Her yaşın ayrı bir güzelliği var!

Aylin GERON Köşe Yazısı
4 Şubat 2026 Çarşamba

“Hayırlı olsun! Güle güle büyütün… Analı babalı inşallah! Ay ne tatlı! Daha dur, biraz büyüsünler asıl dert o zaman başlıyor… Hele yaş büyüdükçe… Ne var ki şimdi, alt tarafı uyudu uyumadı; gazı mı var, bütün derdin bu! Bunun daha ergenliği var, ilk aşkı var, ehliyeti var, işi var…”

Bu cümleler ardı ardına sıralanırken kafamın içinde oluşan o uğultuyu bugün bile hatırlıyorum. O an kulağımda Ajda çalmaya başlıyor: “Her yaşın ayrı bir güzelliği var.”

Ama söylenenler sanki tek bir mesajda birleşiyor: “Şu an yaşadığın zor değil inan; asıl zor olan gelecekte.”

Henüz annelikte yeniyim. Heyecanım da motivasyonum da yüksek. Yeni bir maceraya adım atar gibiyim. Elbette zorlanıyorum, alışmaya çalışıyorum. Tam da bu anlarda, bugünün halini hafife alan ve beni kendince teselli ettiğini düşünen ‘deneyimli’ bir eş, dost ya da akraba beliriveriyor ve o tanıdık klişeleri sıralıyor. Böylece gelecek senaryoları, bilinmeyen tehlikeler, henüz yaşanmamış dertler bugünün içine sızmaya başlıyor. Hafif hafif ama etkili bir şekilde.

Bu hatıranın farklı versiyonları sanırım birçok ebeveynin hafızasında duruyordur.

Bu tavsiyeler gerçekten işe yarıyor mu?

Geleceğin potansiyel zorluklarını bilmek, bugünün zorluklarını hafifletiyor mu?

Benim cevabım net ve kocaman bir hayır.

Henüz yaşanmamış zorluklara zihinsel olarak hazırlanmak, çoğu zaman insanı güçlendirmekten çok şimdi ve burada olanla bağını zayıflatıyor. Bir de üstüne, işin tadını, heyecanını, merakını, oyununu ve macerasını da sessizce alıp götürüyor.

Her şeye hazır olabilir mi ki insan? Hele bilmediği bir alanda…

Ebeveynlik ve performans

Bugün geriye dönüp baktığımda, ilk anne oluşumun üzerinden 24 yıl geçtiğini görüyorum. Zorluklar hiç olmadı demiyorum. Oldu. Hem de fazlasıyla. Ama hiçbir zaman odağımı “ileride daha da zor olacak” fikrine sabitlemedim. Her seferinde yolculuğun kendisinin içinde kalmaya çalıştım.

Ne çok değiştim — ve ne çok değiştik — o günden bu yana.

Günümüz ebeveynliğine dair başka bir meseleye dikkat çekmek istiyorum: Ebeveynliğin bir performans alanına dönüşmesi.

Hayatta kurulan en anlamlı ilişkinin bir ilişki biçimi olmaktan çıkıp bir tür proje yönetimine, dönüştüğünü gözlemliyorum. Her nesil bunu bir nebze ileri taşıyor; hatta performans koçluğu bile diyebiliriz yeni nesil ebeveynliğe: strateji, hedef, doğru adımlar, doğru zamanlama, doğru müdahale… Yanlış yapmamak, geride kalmamak,”

İyi niyetli ama son derece yorucu bir çaba bu.

Gençler ise ebeveynlerinin hem beklentilerinin hem de kaygılarının yükünü taşıyorlar. (O vurdumduymaz görünenler var ya… Onlar da kaygının stres davranışı olarak öyleler yanlış okumayın gençleri lütfen!)

Ebeveynlik performans odaklı hâle geldiğinde, çocuk fark etmeden bir ölçüt nesnesine dönüşüyor: notlarıyla, davranışlarıyla, arkadaşlarıyla, uyumuyla, potansiyeliyle…

Oysa ebeveynlik bir koçluk ilişkisi değil. Bir hedefe koşulan, sürekli optimize edilen bir süreç hiç değil. Olamaz! Olmamalı!

Ebeveynlik; inişleriyle çıkışlarıyla, yanlışlarıyla, duraklamalarıyla, bazen yönünü kaybetmesiyle yaşanan bir ilişki.

Sonuca kilitlendiğimizde çocuklarımızla kurduğumuz bağ fark etmeden bir projeye dönüşüyor.

Ne kadar ilerlediği, neyi ne zaman başardığı, hangi aşamada olduğu üzerinden tanımlanan bir ilişkiye… Böyle olduğunda, birlikte geçirilen zaman bile fark etmeden bir ‘yatırıma’ benziyor; konuşmalar yönlendiriliyor, duygular hızla toparlanıyor, zorlanmalar bir an önce aşılması gereken engellere dönüşüyor.

Gençler bunu çok net hissediyor. Çalıştığım gençlerden biri (21 yaşında) ebeveynleri ile yaşadığı iletişim sorununu anlatırken “Bir şey anlattığımda hemen ne yapmam gerektiği söyleniyor. Ama bazen yapılacak bir şey yok, sadece zorlanıyorum. Beni duymuyorlar- ihtiyacım sadece anlatmak problemi çözmek değil!” diyor ve çok önemli bir şeyi hatırlatıyor bu sözleriyle: Bizler onların problemlerini çözmeye çalıştıkça onlara yetersizsin sen yapamazsın benim aklıma da ihtiyacın var mesajı veriyoruz. Halbuki duyulmak ve anlaşılmak o anın meselesi- problem çözmek değil. Ebeveyn olarak niyet okumayı da beceremiyoruz sanki.

“Kendi niyetimiz büyüktür gençlerinkinden!”

İlişki darbe alıyor bu anlarda; onu da bilmek gerekir. Çünkü ilişki, ölçülebilir çıktılara, sonuca, problemin çözülebilmesine, varılan noktaya değil, paylaşılan ana dayanır. Süreçte kalabildiğimizde ise ilişki canlı kalıyor. Esniyor. Dönüşüyor. Çünkü süreçte kalmak, çocuğumuzun olduğu yerde durabilmeyi, acele etmeden eşlik etmeyi, bazen çözmeden sadece yanında olmayı içeriyor. Bu alan açıldığında gençler de rahatlıyor; anlatmaya, denemeye, yanılmaya cesaret edebiliyor. İlişki bir hedefe doğru koşmaktan çıkıp, birlikte yürünür bir yola dönüşüyor.

Yolculuğun tadını çıkarmayanlar hedefe vardıklarında yorgunluklarından şikayet ederler.

Yaşam da yolculuk ve ebeveynlik de en önemli rol değil. Üstümüze giydiğimiz rollerden biri.

“Her yaşın ayrı bir güzelliği var” demek, ancak o yaşın içinde gerçekten durabildiğimizde anlamlı. Aksi hâlde sadece iyi niyetli bir slogan olarak kalıyor.

Ve yaş alanlar için değil gençler için de geçerli bu. Herkes içinde bulunduğu yaşın içinde kalsa; çünkü her yaş ondan önceki diğer tüm yaşları da barındırıyor.

Yıllar önce öğretmenlik yaptığım dönemde İrlandalı bir meslektaşım bu konular hakkında sohbet ederken söyledikleri halen kulaklarımda: “Ah Aylin; yaşamlarınızı ileriye sarıyorsunuz. O günlerde gelecek. Bugünün tadını çıkart!”

Bu noktada, Mitch Albom’un ‘Öğretmenim Mori ile Salı Buluşmaları’ kitabından şu alıntı ile kapatmak istiyorum:

“Bir parçam bütün yaşları yaşadı. Senin yaşına neden gıpta edeyim ki? Onu da yaşadım.”

Yaşamı geriye dönük bir özlemle ya da geleceğin kaygılarıyla yaşamak yerine, bu anın bilgeliğine yerleşebilmek, yaşamak acele edilesi bir şey değil.

Çünkü her yaşın ayrı bir güzelliği var.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün