Bir derin temas eksikliği

Yaz biterken, dünya kelimenin tam anlamıyla kasıp kavrulurken, savaşlar okulları, hastaneleri bombalanmış toplumları paramparça edip çocukları geleceksiz bırakırken bu ayki köşemde ´birinci dünya problemleri´ sayılabilecek konularda birkaç paragraf var. Gözümüzü dertlere kapayıp ruhumuzu dinlendirmek için değil, tam tersine içinde olduğumuz kaotik dönemin hepimizin ruh durumuna nasıl sızdığını, akıl almaz haksızlık ve vahşetlere nasıl olup da kayıtsız kalabildiğimizi hatta bazen alkışlar duruma düştüğümüzü anlamak için bireysel düzeyde yalnızlık, sevmek ve ´yas´ı anlamak gerekir, diye düşündüm. Bu yazıyı BCC MAG dergisi adına Şebnem Burcuoğlu´nun sorularına verdiğim yanıtlardan derledim. Aynı konularda yapmış olduğum video kaydı ve yazılardan birer web kaynağı ekledim.

Yankı YAZGAN Köşe Yazısı
12 Ağustos 2026 Çarşamba

Dünya tarihinin en ‘bağlantılı’ dönemini yaşarken diğer yandan ‘yalnızlık’ aldı başını gidiyor. Ağlarımız genişlerken bağlarımız zayıflıyor. Geleceğin dünyasında anlamlı bağ kurmanın tanımı değişecek mi? Yalnızlık neye evrilecek?

Günümüz dünyasında ortaya çıkan yalnızlık, bağlantı eksikliğinden ziyade bağ kurma biçimlerinin dönüşmesinden kaynaklanıyor. İnsanlar hiç olmadığı kadar çok kişiyle temas halinde; hatta tanımadıkları insanların gündelik hayatlarına dair detaylara bile erişebiliyorlar. Ancak bu durum, gerçek bir ilişki hissi üretmiyor. Çünkü insan zihni, yüzeysel temas ile derin ilişkiyi ayırt edebiliyor. Ortada bir ilişki varmış gibi görünse de, bu çoğu zaman psikolojik olarak doyurucu bir bağa dönüşmüyor.

Bu çerçevede yalnızlık yeni bir olgu değil; zaten var olan bir ‘bağsızlık’ halinin hızlanması söz konusu. Pandemi süreci bu durumu görünür ve yoğun hale getirdi. Özellikle büyük şehirlerde, insanların kendi çekirdek yaşam alanlarına kapanmasıyla birlikte, yalnızlık daha belirgin bir deneyime dönüştü.

Burada belirleyici olan unsur derinlik ve zaman. Anlamlı ilişkiler, doğası gereği zaman, dikkat ve süreklilik gerektirir. Ancak dijital çağın ritmi bunun tersine işliyor: dikkat süreleri kısalıyor, sabır azalıyor ve insanlar sürekli bir ‘sonrakine geçme’ hali içinde yaşıyor. Kısa içerikler, hızlı tüketim alışkanlıkları ve anlık tatmin beklentisi, sadece bilgiyle kurulan ilişkiyi değil, insanlarla kurulan ilişkileri de yüzeyselleştiriyor.

Dolayısıyla gelecekte anlamlı bağ kurmanın tanımı kökten değişmekten çok, pratikte zorlaşacak. Çünkü insanların zaman ayırma, dikkat verme ve derinleşme kapasitesi giderek azalıyor. Bu da ilişkilerin kendiliğinden derinleşmesini zorlaştırıyor. Sonuçta insanlar daha az sayıda ilişkiye zaman ayırabilir hale geliyor; ama o ilişkilerin sürdürülebilmesi için daha bilinçli bir çaba gerekiyor. Derin ilişkilerin eksikliğine vurgu yapıyor olsam da söylediklerim ‘zayıf bağ’ diye adlandırılan tanıdıklıkların ya da ilişkilerin yaşamın zor dönemlerinde ya da ihtiyaçlar değiştiğinde kazandığı belirtilen önemini azaltmaz; yalnızlık hissini gidermediğini düşünürüm.

Yalnızlık da bu bağlamda ‘tek başına olma’ halinden ziyade, derin temas eksikliği olarak yeniden şekilleniyor. İnsanlar kalabalıklar içinde, sürekli bağlantı halindeyken bile yalnız hissedebiliyorlar. Bu da yalnızlığı fiziksel bir durum olmaktan çıkarıp, ilişkilerin niteliğiyle ilgili bir meseleye dönüştürüyor.

Ağlar genişlemeye devam ederken bağların zayıflaması bir çelişki değil; aksine aynı sürecin iki yüzü. Mesele, bağlantı sayısının artması değil, bağ kurma kapasitesinin ve derinliğinin nasıl korunacağı. Aynı derinlik sorununu okuduğumuz metinlerde, yazdığımız mesajlarda ve girdiğimiz sohbetlerde hissetmiyor muyuz?

https://www.youtube.com/watch?v=YrkZ70O9938

Aşk, kusurlu ve tesadüfi doğasını kaybetmiş olabilir mi? Romantik dünyamızda seçenekler denizinde yüzüyor gibi hissediyoruz fakat belki de çoktan boğulduk. Duygusal emek vermek niçin artık zorlaştı?

Aşk kusurlu ve tesadüfi doğasını kaybetmemiştir, umarım … Biz, insanlar aşkı hiç olmadığı kadar görünür ve hiç olmadığı kadar ‘yönetilebilir’ sanıyoruz. Oysa aşk, doğası gereği planlanabilir, kontrol edilebilir ya da seçenekler arasından optimize edilebilir bir deneyim değil. Tam da bu yüzden, Freud’a yakıştırılan o ifade, ‘aşk geçici bir cinnettir’, bugün hâlâ açıklayıcı bir çerçeve sunuyor. Cinnet kavramı istem dışı ortaya çıkan bir duruma işaret eder. Aşk, özünde rasyonel seçimin değil, biyolojik ve duygusal bir taşkınlığın alanına daha yakındır.

Nörobilimsel açıdan bakıldığında aşk, beynin geleceği planlayan, alternatifleri tartan ve rasyonel kararlar veren sistemlerini geçici olarak geri plana iter. Zihnin aynı anda birçok işi yapabilme kapasitesini abartırız; oysa yoğun sevgi durumlarında bu kapasite daralır, dikkat tek bir nesneye kilitlenir. Zamanın ‘duruyor gibi’ hissedilmesi de buradan gelir. Bu nedenle ‘aşkın gözü kördür’ ifadesi bir metafordan öte, bilişsel bir gerçekliğe işaret eder: Beyin, aşık olduğunda seçici algısını değiştirir, geleceğe dönük hesaplama mekanizmaları zayıflar ve kişi bir tür zihinsel daralmaya girer. Bu daralma, hem aşkın yoğunluğunu mümkün kılar hem de onu kırılgan hale getirir.

Bugün romantik dünyamızın ‘seçenekler denizi’ içinde yüzdüğünü hissediyoruz. Ancak bu bolluk, paradoksal biçimde, bağ kurmayı kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor olabilir. Çünkü seçenek arttıkça, bağlanmanın duygusal maliyeti de artıyor; her ilişki ‘daha iyisi olabilir’ ihtimaliyle gölgeleniyor. Bu durum, duygusal emeği zorlaştıran temel etkenlerden biri haline geliyor. Sevmek, artık yalnızca hissetmek değil, aynı zamanda seçenekleri askıya almak, belirsizliği göze almak ve tek bir ilişkiyi zaman içinde inşa etmek anlamına geliyor.

Oysa sevmek, tanımı gereği bugünün rahatlığıyla yetinmemektir; ya da bir türlü rahat edememektir. İlişkiyi ‘şimdi’de tutan bir deneyim olmaktan çıkarıp, birlikte bir yarın varsayma ve o yarını fiilen kurma çabasıdır. Bu yönüyle ‘aşk, emek ister.’ Selvi Boylum Al Yazmalım filmiyle dilimize girmiş, Cengiz Aytamatov’un Cemile romanında arka planını görebileceğiniz bu cümleyi söylemek güzel, pratiği nasıl olur, her hayat. Bu noktada duygusal emek dediğimiz şey de yalnızca ilişkiyi devam ettirmek anlamına gelmez; daha derinde, zihnin sürekli açık tuttuğu alternatifleri bir süreliğine askıya alabilme becerisidir aynı zamanda. Çünkü modern dünyada bağlanmayı zorlaştıran şey sadece ilişki içindeki sorunlar değil, ilişki dışının sürekli görünür ve karşılaştırılabilir halde olmasıdır. Her an başka ihtimallerin zihne sızabilmesi, bağlanmayı doğal olarak daha kırılgan ve daha maliyetli bir hale getirir.

Aşkın doğası pek değişmiş değil, bizim aşktan beklentilerimiz değişmiş gibi görünüyor. Aşk kusurlu, tesadüfi ve akla mantığa dirençli. Belki de mesele, aşkı kontrol edilebilir bir sistem gibi görme arzumuz ile onun kontrol edilemez doğası arasındaki gerilimde yatıyor.

https://www.youtube.com/watch?v=MpLTc_Gqlug

Adam Phillips ‘Kaçırdıklarımız’ isimli kitabında, kaçırdığımız fırsatların yükünün bizleri yeni bir adım atmaktan alıkoyduğuna değinir. Yaşanmamışlıkların da yasını tutuyoruz aslında. Sizce her şeyi yaşama isteğiyle mücadele etmek mümkün müdür?

Adam Phillips’in ‘Kaçırdıklarımız’ kitabında vurguladığı gibi, insan yalnızca yaşadıklarının değil, yaşayamadıklarının da yasını tutar ve bu ‘yaşanmamışlıklar’ çoğu zaman somut kayıplardan bile daha ağır hissedilebilir. Çünkü gerçekleşmemiş ihtimaller zihinde idealize edilir; onların kusursuz olabileceğine dair bir yanılsama gelişir ve bu da mevcut hayatın yetersiz algılanmasına yol açar. Bu noktada ‘her şey’i yaşama arzusu, aslında insanın sınırlı bir varlık olmayı kabullenmekte zorlanmasının bir yansımasıdır. İnsan, teorik olarak mümkün olan tüm hayatları deneyimlemek ister; ancak pratikte her seçim, aynı anda sayısız ihtimalden vazgeçmek anlamına gelir.

Bu nedenle bu arzuyla tamamen mücadele etmekten ziyade onu anlamlandırmak ve dönüştürmek daha gerçekçi bir yaklaşım olarak görünür. Her ihtimali yaşama isteğinin peşinden gitmek, kişiyi sürekli bir eksiklik ve yetersizlik duygusuna mahkûm edebilir; çünkü ne yapılırsa yapılsın, yaşanmamış olanlar her zaman var olmaya, giderek artmaya devam edecektir. Buna karşılık, yapılan seçimlerin aynı zamanda bilinçli vazgeçişler içerdiğini kabul etmek, bir sorumluluk üstlenmek bu yükü hafifletebilir. Kaçırılan fırsatları birer ‘eksik’ olarak görmek yerine, seçilmiş hayatın doğal bir parçası olarak değerlendirmek, bireyin kendi yaşamına daha bütünlüklü bakmasını sağlar.

Öte yandan, yaşanmamışlıkların yasını tutmak tamamen olumsuz bir süreç değildir; bu yas, insanın neye değer verdiğini, hangi hayatların ona daha anlamlı göründüğünü fark etmesine de yardımcı olabilir. Ancak bu farkındalık, eğer geçmişe takılı kalmaya dönüşürse, yeni adımlar atmayı engelleyebilir. Kaçırılmış olanı değersizleştirmek ya da inkâr etmek eğilimine karşı koymak yerine onunla, tamamlanmamışlıkla birlikte yaşayabilmeyi öğrenmek yola devam etmemizi mümkün kılar. İnsanın kendi sınırlılığını kabul etmesi ve seçtiği hayatı anlamlı kılacak bir bakış açısı geliştirmesiyle mümkün olacak bir yol…

https://www.yankiyazgan.com/hani-cok-ozeldim-gerceklesmemis-potansiyele-agit-3/

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün