır. Fantezi gerçeğin karşıtı değil, ona katlanmanın koşuludur. Gerçek bu kadar sertken, onu yumuşatmak mı yoksa sertliğini hissettirmek mi daha etiktir?
Die My Love, izleyicinin en konforlu pozisyonu olan anlamlandırmayı baştan reddeder ve onu gerçek ile fantezi arasındaki belirsizlikte bırakır. Jacques Lacan’ın dediği gibi, “Gerçek her zaman yerinde değildir; ona ancak dolanarak yaklaşılabilir.” Bu nedenle film gerçeği doğrudan temsil etmeye çalışmaz. Gilles Deleuze’ün ifadesiyle sanat anlam değil, duyum üretir; bu filmde duyum izleyicinin aklına değil, sinir sistemine yönelir.
Grace’in yaşadığı krizde, bebeği beslemek, bez değiştirmek ve uyumak gibi eylemler anlam üretmez; tam tersine anlamı bozar. Modern toplumda anne zorlanabilir ama şikâyet edemez, yorulabilir ama mutsuz olamaz. Grace’in ‘uyumsuzluğu’, bu olumluluk zorbalığını reddetmesinden kaynaklanır ve onu hızla ‘canavar anne’ kategorisine iter. Oysa canavarlaşan anne değil, normun kendisidir. Filmin en radikal hamlesi ise, Grace’i bir prototipe dönüştürmemesidir. O bir örnek vaka değil, tekil bir öznedir. Hannah Arendt’in uyardığı gibi, bir insan örnek hâline getirildiğinde politik ve etik ağırlığını yitirir.
Grace “annelik böyledir” demez; “ben böyleyim” der
Bu söylem, izleyiciyi rahatlatmaz; çünkü açıklama sunmaz, yalnızca tanıklık talep eder. Film temsili değil, tanıklığı seçer; empatiyi şefkatli bir yakınlık olarak değil, zorlayıcı bir maruziyet olarak kurar. Annelik deneyiminin ‘ilkel’ ritimlere indirgenmiş gibi görünmesi -beslemek, bez değiştirmek, uyutmak- modern özne için bir yoksullaşma gibi algılansa da, bu bir düşüş değil, yaşamın simgesel süslerinden arındırılmış çıplak sürekliliğidir. Film bu ritmi estetize etmez; ısrarla tekrar ederek görünür kılar ve tam da bu ısrar, izleyicide huzursuzluk yaratır.
Grace’in kırsaldaki evde yaşadığı tecrit, fiziksel bir yalnızlıktan çok, kendilik duygusunun askıya alınmasıdır. Dünya akarken onun yerinde sayması, modern öznenin zamansal ritimleriyle bağının kopuşunu gösterir. Doğa burada kurtarıcı değil, sessiz bir tanıktır; pastoral estetik bir sığınak değil, bastırılmış olanın yankılandığı bir yüzeye dönüşür. Doğa anlam vermez, yalnızca yoğunlaştırır. Bu yoğunluk, Grace’in toplumsal beklentilerle çarpıştığı noktada görünür olur. Grace anneliği değil, annelik anlatısını reddeder. Bakımın gerekliliklerini yerine getirir ama bu gerekliliklerin kutsallaştırılmasına katlanamaz. Karşı çıktığı şey emek değil, emek etrafında örülen ideolojik yalandır. Modern toplum, bakım emeğini görünmez kılarak aynı anda ahlaki bir üstünlükle yüceltir; Grace’in sezgisel direnişi tam da bu çelişkiyi açığa çıkarır.
Sigmund Freud’un işaret ettiği gibi, libido bastırıldığında sönümlenmez; yön değiştirir. Grace’in deneyiminde arzu, kendisine adres sunamayan ilişki biçiminin yarattığı boşlukta yönsüzleşir; ne eşe, ne yaratıcı üretime, ne de ortak bir hayata akabilir. Bu yüzden bedensel eylemler açıklayıcı değil, sessiz ve tekrarlayıcıdır. Dans, ritmini kaybetmiş bir bedenin varlığını teyit etme çabasıdır; bıçak, nesnesiz bir saldırganlığın taşıyıcısı; mastürbasyon ise hazdan çok ilişkisizlikle baş etme girişimi olarak belirir.
Film bu sahneleri bir ‘aşırılık’ ya da ‘kontrol kaybı’ olarak değil, arzunun başka türlü konuşamadığı anlar olarak kurar. Grace’in bedeni, ilişki tarafından taşınamayan bir yoğunluğun son barınağına dönüşür. Sorun arzu değil, onun dolaşabileceği bir ortak dünyanın kalmamış olmasıdır. Bu nedenle anlatının merkezi ‘anne olmakla baş edememe’ değil; bakım sürerken arzuyu taşıyacak ilişki zemininin çökmesidir.
Die My Love, anneliği ne yüceltir ne de mahkûm eder; gerçeği olduğu gibi göstermekten çok, neden bu kadar zor taşındığını duyumsatır. Doğum burada bir başlangıç değil, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin acı verici biçimde yeniden müzakereye açıldığı bir eştir.
Lawrence’ın performansı
Jennifer Lawrence’ın Die My Love’daki oyunculuğu ise uzun süredir sinemada rastlamadığım ölçüde yıkıcıdır. ‘İyi performans’ın ötesinde, oyunculuğun sınırlarının askıya alındığı bir bedensel teslimiyet olarak okunmayı hakeder. Lawrence burada oynamaz ya da temsil etmez; psikolojik bir karakter çözümlemesi sunmak yerine, karakterin ruhunun bedene sızmasına direnmeyen riskli bir oyunculuk biçimi kurar. Bu risk, performansı zaman zaman dağınık ya da rahatsız edici kılabilir; Lawrence tam da bunu göze alır. Duyguyu işaretlemez, bedeniyle taşır. Mimikler ve jestler açıklayıcı değildir; beden dengesini ve ritmini yitirir. Üstelik seyircinin empatisini kolaylaştırmayı da reddeder; karakteri savunmaz ya da romantize etmez, olduğu hâliyle orada bırakır. Bu da oyunculuğunu güçlü kılan temel duruştur. Jennifer Lawrence’ın bu enfes performansı için bu senenin Oscar yarışında olsaydı rakibi olmazdı demek hiç de abartılı olmaz.
Sonuç olarak Jennifer Lawrence bu filmde kendi bedenini, annelikle birlikte çözülen bir öznenin taşıyıcısı hâline getirir. Geriyeyse seyircinin yargısıyla baş başa bırakan bu özgün film için iyi seyirler demek kalır…