Aslında mesele sadece İran değil. Mesele, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyaya nasıl baktığıyla ilgili. Çünkü ABD, İran konusunda yaklaşık yarım asırdır aynı çelişkiyi yaşıyor: İran’ın politikalarını mı değiştirmek istiyor, yoksa doğrudan rejimin kendisini mi?
Başkan Donald Trump döneminde bu çelişki daha görünür hale geldi. Trump bir gün İran’ı tamamen yok etmekten söz ediyor, ertesi gün müzakere masasına dönüş sinyali veriyor. Bir paylaşımında rejimi tehdit ediyor, diğerinde “İran’ın parlak bir geleceği olabilir” diyor.
Çünkü ortada klasik bir ‘tavuk oyunu’ var. Hani iki sürücünün arabalarını birbirlerinin üzerine sürdüğü ve ilk direksiyonu kıranın kaybettiği o meşhur psikolojik savaş…
Böyle durumlarda genellikle kaybedecek daha fazla şeyi olan taraf geri adım atmıyor. İran rejimi için mesele yalnızca diplomasi değil; doğrudan hayatta kalma meselesi. Kaybederlerse iktidarı, hatta belki hayatlarını kaybedeceklerini düşünüyorlar. Trump içinse bu, siyasi bir prestij savaşı.
İşte bu yüzden Tahran direksiyonu kırmamak konusunda Washington’dan daha kararlı görünüyor.
Aslında tarihte bunun benzerlerini defalarca gördük. Vietnam Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri askeri olarak çok üstün olmasına rağmen, Kuzey Vietnam geri adım atmadı. Çünkü onlar için mesele yalnızca savaş değil, rejimin ve ülkenin geleceğiydi.
Benzer bir durum Sovyetler Birliği-Afganistan Savaşı sırasında da yaşandı. Sovyetler Birliği çok daha güçlüydü ama Afgan gruplar ‘zamanı’ silah olarak kullandı. Sonunda askeri üstünlük, siyasi sonuç üretmeye yetmedi.
Bugün İran’ın yaptığı da biraz buna benziyor: Rakibin ekonomik, siyasi ve psikolojik yorgunluğunu beklemek…
Fakat belki de en dikkat çekici benzerlik Küba Füze Krizi döneminde yaşandı.
1962’de dünya nükleer bir felaketin eşiğine geldiğinde, ABD ile Sovyetler Birliği kamuoyu önünde birbirlerine sert tehditler savuruyordu. Liderler geri adım atmayacaklarını söylüyor, savaş ihtimali giderek büyüyordu. Ama perde arkasında çok farklı bir trafik yürüyordu.
Bir tarafta sert söylemler vardı, diğer tarafta gizli diplomasi…
Sonunda Küba Füze Krizi; karşılıklı tavizler, dikkatli mesajlar ve kontrollü geri çekilmelerle çözüldü. Çünkü her iki taraf da şunu biliyordu: Bazı krizlerde mutlak zafer diye bir şey yoktur.
Bugün Washington-Tahran hattında gördüğümüz tablo da buna oldukça benziyor. Kamuoyu önünde tehditler yükselirken, perde arkasında hâlâ anlaşma ihtimali konuşuluyor.
Fakat Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’la yaşadığı sorun yalnızca Trump’ın politikalarıyla açıklanamaz. Çünkü Washington uzun yıllardır İran’a karşı aynı anda iki farklı politika yürütmeye çalışıyor.
Bir yandan nükleer programı sınırlandırmak, bölgesel gerilimi azaltmak, rehineler veya güvenlik meseleleri konusunda İran’la anlaşmak istiyor. Ama diğer yandan da İran İslam Cumhuriyeti’nin meşru bir rejim olmadığına inanıyor.
Oysa müzakere etmek demek, karşı tarafı fiilen tanımak demektir.
Masaya oturduğunuz anda onu uluslararası sistemin bir parçası olarak kabul etmiş olursunuz. İşte tam da bu nokta Amerikan siyasetindeki şahin kanadı rahatsız ediyor.
Ama tarihe baktığımızda Amerika’nın bunu ilk kez yaşamadığını görüyoruz. Sovyetler Birliği döneminde de benzer bir çelişki vardı. Washington Sovyet sistemine ideolojik olarak karşıydı ama nükleer dengeyi koruyabilmek için Moskova’yla görüşmek zorundaydı.
Henry Kissinger bunu ‘gerçekçilik’ olarak tanımlıyordu. Yani sevmeseniz bile, çıkarlarınız gerektiriyorsa masaya oturursunuz.
İran konusunda bu yaklaşımın en net örneğini ise Barack Obama döneminde gördük. Obama yönetimi, İran rejimini değiştirmeye çalışmak yerine, önceliği nükleer tehdidi kontrol altına almaya verdi.
2015 yılında imzalanan ‘Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ yani İran Nükleer Anlaşması da bu anlayışın ürünüydü. Anlaşmanın temel mantığı şuydu:
İran nükleer faaliyetlerini sınırlandıracak, buna karşılık Batı da ekonomik yaptırımları hafifletecekti.
Obama yönetimi bunu büyük bir diplomatik başarı olarak görüyordu. Ancak Amerikan sağının önemli bir bölümü için bu anlaşma kabul edilemezdi. Çünkü onların gözünde İran’la yapılan her anlaşma, rejime meşruiyet kazandırıyordu.
Trump anlaşmadan çekildi, İran’daki sertlik yanlıları güç kazandı ve bugün dünya yeniden aynı sorunun etrafında dönüyor: Amerika Birleşik Devletleri İran’la anlaşmak mı istiyor, yoksa İran’ı teslim almak mı?
Ve belki de asıl kritik soru şu: Bir süper güç, gerçekten her istediğini yaptırabilir mi?
Çünkü bazen savaşların kaderini silahların büyüklüğü değil, tarafların neyi kaybetmekten korktuğu belirler.
Bugün Tahran’ın verdiği mesaj çok net: “Bizim için bu bir varoluş meselesi.”
Washington’ın hâlâ netleştiremediği konu ise şu:
Bu mücadele Amerika için gerçekten ne kadar hayati?