Yaşamın İçindeki Edebiyat
Bugün biraz edebiyatın anlamından, edebiyatın yaşamla ilişkisinden başlayarak Don Quixote'yi değerlendirelim istiyorum. İki tez etrafında anlatmaya çalışıyorum konuyu. Tezlerden ilki, edebiyatın bitmiş olduğuydu, edebiyat sonrası bir döneme girmiş olduğumuzdu. Ama bunu tek doğru olarak göremeyiz.
Diğer tez ise edebiyatın bitmeyeceği, bitemeyeceğidir. Edebiyat, yaşamın bizzat kendisidir, burada bir diyalektik oluşur: Edebiyat yaşamın kendisi ise dahi yaşamın bitebileceğini -en azından bireysel olarak-, dolayısıyla edebiyatın da bitebileceğini anlatmaya, toplumsal düzeyde bu iki tezi karşılaştırmaya çalışıyorum. Bu teze göre edebiyat, yaşamın bizzat içinde özümsenir, yaşam da edebiyatın içinde özümsenir.
***
Modern zamanların temellerini oluşturan Cervantes, bir kitap yazmak istiyorum; o kitap, yazmayı bitirdikten sonra bile, kutsal kitap gibi, bitmeyecek bir kitap olmalı, der. Burada bitmeyecek kitap iddiası edebiyatın bittiğine karşı bir tezdir.
Proust, nihayet son sayfayı okudum, derin bir soluk alabilirdim artık, diyor. Hemen ilave ediyor, kitabı bırakmak gerekiyor. Peki ben ne yapacağım şimdi o kitapsız. Kabul etmek istemiyor kitaptan ayrılacağını. Bunun yaşamla çok bağlantısı var. Ölümü geciktirmek isteriz. Freud'un dediği gibi insan ölmekten değil, kendi istemediği zamanda ölmekten korkar. Yoksa ölüme koşandır. Tıpkı hayatta ölümü geciktirdiğimiz gibi edebiyatta da geciktirmeye çalışırız sonu. Proust, sona geldiğimde alırım kitabı, bitmeden yan tarafa koyarım. İnanmak isterim ki kitap bitmemiştir, diyor.
Yazı bittiğinde sadece okuru değil, yazarın kendisini de büyük bir hüzün kaplıyor. Çünkü kahramanlarından, yani kendi çocuklarından, yarattıklarından, aşklarından ayrılması gerekecektir. Balzac mesela, sırf bu sahneyle yüzleşmemek için bazı romanlarında sonu, bilinçli bir şekilde hızlandırır; bir an evvel kederden kurtulmak ister.
Proust’un dediği gibi kitabı bitirmeden yanımıza koyarak kitabın ölümünü reddederiz. Çünkü biz bütün bu aşkları kağıtlara gömülüp bitsin diye okumadık. Biz nasıl ki kendi ölümümüzü kendimiz seçmek istiyorsak, romanın ölümünü de kendimiz seçmek isteriz. Romanın bitmiş olmasını, yani ölümü kabul edemeyiz. İsteriz ki edebiyatla yaşam birlikte var olsun.
Olgun bir insan, yaşamın devam etmeyeceğini bilir. Ama biz olgun insanlar değiliz. Biz çocukluğu ebediyete kadar sürecek olan insanlarız. Onun için bitmesin isteriz. O zaman edebiyatın bittiği, edebiyat sonrası dönemde yaşadığımız tezi nasıl mümkün olabilir?
George Sand der ki, romanım bittiği anda yeni bir romana başlarım. O büyük acıya katlanamam. Yani edebiyatsız kalmaya, aşksız kalmaya, yaşamamaya katlanamaz. Edebiyatla aşk ve yaşam aynı şeyler mi acaba? Stendhal da aynı şeyi yapar. Kızıl ve Kara bittiğinde, bu romanın bende yarattığı hayal kırıklığı çok büyük. Onun için yeni bir romana başlamam lazım, der. Bu, kişilere ağıt yakmanın melankolisidir. Edebiyat, yaşam gibi ağıtı içerir.
***
Roland Barthes yas yaşanmalıdır, der. Ama bugün, ağıt yakmaya vaktimiz yok ki! Edebiyat sonrası zamanlarda, insanlar yoktur; görüntüler, görünürlük, gösteri öne çıkar, bu bir hayal dünyasıdır. Yas aslında yaşamın bizzat kendisidir diyor. Bu nedenle her okumanın, ardında bir hüzün bırakması doğaldır. Edebiyat tümüyle biterse bu hüzün yerleşecektir.
Parma Manastırı'nda, tüm kahramanlar Stendhal'in eliyle birbiri ardına ölürler. Kitap bizzat yaşamın kendisi gibi sona erer; yazar Tanrı gibi kahramanlarını öldürür. Sevdiklerini öldürmek zorunda mıdır Tanrı da? Ama biz, hiç büyümeyen çocuklar gibi ölümü reddederiz.
Bugün bütün ağırlığıyla ölümü reddetmek, görünme ve gösterme çağının temeline oturmuştur. Biz de aynı şekilde haz ve hız çağının çocukları olarak yok oluşu reddetmek isteriz. Stendhal içi kan ağlaya ağlaya kahramanlarından kopar gider, aklına ölümü reddetmek gelmez. Stendhal ise kurtuluşu yeni bir kitap yazımında arar; yine de bu melankoliden bütünüyle kurtulamaz.
Cervantes de kitabı bitmesin istiyor. Don Quixote’nin ön sözünde şöyle diyor; Aylak okuyucu, yemin etmesen de şuna inanmalısın ki, zihnimin çocuğu olan bu kitabın, şimdiye kadar yazılmışların en güzeli, en hoşu olmasını isterdim. Ama her varlığın ancak kendi benzerini yaratabilmesine izin veren doğal yasaya karşı gelemedim. Şu benim verimsiz, işlenmemiş zihnim, çılgın bir çocuğun hikayesinden başka bir şey yaratabilir miydi? İnsanın oğlu, her türlü nitelikten yoksun ve çirkin olsa bile babalık sevgisi gözlerine perde çeker. Çocuğundaki kusurları yakalamasını engeller.
Biraz sonra başlayacağı Don Quixote'ye nasıl bir aşkla bağlı olduğunu, Don Quixote'nin kusurlarını nasıl görmezden geleceğini anlatıyor. Don Quixote'nin babası gibi gözüküyorsam da aslında üvey babasıyım. Ama herkes gibi davranmayacağım. Yaşlı gözlerle gelip senden, yani okuyucudan çocuğumda bulacağı kusurları bağışlamanı istemeyeceğim. Bizden, çocuğuna ebedi bir çocuk gibi muamele etmemizi istemiyor. Kusurlarıyla, Spinoza'nın dediği gibi sonluluğuyla bakmasını istiyor. Yanlışlarıyla, eksikliğiyle, kamil olmayışıyla yani, olgun olamayışıyla bakmamızı istiyor. Sen onun ne babası ne de dostusun. Sen düşüncelerinde özgürsün. Modern zamanları Spinoza'dan yüzyıl evvel açıyor özgürsün sen diyerek. Sen düşüncelerinde özgürsün. Kendi evindesin sen. Orada kral sensin. Her birimizi kendi evinde özgürlüğümüzün kralı ilan ediyor.
Ebediyetin çocuğu olmaya, edebiyata çağrı yapıyor Cervantes. Öyle bir kitap olsun ki ebediyete kadar sürsün diyor. Edebiyat ebediyete kadar sürecek mi?
Aslında bir romanda, son kelimesi yerine, devam edecek, yazmasını isteriz. Yaşamın bittiğine her an tanık olmamıza rağmen direniyoruz.
***
İnsan anne veya babasından biri ölmeden büyüyemez. İnsanın ebediyetin mümkün olmayacağını algılayabilmesi ancak bu kayıpla mümkün olur. Ölmeyecek sanılanın öldüğünü görmek gerekir. Ancak o zaman çocukluktan çıkılır.
O acı yaşanacak. Yok olacak ki ebedi olmadığımızı görelim.
Roland Barthes annesi öldüğünde edebiyata son vermeyi düşünmüştü. Yine de gece kalkıp gizli gizli yazıyordu. Sanatçının fiziki olarak eksilmesi, sanatın da sona ermesini getirebiliyor. Barthes annesinin ölümüyle nasıl edebiyatın sonunun geldiğini düşündüyse, mesela Monet’de de katarakt çıkması sanatının neredeyse bitmesine yol açmıştı. Mesela Agatha Christie'de de Alzheimer hastalığı aynı etkiyi yapmıştı. Edebiyatın ve sanatın bitmesine yol açmıştı.
Kimi sanat tarihçilerine göre yarım kalan eser, her zaman bitmiş yapıtından daha çok ilgi uyandırır. Çünkü orada ölümün, tükenişin, Freud’un deyişiyle ölüme koşmanın durdurduğu yazarın eli vardır.
Edebiyatçı veya sanatçı durmasını bilmeli midir? Sanatçının titreyen elini düşünün. Eğer aklı normal çalışıyorsa titreyen eline rağmen yaratmaya devam etmeli midir sanatçı? Yoksa Roland Barthes’in düşündüğü gibi edebiyatın artık bitmesi mi gerekir?
Ressam Poussin, fırçama hakim olamıyorum; artık ölebilirim, diyor. Ölebildiği yerde sanat sonrası, edebiyat sonrası mı başlayacak? O zaman sanatçı veya edebiyatçı bu aşamaya gelmeden önce veya bu aşamaya gelir gelmez bırakmak zorunda mı? Yani yazarın titreyen elini görmemeli miyiz? Yazılarında ve yaratısında yok oluşu sezmemeli miyiz yani? Ressam fırça darbelerinde tükenişi göstermemeli mi? Tükeniş bizim dünyamıza ait değil mi?
***
Edebiyatın bitemeyeceği, edebiyat sonrasının mümkün olamayacağı tezini gördük. Peki sanat sonrası nasıl var olur? Yaşlılık, fiziki yok oluş ya da sakatlanma dahi sanatçıyı yok edemiyor. Peki o zaman edebiyat sonrası yanlış bir kavram mı?