Project Hail Mary: Uzayda kötü adam yok, sadece katı kurallar var

Selin KANDİYOTİ Köşe Yazısı
1 Nisan 2026 Çarşamba

Geçen hafta gösterime giren, ünlü bilim kurgu yazarı Andy Weir’in kitabından uyarlama ‘Project Hail Mary’, yine içinde bolca bilim içeren ama aynı anda çok güldüren, birden fazla seyirlik bir yapım olmuş. Filmin içindeki bilimsel unsurlarla değinirken izlemeyenler için filmi bozabilecek bilgiler vereceğim. Şu andan itibaren dikkat. Project Hail Mary’i afiyetle yenen bir yemek olarak düşünürsek, içinde bir tutam Interstellar, iki fiske Martian, bir tatlı kaşığı Gravity, bir çorba kaşığı Arrival, bol kepçe E.T. ve tabi ki aldığı kadar Dünyayı Kurtaran Adam var. Ama bu tarifin içinde sürpriz gizli malzemeler de var elbet.

Bugüne kadar sinemada ‘uzaylılar’ deyince genelde yanına tamlama eki alarak ‘uzaylıların istilası’nı konu alan distopik filmlere maruz kalıyoruz. Gerçi bu filmde Dünya’yı değil de koca evreni istila durumu var. Hemen öyle elinde lazer silahları kötü adamları düşünmeyin ama. Yıldızlardan gelen ışığın enerjisini kütle olarak yakalayıp (canımız E=mC2 sayesinde) yüzde 92 ışık hızına ulaşan ‘astrofaj’ adında bir yaşam türü yıldızların ışığını emip, sönmesine neden olunca yaşam da yok olmakla karşı karşıya kalıyor. Astrofajlar masum, sadece hayatta kalma içgüdüsü ile çoğalıp yayılan tek hücreli bakteri gibi bir yaşam formu. Muazzam enerji depoları olarak astrofajların filmde çok büyük rolü olmakla birlikte burada bilimin bükülüp kurguya kayıldığını belirtmek gerek.

Filmde insanların temsilcisi ilkokul öğretmeni Ryland Grace (karşınızda muhteşem Ryan Gossling sevgili okuyucular) ile dünya dışı akıllı yaşamın temsilcisi Rocky’nin dostluk bağı ve bilimsel tecrübelerini birleştirip buzul devrine girmek üzere olan gezegenlerini kurtarmaya çabalamaları, hiç tanıdık olmadığımız bir lezzet.

Bu eşsiz lezzetin en can alıcı baharatı ise Rocky’nin biyolojisinde gizli. Yazar Andy Weir, bu karakteri tasarlarken önce onun ana vatanı olan Erid gezegeninin biyosferini kağıda döktü ve ancak bundan sonra böyle koşullarda akıllı yaşam nasıl oluşurdu sorusuna cevaben Rocky’i yarattı. Erid’in gerçek bir öte gezegen olduğunun altını çizmek isterim. Erid, Dünya’nın 8 katı kütlede ve yıldızının etrafını 46 günde dönüyor yani yıldızına Merkür’ün Güneş’e olan uzaklığından daha yakın. Atmosferinin tamamı amonyak.

Gezegenin yıldızına çok yakın olması nedeniyle orası 210°C gibi fırın sıcaklığında bir yer. Normalde amonyak bu sıcaklıkta çoktan buhar olup uçmalı. Yaşam için sıvı olma zorunluluğu düşünüldüğünde amonyağın adeta üzerine çökerek sıvı halde kalmaya zorlayan bir atmosfer basıncı olmalı. Weir bunu hesaplıyor; Dünya’nın 29 katı. Atmosferinin bu yoğunluğu yüzünden ışık yere ulaşamaz. O zaman bu zifiri karanlıkta görmek evrimsel bir enerji israfı demek. İşte bu yüzden Rocky’nin gözleri yok. O, dünyayı ekolokasyonla (ses dalgalarıyla) algılıyor. Bizim vücudumuz dışarıdan sürekli oksijen alıp karbondioksit vermek zorundadır; yani çevreye bağımlıyız. Rocky ise kapalı devre; içinde hem bitki benzeri (enerji üreten) hem de hayvan benzeri (enerji tüketen) hücreler aynı anda var. Hayvan hücreleri atık ürettiğinde, yanındaki bitki hücreleri bu atığı hemen besine çeviriyor. Rocky dışarıdan nefes ve besin almak zorunda kalmıyor. Ayrıca Rocky’nin vücudu etten kemikten değil, yüzde 90'ı taştan bir kale gibi çünkü Erid’in atmosferlik basıncı ve sıcaklığı yumuşak dokuyu ezer ve pişirirdi. Sadece içerdeki yüzde 10’luk kısmı canlı doku. İşte Rocky, bir hayal gücü ürünü olmaktan ziyade, bilimsel yasalarının bir zorunluluğu olarak ortaya çıktı.

Düşününce Rocky’nin ismi boşuna Rocky (kayamsı) değil. Bu ismi tabi ona Grace takıyor. Kendisi İngilizce konuşmuyor, zaten konuşmuyor da adeta şarkı söyler gibi bir dili var. Nefes alıp vermediği için içindeki boşluklarda titreşen sesi dışarıya akordeon sesi gibi çıkıyor. Grace ile Rocky’nin dil bariyerini aşma sahnesi kanımca Arrival filmini, gerçekçiliği sayesinde bir tık solluyor. Bir gün bir uzaylı ile denk gelirsem ‘ilk temas’ı nasıl sağlarım diye düşünmeyeceğim. Weir formülü vermiş.

İki yaşam formu aynı temel fizik kanunlarına ve matematiğin kesinliğine tabi olduğuna göre diyalog bu net, somut kavramlarla başlıyor. Hidrojen ile 1’i, helyum ile 2’yi, demire vurarak ‘sert’i, gezegenin kendi etrafında dönmesi ile ‘zaman’ı birbirlerinin dilinde anlıyorlar. Daha sonra soyut kavramlara karı-koca, sevmek, yalnızlık, cesaret gibi zorlu sözcüklere geçiyorlar. Grace, Rocky’nin melodilerini kelimelere dökmek için bir bilgisayar yazılım kullanıyor. Rocky, "do-mi-sol" sesi çıkardığında, Grace bunu bir kavramla (mesela ‘evet’) eşleştiriyor. Bir süre sonra bilgisayar ekranı, Rocky şarkı söyledikçe alt yazı geçen bir tercüme cihazına dönüşüyor, hatta bu cümlelere sonradan insan sesi de atanıyor. Artık Grace ve Rocky dertleşen iki dost oluyor. Sırf bu sahneler için film seyredilir. Gülmekten koltuktan düşme pahasına.

Filmde bir kötü adam yok demiştik aslında var: evrenin katı fizik yasaları. Karakterlerimiz Newton'un hareket yasalarıyla, yerçekiminin gücüyle ve hızlanmak için gereken her gram yakıtın gemiyi daha da ağırlaştırıp daha fazla yakıta ihtiyaç duyurduğu o acımasız 'yakıt kısır döngüsüyle' savaşıyorlar. Ama yine çözüm evrenin temel yasalarının ta kendisinde bulunuyor. Üstelik iki yabancı arasında dil ile sağlanan empatinin başlangıcı da bu yasalardı. Akıllı yaşam çok akıllı, değil mi? Yaşasın bilim, yaşasın akıl yürütme, yaşasın empati ve iş birliği. Yine bizimle gurur duydum. Umarım yazının sonuna kadar gelemeden sinemaya koşmuşsunuzdur.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün