"Hayatımı riske atmak ve insanlık için çalışmak, tutuklanma, işkence görme ya da öldürülme korkusundan daha büyük bir iç huzur veriyordu."
Edgar Morin yıllar sonra ‘direniş’ günlerini anlatırken bu cümleyi kurmuştu. Bu sözler, yalnızca genç bir direnişçinin cesaretini değil, bir asrı aşan düşünsel yolculuğun da özünü içinde taşıyor. Çünkü Morin için düşünce hiçbir zaman hayattan ayrı bir faaliyet olmadı. O, fikirlerini bir çalışma odasının sessizliğinde değil, tarihin en çalkantılı dönemlerinden geçerken geliştirdi. Faşizmi, savaşı, Direniş'i, ideolojik hayal kırıklıklarını, kültürel dönüşümleri ve küreselleşmeyi yaşamış bir kuşağın son büyük tanıklarından biri olarak, yaşadıklarını düşünceye dönüştürdü.
104 yaşında aramızdan ayrılan Morin'in ardından birçok yorumcu haklı olarak ‘karmaşık düşünce’ kavramını hatırlattı. Ancak onun mirasını anlamak için yalnızca eserlerine bakmak yeterli değildir. Çünkü Edgar Morin'in düşüncesi, her şeyden önce, kendi yaşamının ürünüdür. Belki de onu diğer büyük düşünürlerden ayıran nokta budur: O, karmaşıklığı teorileştirmeden önce yaşamıştı.
1921 yılında Paris'te Edgar Nahoum adıyla dünyaya geldi. Ailesi Selanik kökenli Sefarad Yahudilerindendi. Ancak Morin, geçmişini anlatırken sık sık şaşırtıcı bir noktaya değinirdi. Ailesinin ona belirli bir kültürel dünya aktarmadığını, kültürünü büyük ölçüde kendi çabasıyla kurduğunu söylerdi. Onun için öğrenmek, çocuk yaşlardan itibaren bir ihtiyaçtı. Bu nedenle hayatını anlatırken "hayatım bir araştırmadır" demesi tesadüf değildi. Bu araştırma önce kendisini, sonra toplumu ve nihayet insanlığın ortak kaderini anlamaya yönelikti.
Daha adı bile farklı dünyaların kesişimini yansıtıyordu. Ailesi ona, 19. yüzyılın büyük Fransız cumhuriyetçi düşünürü Edgar Quinet'nin adını vermişti. Selanikli Yahudi bir ailenin çocuğuna verilen bu isim, yalnızca bir hayranlık ifadesi değil, aynı zamanda bir yönelimdi. Morin'in yaşamı boyunca taşıyacağı çoğul aidiyetlerin ilk işaretlerinden biri belki de burada bulunuyordu.
Yıllar sonra bir röportajında kendisini tanımlaması istendiğinde şu cevabı verecekti:
"Net bir kimliğim yok."
Ardından durup ekleyecekti:
"Benim kimliğim Akdeniz'dir."
Bu söz ilk bakışta paradoks gibi görünebilir. Oysa Morin'in bütün eserleri bu cümlenin etrafında döner. Çünkü o, kimliği hiçbir zaman sabit, kapalı ve değişmez bir kategori olarak düşünmedi. Akdeniz onun gözünde yalnızca bir coğrafya değil; göçlerin, karşılaşmaların, çevirilerin ve kültürel dolaşımların tarihiydi. Yahudilerin, Müslümanların ve Hristiyanların; Türklerin, Yunanların, Arapların, İtalyanların ve daha birçok halkın birbirine değdiği bir dünyaydı.
Belki de bu nedenle Morin, hayatı boyunca insanların tek bir aidiyetle tanımlanmasına karşı çıktı. İnsanın birden fazla tarihin, birden fazla kültürün ve birden fazla deneyimin taşıyıcısı olduğunu savundu. Bugün onun "karmaşık düşünce" dediği şeyin ilk kaynaklarından biri burada aranmalıdır.
1930'lu yılların Avrupa'sında büyüyen genç Morin için siyaset soyut bir mesele değildi. Özellikle 6 Şubat 1934'te Paris'te aşırı sağcı liglerin düzenlediği ve şiddet olaylarına dönüşen gösteriler üzerinde derin bir etki bıraktı. Daha sonra bu günü "ön-faşist bir ayaklanma" olarak tanımlayacaktı. O tarihten itibaren zihninde iki temel fikir yerleşti: Dünyanın değişmesi gerektiği ve savaşların insanlığın kaderi olmaması gerektiği.
Sorbonne'a girdiğinde amacı bir meslek edinmek değildi. Sonradan anlattığı gibi, üniversiteye "bir iş sahibi olmak" için değil, dünyayı anlamak için gitmişti. Tarih, hukuk, felsefe ve siyaset bilimi derslerini aynı anda takip etti. Bir yıl boyunca yoğun biçimde Hegel okudu. Henüz genç yaşlarda onu farklı kılan şey ortaya çıkmıştı: Uzmanlaşma fikrinden çok, bütünlüğü kavrama arzusu.
II. Dünya Savaşı bu arayışı bambaşka bir boyuta taşıdı.
Önce komünist çevrelerle ilişki kurdu. Faşizme karşı mücadele onun kuşağı için yalnızca siyasal bir tercih değil, ahlaki bir zorunluluktu. Daha sonra Direniş'e katıldı. Toulouse'da yeraltı faaliyetleri yürüttü, yasadışı örgütlenmelerde görev aldı.
İşte o yıllarda Edgar Nahoum, Edgar Morin'e dönüştü.
Direniş sırasında kullandığı isim zamanla gerçek adı haline geldi. Bu dönüşümü yıllar sonra anlatırken kurduğu bir cümle, onun kimlik anlayışını anlamak için eşsizdir:
"Nahoum olarak babamın oğluydum. Morin olarak faaliyetlerimin oğlu oldum."
Bu ifade yalnızca bir takma ad hikâyesi değildir. Kimliğin doğuştan gelen bir öz değil, deneyimlerle şekillenen bir süreç olduğunu anlatır.
Morin savaş yıllarında aynı anda Yahudi’ydi, komünistti ve Gaullist bir direnişçiydi. Kendi ifadesiyle öldürülmek için üç nedeni vardı. Fakat tam da bu çoklu deneyim, ona insanın hiçbir zaman tek bir kategoriye indirgenemeyeceğini öğretti.
Savaş sonrasında da bu yaklaşımını korudu. Almanya'ya gönderildiğinde çevresindeki birçok kişi Almanları topluca suçluyordu. O ise Nazi olmayan Almanları anlamaya çalışıyordu. Çünkü düşüncenin görevi, düşmanı bile basitleştirmemekti.
1946 yılında yayımlanan L'An zéro de l'Allemagne, bu yaklaşımın ilk büyük örneklerinden biridir. Morin bu kitapta yenilmiş Almanya'yı suçlamak yerine anlamaya çalışır. Hitler ile Alman halkını birbirine indirgemez. O yıllarda son derece cesur olan bu yaklaşım, daha sonra bütün eserlerinde göreceğimiz bir ilkenin habercisidir: Gerçeklik, basit açıklamalara sığmayacak kadar karmaşıktır.
Savaştan sonra Fransız Komünist Partisi'ne katıldı. Ancak uzun süre sonra partinin dogmatik yapısıyla çatışmaya başladı. Stalinizm üzerine eleştirileri ve bağımsız tavrı nedeniyle 1951 yılında partiden ihraç edildi.
Bu olay Morin'in hayatındaki en önemli kırılmalardan biridir.
Birçok kişi için partiden atılmak bir son olabilirdi. Morin için ise yeni bir başlangıç oldu.
Daha sonra yayımladığı Autocritique adlı eser, yalnızca bir siyasi muhasebe değil, aynı zamanda bir entelektüel dürüstlük örneğidir. Morin bu kitapta sadece partiyi eleştirmez; kendi yanılgılarını da sorgular. Çünkü ona göre ideolojiler yalnızca insanların sahip olduğu fikirler değildir. Bazen fikirler insanlara sahip olur. İnsanlar düşüncelerini yönettiklerini sanırken, düşünceler onların davranışlarını yönlendirmeye başlar.
Bu nedenle Morin'in eserlerinde özeleştiri merkezi bir yer tutar. Düşüncenin ilk görevi başkalarını değil, önce kendi kesinliklerini sorgulamaktır.
1950'lerden itibaren Morin'in araştırma alanı giderek genişledi. Onu yalnızca bir sosyolog olarak tanımlamak mümkün değildir. Ölüm üzerine çalıştı. Sinema üzerine yazdı. Kitle kültürünü inceledi. Günlük yaşamı, tüketim toplumunu ve modern mitolojileri analiz etti.
1951'de yayımlanan L'Homme et la Mort bu açıdan dikkat çekicidir. Morin ölüm olgusunu yalnızca biyolojik ya da dini bir mesele olarak ele almaz. Tarih, antropoloji, psikoloji ve sosyolojiyi bir araya getirerek ölümün insan deneyimindeki yerini anlamaya çalışır. Daha sonra söyleyeceği gibi, bir konuyu ele aldığında onu bütün boyutlarıyla aydınlatmak ister.
Bu yaklaşım onu sinema çalışmalarına da götürdü. Morin'e göre sinema yalnızca bir eğlence biçimi değildi; modern toplumların mit üretim mekanizmalarından biriydi. Le Cinéma ou l'Homme imaginaire ve daha sonra L'Esprit du temps adlı eserlerinde yıldız kültürünü, popüler kültürü ve kitle iletişim araçlarını inceledi. Bugün kültürel çalışmalar alanında sıkça tartışılan birçok konu, Morin'in çalışmalarında çok erken tarihlerde ortaya çıkmıştı.
Jean Rouch ile birlikte gerçekleştirdiği Chronique d'un été ise yalnızca sinema tarihinde değil, sosyolojik araştırma tarihinde de özel bir yere sahiptir. Film, gündelik hayatı, mutluluğu ve modern bireyin deneyimlerini araştırırken belgesel ile sosyoloji arasındaki sınırları yeniden düşünmeye davet eder.
1960 ve 1970'li yıllarda Morin'in ilgisi giderek daha geniş bir alana yayıldı. Cezayir Savaşı üzerine düşündü, Mayıs 68'i analiz etti, modern Fransa'nın dönüşümlerini inceledi. Ancak onu asıl farklı kılan, sosyal bilimlerin sınırlarını aşma cesaretiydi.
Kaliforniya'da geçirdiği yıllar bu açıdan belirleyici oldu. Biyoloji, sibernetik, sistem teorisi ve doğa bilimleriyle yakından ilgilenmeye başladı. Birçok sosyal bilimcinin uzak durduğu alanlara yöneliyordu. Çünkü ona göre insanı anlamak için yalnızca sosyoloji yeterli değildi. İnsan aynı zamanda biyolojik bir varlıktı; toplum doğadan bütünüyle kopuk değildi.
İşte bu arayış sonunda hayatının en büyük projesine dönüştü: La Méthode.
Altı cilt boyunca geliştirdiği bu eser, yalnızca bir sosyoloji teorisi değil, aynı zamanda bir bilgi teorisidir. Morin'in ünlü pensée complexe kavramı burada olgunlaşır.
Bugün ‘karmaşıklık’ sözcüğü çoğu zaman karışıklıkla eş anlamlı kullanılıyor. Oysa Morin için karmaşıklık bambaşka bir şeydi. Karmaşıklık, birbirine bağlı olanı görebilmekti.
Modern dünya bilgiyi sürekli parçalara ayırıyordu. Ekonomi kendi alanına kapanıyor, siyaset kendi alanına, biyoloji kendi alanına çekiliyordu. Ancak gerçek hayat bu ayrımları tanımıyordu.
Göç hem ekonomik hem kültürel hem siyasal bir olguydu.
Kimlik hem bireysel hem tarihsel hem toplumsal bir deneyimdi.
Savaş hem psikolojik hem ekonomik hem jeopolitik bir gerçeklikti.
İnsan hem biyolojik hem kültürel hem de tarihsel bir varlıktı.
Morin'in düşüncesi tam da bu bağlantıları yeniden kurmaya çalışıyordu.
Onun sık sık kullandığı bir ifade vardır:
"Sakatlanmış düşünce, sakatlayıcı eylemler üretir."
Bu cümle belki de bütün eserlerinin özeti sayılabilir. İnsanları tek bir kimliğe indirgemek, toplumsal sorunları tek bir nedene bağlamak ya da dünyayı yalnızca rakamlarla açıklamaya çalışmak, gerçeğin büyük bölümünü görünmez kılar. Sonuçta eksik düşünce, eksik politikalar üretir.
Bugün iklim krizinden savaşlara, göç hareketlerinden demokratik gerilemelere kadar birçok sorunun iç içe geçtiği bir dönemde yaşıyoruz. Morin son yıllarında bu durumu "çoklu kriz" olarak tanımlıyordu. Ona göre çağımızın temel sorunu, birbirinden bağımsız krizlerle değil, birbirini besleyen krizler ağıyla karşı karşıya olmamızdı.
Belki de bu nedenle Edgar Morin bugün her zamankinden daha güncel.
Çünkü bize kesinliklerin değil, belirsizliklerin dünyasında yaşadığımızı hatırlatıyor.
Çünkü bize düşünmenin, basitleştirmek değil ilişki kurmak olduğunu söylüyor.
Çünkü bize insanın tek bir kimlikten ibaret olmadığını hatırlatıyor.
Ve belki de en önemlisi, dünyanın karmaşıklığını kabul etmenin onu anlamanın ilk şartı olduğunu gösteriyor.
Edgar Morin'in ardından geriye yalnızca kitaplar ya da teoriler kalmadı.
Geriye bir düşünme biçimi kaldı.
Dünyayı basitleştirmeden anlamaya çalışma cesareti.