Ekranlardaki gelenek: Kriah

Geleneklerin geleceği uzun yıllar boyunca aile içinde aktarılan sözlü anlatılarda, ibadethanelerde, bayramlarda ve gündelik yaşamın tekrar eden ritüellerinde arandı. Kültürel süreklilik, kuşakların birbirine aktardığı deneyimlerle açıklanıyordu. Oysa bugün bu aktarımın önemli bir bölümü çok farklı bir mecrada, ekranlarda gerçekleşiyor. Sinema filmleri, televizyon dizileri ve dijital yayın platformları artık hikâye anlatan araçlar değil; kültürel belleğin dolaşıma girdiği, yeniden yorumlandığı ve yeni kuşaklara ulaştığı güçlü anlatı alanları hâline gelmiş durumda. Bu dönüşüm, özellikle azınlık kültürlerinin görünürlüğü açısından dikkate değer sonuçlar doğuruyor.

Selin Sebla OK Perspektif
14 Temmuz 2026 Salı

Son yıllarda geniş bir izleyici kitlesine ulaşan Zeytin Ağacı dizisinin son sezonunda yer verilen Yahudi yas ritüeli kriah, bu dönüşümü anlamak için dikkat çekici bir örnek sunuyor. Söz konusu sahne, dramatik anlatının duygusal doruk noktalarından biri değil. Bununla birlikte, Türkiye Yahudilerinin kültürel mirasının uzun yıllar sonra ilk kez milyonlarca izleyicinin karşısına gündelik hayatın doğal bir parçası olarak çıkmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla kriah sahnesini yalnızca bir televizyon dizisinin etkileyici bir sekansı olarak değerlendirmek yetersiz kalacaktır. Burada asıl dikkat çekici olan, hareketli görüntünün kültürel belleği nasıl görünür kıldığı ve farklı topluluklar arasında nasıl yeni karşılaşmalar yarattığıdır.

Yasın Görünür Hâli

İbranice ‘yırtmak’ anlamına gelen kriah, yakın bir aile ferdinin kaybının ardından giysinin ya da siyah bir yas kurdelesinin yırtılmasıyla yerine getirilen kadim bir yas ritüelidir. Bu eylem bireysel acının dışavurumu olmasının ötesinde, kaybın topluluk tarafından tanındığını, yasın paylaşılmaya başlandığını ve yaşamın artık eski hâline dönemeyeceğini simgeler. Ritüel, acıyı görünür kılarak yas tutan bireyi yalnız bırakmaz; onu toplumunun ortak hafızasına ve dayanışmasına dâhil eder. Bu yönüyle kriah, dinî bir uygulamanın ötesinde, toplumsal belleği canlı tutan güçlü bir kültürel pratiktir. Ancak günümüzde ritüeller yalnızca onları yaşayan toplulukların içinde var olmuyor. Dijital platformların küresel dolaşımı sayesinde yerel kültürel pratikler çok daha geniş izleyici kitleleriyle buluşuyor. Bunun doğal sonucu olarak gelenekler yeni bir görünürlük kazanırken aynı zamanda yeni anlamlar da üretiyor. Kamera artık yalnızca olanı kaydeden teknik bir araç değil; hangi ayrıntının öne çıkacağını, hangi duygunun görünür olacağını ve izleyicinin neyi hatırlayacağını belirleyen yaratıcı bir anlatıcıdır. Dolayısıyla ekranda gördüğümüz her ritüel aynı zamanda yeniden yorumlanmış bir kültürel temsildir.

Zeytin Ağacı dikkat çekici bir tercih yapıyor. Kriah ritüelini didaktik bir açıklamaya dönüştürmüyor; izleyiciye dinî kuralları öğretmeye çalışmıyor. Bunun yerine sessizliğe, beden diline, yüz ifadelerine ve giysinin yırtıldığı ana odaklanıyor. Böylece ritüelin ayrıntılarından çok, taşıdığı anlam üzerine yoğunlaşmaya çalışıyor. İzleyici, ritüelin bütün tarihsel arka planını bilmese bile kaybın ağırlığını, vedanın geri dönülmezliğini ve ortak yas duygusunu hissedebiliyor. Sinemanın en güçlü yanı belki de burada ortaya çıkıyor. Bilgiyi değil, deneyimi paylaşabilmesi… Daha da önemlisi, dizi Yahudi kültürünü folklorik ya da egzotik bir unsur olarak sunmuyor. Uzun yıllar boyunca dünya sinemasında farklı kültürler çoğu kez ‘öteki’ olarak temsil edildi; ritüeller merak uyandıran ama mesafeli imgelere dönüştürüldü. Oysa burada kriah karakterlerin gündelik yaşamının doğal bir parçası olarak anlatının içine yerleşiyor. Ritüelin amacı farklılığı göstermek değil, karakterlerin yaşadığı kaybı anlamlandırmak oluyor. Böylece kültürel farklılık, gösteriye dönüşmeden görünür hâle geliyor. Bu yaklaşım, temsil meselesi açısından son derece değerli bir örnek oluşturuyor. Aslında bugün pek çok kültüre ilişkin ilk bilgimizi filmler ve diziler aracılığıyla ediniyoruz. Bir Japon çay seremonisini, bir Meksika Ölüler Günü kutlamasını ya da bir İskandinav Noel geleneğini çoğu zaman o ülkelerde bulunmadan tanıyoruz. Aynı durum Yahudi kültürü için de geçerli. Türkiye’de yaşayan çok sayıda insan, kriah ritüelini belki de ilk kez bu dizi sayesinde gördü. Bu karşılaşma, yeni bir bilgi edinmenin ötesinde, başka bir topluluğun hafızasıyla etik bir temas kurabilme imkânı sunar. Bu bakımdan günümüzde ekranlar Pierre Nora’nın ‘hafıza mekânı’ kavramına gönderme yaparcasına yeni birer bellek mekânına dönüşüyor. Kültürel hafıza artık aile albümlerinde, arşivlerde ya da tarih kitaplarında yaşamıyor; hareketli görüntüler aracılığıyla da dolaşıma giriyor. Daha önce hiç deneyimlemediğimiz ritüeller, izlediğimiz sahneler sayesinde zihnimizde yer ediniyor. Sinema ve televizyon, geçmişi yalnızca anlatmıyor; onu bugünün izleyicisi için yeniden kuruyor. Bu süreç, kültürel belleğin canlı kalmasını sağlayan en önemli dinamiklerden biri hâline geliyor.

Kameranın Kurduğu Kültürel Hafıza

Elbette bu temsil biçimi her zaman seçicidir. Hiçbir film ya da dizi bir ritüelin bütün tarihsel, dinî ve toplumsal katmanlarını eksiksiz aktaramaz. Sinemanın doğası gereği bazı ayrıntılar sadeleşir, bazıları öne çıkarılır. Bu nedenle ekranda gördüğümüz kriah, ritüelin tüm teolojik boyutunu kapsayan bir anlatı değildir. Ne var ki, bu eksiklik temsilin değerini azaltmaz. Çünkü burada amaç etnografik bir kayıt oluşturmak değil, izleyicinin farklı bir kültürel deneyimle duygusal bağ kurmasını sağlamaktır. Kültürler arasındaki yakınlaşma çoğu zaman ayrıntılı bilgilerle değil, ortak insani deneyimler üzerinden başlar.

Bugün kültürel mirasın korunması denildiğinde çoğunlukla tarihî yapılar, sinagoglar, mezarlıklar ya da arşiv belgeleri akla geliyor. Oysa yaşayan kültür yalnızca fiziksel mekânlarda varlığını sürdürmez. Ritüeller, anlatılar ve gündelik yaşam pratikleri de bu mirasın ayrılmaz parçalarıdır. Eğer bu pratikler görünmez hâle gelirse, zaman içinde toplumsal hafızadan da silinmeye başlar. Hareketli görüntünün sağladığı görünürlük, bu açıdan estetik bir mesele değil, aynı zamanda kültürel sürekliliğin önemli bir unsurudur. Kriah sahnesinin önemi de buradan kaynaklanır. Çünkü o sahne bir karakterin yasını anlatmakla kalmıyor; tüm dünyadaki Yahudiler gibi Türkiye Yahudilerinin yüzyıllardır sürdürdüğü bir geleneğin kamusal görünürlüğüne de katkıda bulunuyor. Üstelik ritüeli insani bir deneyimin doğal bir parçası olarak sunuyor. Günümüz sinemasının ve dijital platformlarının belki de en değerli katkısı burada yatıyor: Farklı kültürleri birbirine benzetmeden, onları birbirine yaklaştırabilmek. İyi anlatılmış bir hikâye, bazen uzun akademik çalışmaların ulaşamayacağı kadar geniş kitlelere ulaşabilir. Birkaç dakikalık bir sahne, hiç tanımadığımız bir topluluğun acısını anlamamıza, belleğine saygı duymamıza ve kültürel mirasına ilgi göstermemize vesile olabilir. Eğer bir yapım bunu başarabiliyorsa, yalnızca başarılı bir drama üretmiş olmaz; aynı zamanda kültürler arasında sessiz ama kalıcı bir diyalog kurar. Günümüzün parçalanmış ve hızla tüketilen görsel dünyasında belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz birbirimizin hikâyelerini dikkatle dinleyebilmek ve onları ortak insanlık belleğinin bir parçası olarak görebilmektir.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün