Dilin ucunda geçen 90 saniye

Selin KANDİYOTİ Köşe Yazısı
14 Ekim 2026 Çarşamba

Ay başında bir telefon konuşması sırasında Cem Yılmaz’ın soyadını tam 90 saniye aradım. Evet, Yılmaz’ı. İnsanları sokakta rastgele durdursanız üçüncü kişide Yılmaz soyadına denk gelirsiniz. Karşı tarafa Cem’i tamamlamasın diye yalvardım. Benim bulmam gerekiyordu. Eski sınıf arkadaşının soyadını unutursun, ama Türkiye’nin bir numaralı stand-up’çısını değil.

Savunmam hazır: Kızımın üniversite başvuruları yüzünden sabah akşam kafa yoruyorum, Flydubai, Cornell 7'lisi ve Tera bombardımanına maruz kalmışım; üstüne yaş icabı kapıda bekleyen beyin sisi var. Ama dürüst olalım, bunların hiçbiri “Yılmaz”ı açıklamaz. Bu yüzden her normal insan gibi olayın temeline inmeye karar verdim. Doktor, tahlil, MR gibi yöntemler aklınıza gelmesin ben hep en temele inerim. Bilgi beynimizde nasıl durur? Hatıra dediğimiz şey nedir? Hatırlamak nasıl olur? Bilimsel yazılar okumayı acı gerçeklerden kaçmak için kullanmak çok zevkli. Tavsiye.

Hatıralar biyolojik bir sihir. Vıcık bir etten ibaret beynimiz geçmiş anları defalarca geri çağırıp yeniden yaşamamıza izin veriyor. Ama hatıralar fotoğraflar gibi değişmez değil, daha çok balmumundan yapılmış bir diorama: çocuklarımızın ödevi için şu ayakkabı kutusuna yaptığımız üç boyutlu sahneler gibi. Hatıraları geri çağırdığımızda dikkatimizin spot ışığı o balmumunu biraz eritir ve sahne az da olsa değişir. Bu benzetmenin değerini ilerleyen satırlarda anlayacaksınız.

Beynimizde 86 milyar nöron var. Her biri yaklaşık diğer 10 bin nöronla bağlantılı, bu da yüzlerce trilyon bağ demek; evrendeki yıldızlardan katlarca fazla (Uzay kıyaslamaları fav). Bu kaostan anlam çıksın diye nöronlar topluluklar kurar ve topluluklar beynin dikkatini kazanmak için yarışır. Yarışı kazanan grup o anki bilincinizi oluştururken, arka planda hemen iki kritik hamle yapılır: Birincisi, beyin kazanan ekibi dopamin, noradrenalin ve asetilkolin gibi kimyasallardan oluşan bir banyoya sokar. Bu kimyasal kokteyl balmumunu ısıtır: nöronları değişime açar ve aynı anda ateşlenen nöronlar arasındaki bağlar bu sıcakta daha kolay güçlenir. İkincisi, beynin kütüphanecisi hipokampus etkinleşir ve birbirine kenetlenen bu grubun bir krokisini arşivine kaydeder.

Ama bu yeni anı çok kırılgandır ve güçlendirilmezse nöron topluluğunun etkinliği zamanla silikleşir. 43 hafta önce bir pazartesi günü içtiğiniz kahvenin tadını hatırlamamanızın nedeni budur. Anıyı kalıcı kılan üç şey var: yenilik, tekrar ve duygu. Rutininize beklenmedik bir olayın eklenmesi, bir olayı defalarca anlatmanız ve utanç, sevinç, hüzün gibi duyguların olaya eşlik etmesi gibi. Bir de uyku var; hipokampus geceleri anıyı pekiştirir. İyi uyuyun.

Bir anıyı hatırlarken hipokampus, koku, ses ya da kelime gibi bir ipucuyla kendi dizininde arama yapar, doğru nöron topluluğunu bulup etkinleştirir ve sahne zihninizde yeniden belirir. Ama canlanırken sahne değişmeye de başlar, çünkü anı çağrılınca ilgili bağlar yeniden esner ve yeniden pekişmek zorunda kalır. Hipokampus anıları en çok yaşandığı bağlama göre düzenler; anıyı anlatırken ise bağlam çok farklıdır. İşte bu yeni bağlam anının içine sızar, bazı bağları zayıflatır, bazılarını yeniden düzenler. Sahne bazen daha komik, daha absürt bir hâl alır. Bunu isteyerek yapmazsınız; beyniniz o günden beri yaşadıklarınızı anıya katar. Hikâyeniz bitince spot ışığı çekilir, balmumu yeniden sertleşir, ama bu kez başka bir biçimde.

Gerçek bir örnek vereyim. 2017'de yollar kardan kapanmıştı. Öngörülü eşim işten vakitlice çıkmış ama tam da sitenin güvenliğine kadar gelebilmişti. Kendi anlatımıyla orada 25 dakika mahsur kaldı; kar 20 santimdi. Gayet masum bir kış hikâyesi. 2022'de ise dize kadar kar yağdı, eski kışlar anıldı ve anı bu kez şöyle geri çağrıldı: “2017 karında güvenliğin orada 45 dakika kaldım, 40 santim kar vardı.” Beyin, anıyı çağırırken üstüne bugünün karını da ekledi: yeni bağlam eski anıya sızdı. Geçen hafta kalabalık bir izleyici karşısında hikâye üçüncü kez sahnelendi: “2017'de eve tam girecekken güvenlikte bir saat saplandım, belime kadar kar vardı.” İzleyici arttıkça kar da arttı. 

Peki insan neden hatırasını her seferinde biraz daha abartır? Birincisi, dinleyiciye göre ayarlama yapıyoruz: Anlatıcı hikâyeyi karşısındakinin tepkisine göre biçimlendirir ve kahkaha, beyne “bu versiyon işe yarıyor” diyen bir ödüldür. İkincisi, anlattığımız versiyon yaşadığımız versiyonun üstüne yazılır; zamanla orijinali değil, en son anlattığımızı hatırlarız. Üçüncüsü, beyin boşlukları makul tahminlerle doldurur. Bu yalan değil, eksik parçaları tamamlama alışkanlığıdır. İşin ironik yanı şu: Bir şeyi ne kadar sık hatırlarsanız, ilk yaşadığınız deneyimden geriye o kadar az şey kalabilir.

İşte terapilerin faydası burada devreye giriyor. Terapist odasında, güvenli ve sakin bir ortamda acı bir anıyı yeniden anlatmak, o anıya yeni bir bağlam ve daha az korkutucu bir ton eklemek demek. Karın yüksekliğini şişiren mekanizma, doğru koşullarda bir acının keskinliğini de törpüleyebilir. Bunun terapilerde nasıl işlediği hâlâ araştırılıyor, ama temel mantık bu.

Benim durumumda ipucu “Cem” idi, ama hipokampus dizinde “Cem” yazan çekmeceyi açıp içinden “Yılmaz” kartını bulamadı. Buna bilimde dilin ucunda olma deniyor: kişiyi, yüzünü, esprilerini biliyorsunuz ama anlam bilgisini ses bilgisine bağlayan köprü o an çöküyor. Ama emin olun, bu erişim hatasını bir sonraki anlatışımda, o 90 saniye üç dakika olmuş olacak.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün