Biri New York´un gürültülü sokaklarından fırlamış bir alev topu, diğeri Basel´in steril sessizliğinden doğmuş bir buz heykeli... John McEnroe ve Roger Federer; tenisin iki zıt kutbu, aynı hayali kortta buluşuyor. Bu sadece bir maç değil; kaosun dürüstlüğüyle nizamın estetiğinin, ateş ile buzun zamansız senfonisi. Hazır olun; zamanın büküldüğü yerde, rakamların bittiği ve ruhun başladığı o gizemli maça davetlisiniz.
Yılın son günlerinde, tenis takvimi uykuya daldığında, kortların üzerindeki o yoğun rekabet tozu dağılır. Işıklar söner, hakem koltukları boşalır ve geriye sadece istatistiklerin soğuk yankısı kalır. Ancak sporun romantikleri için bu ‘ölü sezon’, aslında hayal gücünün en canlı zamanıdır. Rakamların bittiği yerde efsaneler başlar.
2025’i geride bırakırken, tenisin evrildiği noktaya bakıp iç çekenleriniz vardır. Hızın estetiği yuttuğu, gücün zekayı ezdiği, homurdanmaların senfoniyi bastırdığı bir çağdayız. İşte bu yüzden, sizi zamanın büküldüğü, fiziğin kurallarının askıya alındığı hayali bir korta davet ediyorum. Ağın bir tarafında 1984’ün yenilmez, öfkeli, New York ruhunu taşıyan John McEnroe’su; diğer tarafında ise 2005’in zirvesindeki, bir İsviçre saati kadar kusursuz işleyen Roger Federer.
Bu, bir "kim kazanır?" sorusu değil. Bu; 80’leerin punk ruhuyla 2000’lerin elitizminin, kaosun dürüstlüğüyle düzenin estetiğinin ve en önemlisi, insan ruhunun iki uç noktasının –Ateş ve Buz– çarpışmasıdır.
I. Bölüm: İki şehrin ve iki çağın hikayesi
Bu maçı anlamak için önce oyuncuların hangi dünyalardan geldiğini anlamak gerekir. John McEnroe, sadece bir tenisçi değildi; o, 1970’lerin sonu, 80’lerin başındaki New York’un vücut bulmuş haliydi. Kirli, tehlikeli, gürültülü ama yaratıcı, sanat dolu ve ‘gerçek’ bir New York. McEnroe'nun tenisi, Studio 54’ün kaosuyla CBGB’nin punk isyanının bir karışımıydı. O, kortta bir aristokrat sporu icra etmiyordu; Queens sokaklarında bir hayatta kalma mücadelesi veriyordu. Onun için her yanlış hakem kararı, sisteme karşı yapılmış bir haksızlıktı ve buna sessiz kalmak, varoluşuna ihanetti.
Diğer köşede Roger Federer... Basel’in huzurlu, düzenli ve steril atmosferinin ürünü. Küreselleşen dünyanın, lüks markaların ve kusursuzluğun yüzü. Federer, kaosun değil, ‘kontrolün’ estetiğiydi. McEnroe, tenisi sokağa indirmeye çalışırken; Federer, tekrar kralların salonlarına, bir opera binasına yükseltmeye çalışıyordu. Biri grafitinin, diğeri Rönesans tablosunun peşindeydi.
Kaderin cilvesine bakın ki, bu iki zıt dünya, tenisin o dikdörtgen kutusunun içinde aynı dili konuşuyordu: Yetenek. Saf, işlenmemiş, kitabı olmayan bir yetenek.
II. Bölüm: Mitolojinin yıkımı – Federer bir zen ustası mıydı?
Federer efsanesinin en büyük yanılsaması, onun bu dünyaya ‘olmuş’ bir şekilde, bir Buda heykeli sükunetiyle indiği düşüncesidir. Oysa gerçek, çok daha insani, daha kanlı ve canlıdır. Federer bir Zen ustası olarak doğmadı; o, içindeki canavarı yıllarca disiplinle evcilleştirmeyi başarmış bir rahiptir.
Gelin 1990’ların sonuna, Hamburg veya Roma’daki bir yan korta gidelim. Orada, sarı saçlı, bol şortlu, her hatasında raketi yere çalan, kendine Fransızca, Almanca ve İngilizce küfürler eden bir genç göreceksiniz. O çocuk Roger Federer’di. O dönemde Federer’in mental yapısı, McEnroe’ya bugün olduğundan çok daha yakındı. Hatta belki daha kırılgandı, çünkü McEnroe öfkesini yakıt olarak kullanabiliyordu; Federer ise öfkesinin altında eziliyordu.
Dönüşüm, bir aydınlanma anı değil, acı verici bir ‘kendini inkar ve yeniden inşa’ süreciydi. Federer, duygularını yok etmedi. Nietzsche’nin “Kendi alevlerinde yanmaya hazır olmalısın; önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin?” sözündeki gibi, o hırçın çocuğu kendi küllerine gömdü.
Federer’in korttaki meşhur ifadesizliği (Poker Face), bir mizaç değil, her puan başında yeniden alınan bilinçli bir karardır. İçinde fırtınalar kopar, şüpheler kemirir, korkular belirir. Ancak o, bu duyguları bir barajın arkasında tutar. McEnroe’nun aksine, fırtınayı dışarı yansıtmanın zayıflık olduğuna karar vermiştir. Yani izlediğimiz sükunet, sahte değildir ama ‘doğal’ da değildir; insan iradesinin doğaya karşı kazandığı en büyük zaferdir.
III. Bölüm: McEnroe – Kaosun dürüstlüğü ve reaktif zihin
John McEnroe ise tam zıttıdır. O, içindeki fırtınayı dışarı salmadığında boğulan, nefessiz kalan bir adamdır. Psikolojik altyapısı ‘reaktif’ bir zihin üzerine kuruludur. McEnroe için sessizlik, huzur değil, tehdittir. O, kortta bir düşman (hakem, seyirci, rüzgar, mikrofonun sesi) yaratmadan en iyi tenisini oynayamaz.
McEnroe’nun meşhur “You cannot be serious!” (Ciddi olamazsın!) haykırışını analiz ettiğimizde, altında yatanın sadece şımarıklık olmadığını görürüz. Bu, bir mükemmeliyetçinin çığlığıdır. McEnroe, topun milimetrik olarak içeride olduğunu bilir (teknoloji yıllar sonra onun haklı olduğunu çoğu kez kanıtlamıştır). Hatanın, kusurun ve adaletsizliğin olduğu yerde sessiz kalmak, McEnroe için ikiyüzlülüktür.
Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluğuyla örtüşen bir tavır sergiler: “İnsan, kendi kendini ne yaparsa odur.”
McEnroe, kortta kendini bir ‘anti-kahraman’ olarak inşa etmiştir. Onun mental gücü, nefret edilmeyi, yuhalanmayı nükleer yakıta dönüştürebilmesinde saklıdır. Çoğu oyuncu tribünler aleyhine döndüğünde küçülür; McEnroe ise devleşir. O, kaostan beslenen bir simyacıdır. Federer dış dünyayı susturarak (meditasyon) odaklanırken, McEnroe dış dünyayı ateşe vererek (agresyon) odaklanır.
IV. Bölüm: Teknik bir şölen – Dokunuşun geometrisi
Maç başladığında, modern izleyici şaşkına dönerdi. Çünkü kortta 20 vuruşluk ralliler, çizgi gerisinden abanılan topspin vuruşlar yok. Bunun yerine, unutulmuş bir sanatın; geometrinin ve dokunuşun (touch) dansı var.
Servis ve Vole- Kayıp Bir Dil: McEnroe, servis atarken sırtını fileye neredeyse tamamen döndüğü o ikonik, tuhaf duruşunu (corkscrew stance) aldığında, Federer’in gözleri kısılırdı. McEnroe topa vurduğu an, kortun içine doğru bir hayalet gibi süzülürdü. Onun voleleri, topa vurmak değil, topu öldürmek üzerine kuruluydu. Raketindeki teller, topun enerjisini emer ve onu ölü bir yaprak gibi Federer’in ayaklarının dibine bırakırdı.
Federer’in Yanıtı- Modern Bale: Federer ise bu ‘eski ekol’ saldırıya, tenisin gördüğü en akışkan hareketlerle cevap verirdi. McEnroe’nun kısa, kesik, agresif vuruşlarına karşı Federer’in geniş, dairesel ve şiirsel swing’leri. Özellikle ‘tek el backhand’ düellosu, bir kılıç dövüşünü andırırdı. McEnroe topu erken alır, bloklar ve yönlendirir; Federer ise topun üzerine çıkar, tarar ve hızlandırır.
İki ismi teknik olarak kardeş kılan, kortu algılama biçimleridir. Onlar kortu bir dikdörtgen olarak değil, sınırsız açılardan oluşan bir satranç tahtası olarak görür.
Albert Camus, “Sanat, hem bir başkaldırı hem de bir rızadır” der. McEnroe fizik kurallarına başkaldırarak (yerçekimine inat vuruşlar) oynar; Federer ise o kurallarla tam bir uyum içinde (merkezkaç kuvvetini kullanarak) dans eder.
V. Bölüm: Seslerin ve gölgelerin dansı
Bu hayali maçı sadece izlemek yetmez, dinlemek de gerekir. Gözlerimizi kapatıp sadece korttaki seslere odaklansaydık, iki farklı çağın müziğini duyardık. McEnroe’nun raketi, analog bir dünyanın sesidir; topa vurduğunda kuru, keskin ve çıplak bir ‘tak’ sesi çıkar. Bu, 80’lerin sadeliğidir. Ahşap ve grafitin, teknolojiye bulaşmamış saf temasıdır.
Federer’in raketi ise dijital bir senfonidir. Modern polyester tellerin ve geniş çerçeve teknolojisinin yarattığı o tok, patlayıcı ‘vup’ sesi, topun sadece vurulmadığını, aynı zamanda muazzam bir spin (dönme) kuvvetiyle fırçalandığını anlatır. McEnroe kortta bir caz bateristi gibi senkoplu, kesik ve doğaçlama ritimler tutarken; Federer bir metronom gibi kusursuz, akıcı ve hipnotik bir ritim yaratır. Biri gürültüden, diğeri harmoniden beslenir.
Ancak bu karakterleri analiz ederken, onları yaratan ‘ötekileri’ de unutmamak gerekir. Çünkü kahramanlar, anti-kahramanları olmadan var olamaz. John McEnroe, içindeki o kontrolsüz ateşi, ezeli rakibi Björn Borg’un insanüstü soğukluğuna tepki olarak büyütmüştü. Borg ne kadar buzsa, McEnroe o kadar ateş olmak zorundaydı; denge ancak böyle sağlanırdı.
Benzer şekilde Roger Federer de o mutlak zarafetini, Rafael Nadal’ın o vahşi, terli ve gladyatörvari savaşçılığına karşı bir kalkan olarak geliştirdi. Nadal’ın her "vamos" çığlığı, Federer’i biraz daha sessizliğe ve estetiğe itti. Bu hayali maçta McEnroe ve Federer karşı karşıya geldiğinde, aslında kortta sadece iki kişi yoktur. Borg’un gölgesi McEnroe’nun omzunda, Nadal’ın gölgesi ise Federer’in zihnindedir. İzlediğimiz, tenis tarihinin bu devasa ‘etki-tepki’ zincirinin en görkemli halkasıdır. Onlar, rakiplerinin aynasında kendilerini bulan narsistler değil, o aynayı kırarak kendi özgünlüklerini inşa eden sanatkarlardır.
VI. Bölüm: Maç simülasyonu – Beş setlik bir opera
Haydi, hayal gücümüzü zorlayalım ve bu maçı zihnimizde oynatalım. Zemin Wimbledon çimleri. Hava kapalı.
1.Set: Şok ve Dehşet (6-3 McEnroe) Maç, McEnroe’nun yıldırımıyla başlar. Federer, modern tenisin ritmine (baseline rallilerine) alışıktır. Ancak McEnroe ona ralli şansı vermez. Servis atar, fileye koşar. Federer’in ritmi bozulur. İsviçreli, topu hissetmek isterken, McEnroe topu çoktan öldürmüştür. McEnroe, Federer’in o nazik stilini, NY sokak kavgasıyla domine eder. Federer şaşkındır.
2.Set: Bilgisayarın Analizi (6-4 Federer) Federer, ilk setteki şoku atlatır. Bir sanatçı olduğu kadar bir tenis bilgisayarıdır. McEnroe’nun servis açılarındaki deseni çözer. Passing shot’larını (geçiş vuruşları) milimetrik ayarlamaya başlar. McEnroe fileye geldiğinde, Federer topu onun ayaklarına değil, raketinin uzanamayacağı ‘ölü açılara’ bırakır. McEnroe sinirlenmeye başlar, kendi kendine konuşur.
3.Set: Zihinsel Savaş ve Tie-Break (7-6 McEnroe) Maçın kırılma anı. Skor 6-6. Tie-break. McEnroe bir hakem kararına çıldırır. Dakikalarca tartışır, seyirciyi galeyana getirir. Federer, ağın diğer tarafında heykel gibi durur, havlusunu düzeltir, gökyüzüne bakar. McEnroe bu kaosla enerjisini toplar ve Federer’in ‘soğukluğunu’ bir anlığına kırar. Seti alan McEnroe, raketiyle havayı yarar.
4.Set: Buzun İntikamı (6-2 Federer) McEnroe, öfkesinin bedelini fiziksel yorgunlukla öderken, Federer vites yükseltir. Kortta süzülmeye başlar. "SABR" (Sneak Attack by Roger) dediği o sürpriz servis karşılamalarıyla McEnroe’yu kendi silahıyla, yani hızla vurur. McEnroe yorulur, Federer ise terlememiştir bile.
5.Set: Zamanın Durduğu An Skor 5-5. Artık taktik yok, teknik yok. Sadece karakter var.
VII. Bölüm: Dramın iki yüzü – 1984 Paris ve 2019 Londra
Maçın bu en kritik anında, her iki oyuncunun omuzlarına geçmişin hayaletleri tüner. Onları anlamak için, hayatlarının en büyük ‘travmalarına’ bakmak zorundayız. Çünkü karakter, zaferde değil, yıkımda belli olur.
McEnroe’nun Cehennemi (1984 Roland Garros) McEnroe, Ivan Lendl karşısında ilk iki seti almış, kariyerinin en büyük zaferine koşuyordu. Ancak tribündeki bir sese takıldı, odağını kaybetti ve maçı verdi. O gün Paris’te izlediğimiz şey, bir sporcunun yenilgisi değil, bir dâhinin kendi zihnindeki labirentte kayboluşuydu. McEnroe’nun yıkımı gürültülüydü; bir volkan gibi her şeyi küle çevirdi. O günden sonra tenisi asla eskisi gibi olmadı. Ateş, sahibini yakmıştı.
Federer’in Sessiz Çığlığı (2019 Wimbledon) 35 yıl sonra, aynı trajedi Federer’i buldu. Djokovic karşısında iki maç puanı. İki kez şampiyonluk vuruşu şansı. Ve kaçırılan fırsat. Federer’in o andaki tepkisi, McEnroe’nun tam zıttıydı. Bağırmadı, raket kırmadı, ağlamadı. Sadece durdu. Gözlerindeki o donuk ifade, içindeki devasa isyanın bastırılmış halinden başka bir şey değildi. Federer’in yıkımı sessizdi. İçindeki fırtınayı o kadar büyük bir disiplinle dizginlemişti ki, ruhu paramparça olurken bile ‘Ekselansları’ maskesini düşürmedi.
Psikiyatrist Viktor Frankl, “İnsanın son özgürlüğü, koşullar ne olursa olsun kendi tutumunu seçebilmesidir” der. McEnroe o gün Paris’te kontrolü kaybetmeyi seçmişti; Federer ise Londra’da, içi kan ağlarken zarafetle ayakta kalmayı. Hayali maçımızın son setinde, işte bu iki devasa travmanın gölgesi kortun üzerine düşer. Biri yeniden patlamaktan, diğeri ise yeniden donmaktan korkarak raket sallar.
VIII. Bölüm: Epilog – 2026’ya girerken kalan miras
Bu hayali maçta son puanı kimin kazandığının gerçekten bir önemi var mı? Muhtemelen tie-break’e giden, topun file bandına çarpıp havada asılı kaldığı bir son olurdu.
Çünkü bu iki karakter, aslında birbirini tamamlayan bir ‘bütünün’ iki yarısı. McEnroe olmadan Federer'in sükunetinin, Federer olmadan McEnroe’nun ateşinin bir anlamı yoktur. Tenis tarihi, bu ikilikler üzerine kuruludur: Borg ve McEnroe, Federer ve Nadal...
2025’i bitirirken, tenis dünyasında yeni şampiyonlar, daha hızlı servisler, daha güçlü raketler görüyoruz. Ancak McEnroe ve Federer’i hala konuşuyor olmamızın sebebi, onların sunduğu ‘insanüstü’ performans değil, ‘insani’ duygulardır.
McEnroe bize insan olduğumuzu, kusurlu olduğumuzu, hatalarımızla, öfkemizle ve tutkumuzla ‘gerçek’ olduğumuzu hatırlatır. Federer ise ‘tanrısal’ bir potansiyelimiz olduğunu, disiplin, estetik ve irade ile her şeyin bir sanat eserine dönüşebileceğini gösterir. Biri olduğumuz kişidir (Realite), diğeri olmak istediğimiz (İdeal)…
Korttan çıkarken iki efsane de ağın önünde buluşup el sıkışırken, Marcus Aurelius’un şu sözü yankılanırdı: “Hayatın amacı çoğunluğun tarafında olmak değil, içindeki o kutsal yasaya uygun yaşamaktır.”
McEnroe ve Federer, kendi iç yasalarına sonuna kadar sadık kaldılar. Biri yakarak, diğeri dondurarak ama ikisi de iz bırakarak. Hangisi daha zordur? İçindeki fırtınayı dünyaya haykırmak mı, yoksa o fırtınanın ortasında bir heykel gibi kıpırdamadan durabilmek mi?
Belki de gerçek başarı, iki durumu da tenisin o büyülü sınırları içinde birer şiire dönüştürebilmektedir. Yeni yıla girerken dileğimiz; kortlarda ve hayatta daha fazla hız değil, bu iki efsanenin temsil ettiği o derin karakter dürüstlüğünü yeniden görebilmektir. Çünkü spor, sadece skorlardan ibaret olduğunda unutulur; ancak bir hikayeye dönüştüğünde ölümsüzleşir.