27 Ocak 1945 tarihinde Aushwitz-Birkenau Nazi Toplama ve İmha Kampı’nın kurtarılışının yıldönümü olması sebebiyle Birleşmiş Milletler’in Holokost’u anma olarak kabul ettiği günü geçtiğimiz hafta geride bıraktık. Bu vesileyle çalmaktan onur duyduğum Holokost bestecilerini bir kez daha konserimde seslendirdim. Seneler evvel Theresienstadt Getto ve Toplama Kampını ve orada müzik üretimi olduğunu duyduğumda, böylesine bir ortamda müzik üretiminin nasıl olduğunu, bestecileri, eserlerini merak etmiş ve derin bir araştırmaya girişmiştim. Zaman içerisinde öğrendiğim besteciler ve uzun zaman elime geçemesini beklediğim eserleri hakkında sadece orada üretilen müzik eserlerini değil Holokost konusunda da bilgim derinleşmişti. Geçmiş yazılarımda ve Pozitif Direnç kitabımda çok detaylı bir şekilde bir nefretin nasıl oluştuğunu, bir toplumun nasıl ötekileştirilip en nihayetinde ölümle yok edildiğini, Theresienstadt bestecilerini, oradaki müzik yaşamını, eserleri, yazılan makaleleri, Pozitif Direnç metodumu, Holokost Gerçekliği İle Pozitif Direnç Eğitimimi, March the Music öğrenci hareketimi ve verdiği ürünleri detayalı bir şekilde bulabileceğiniz için burada II.Dünya Savaşı’nda katledilen, benim deyişimle tüm kahramanları anmak üzere, Auschwitz-Birkenau Kampı’nda öldürülen büyük besteci Viktor Ullmann’ın Theresienstadt’ta yazdığı bir müzik eleştirisini paylaşmak istiyorum. Şüphesiz ki kamp yaşamında önce ve diğer tüm kamplarda olduğu gibi burada da müzik ve kültürel yaşam yasak olmasına rağmen sürdürüldü. Üstelik yakalanmanın cezası ölümdü. Bu yer altı müzik yaşamının izlerini, ilk defa kitabımda yer alan Viktor Ullmann’ın 20 müzik eleştirisinde buluyoruz. Bu eleştirileri epey aramıştım. Nihayet Hollanda’da bir vakıfta buldum ve ne büyük şans ki dünyada bu alanda yaptığım çalışmalar bilindiği için vakıf Ullmann’ın söz konusu eleştirilerini kendi el yazısından bana gönderdi. Bu değerli emanetin önce Alnmanca’dan deşifresi yaptık Maide Çebi ile… Daha sonra da Türkçe ve İngilizce çevirisini. Kitabımdan bir alıntı yapıp Ullmann’ın ‘Müzikal Panorama’ adını verdiği eleştiri yazısını paylaşıyorum. Katledilen tüm kahramanların ruhları şad olsun…
Müzikal Panorama
Viktor Ullmann
‘Ostjüdische Weisen’ litürjik şarkılar, hasidik sanat ve halk musikisi uzmanlıkla güzel tonal araçlar yardımıyla Ada Schwarz, Bay Golding ve Bay Hermann’ı duyuma getirdiler. Rapsodik okunan dini parçalar arasında melankolik, paralel üçlülerle ilerleyen düet ilgi çekti. Bu ilk türde aritmik, vokalleşen doğu unsuru üstün geldiğinde Levi Jizchak von Lerdytschew’in dünyaca ünlü ritmik-dansa benzer akışın parçası olan ilahileri, özellikle de Vittorio Weinberg’in repertuarında bulunan meşhur ‘Dudale’de göz önüne geldi. Halk ezgisi türünde batı ritmik simetrisi hepten puslu. Bütün bu tekrarlanan asude akorlar sonuncuda bile minör anahtarı egemenliğini sürdürür, ki bu pretonal sesler ile aşikâr bir uyum içindedir- algısı açık, ferasetli bir dinleyici kitlesi ile
buluştular. Uyarlamalar oldukça fazla batı etkisinden izler gösterir, ancak bu süreçte folklorun şahsiyeti zarar görmemiştir. Kurumdaki ilk oda müziği çalışmaları Taussig, Kling, Süssman, Mark ve Paul Kohn’u neşeli bir ensemble olarak bir araya getirdi. Daha sonrasında onlara Brahms’ın altılısından Karel Ancerl katıldı ki 2. viola olarak alçak gönüllülüğüyle saklı kalıyordu. Şefin imzası, buna karşın önde gelen Schubert beşlisini kayda değer biçimde gölgede bırakan reprodüksiyonda basılıydı. Ses uyumu ve üslubun arılığı için altılı takdiri hak etmekte. Schubert beşlisi kendini cümleden cümleye toparlasa da başarıları düşüktü. Bernhard Kaff cesurca çağdaş bir program çaldı. Daha yeni olan bu müzikten armoni bakımından endişe duyulsa da, az sayıda istisnai durum dışında klasik biçim terk edilmemişti. Tonal sistemden yani doğal üst tonlardan uzaklaşma, resimdeki hakiki doğa taklidinin terkine denk gelir. Paul Hass (Pavel Haas) ise bu sürece dâhil olmaz, tersine, tonaliteye yeni sesler takdim eder. Böylelikle tonal bir 12 ton müziğinden bahsedilebilir. “Partita in alten stil” biçimleri, en azından süit muvman fenomenini koruyor. Hass’ın müziği tamamıyla tasvip edilmelik, canlı ve dinç, kolaylıkla çok sesli, piyano bölümünde saydamlıkla, enteresan ve zarif. Ödülü ufak ariaya veriyorum, diğer suit muvmanlarını aşağılamaya yeltenmeden. “Partita” ifadesinin tonal anlamda havada asılı duran ve farklı parçaların bireysel muvmanlarında kullanılıp kullanılmaması başlı başına bir soru. Partitada aslen tüm muvmanlar aynı cins tona sahiptir. O nedenle tabirin 2. süit olmasını tercih ederdim. Kaff, partitayı ustaya çalar. Bu sefer oldukça asketik bir program seçmiş. Janacek’in ‘Im Nebel’ı piyanistler için her şekilde akla hayale sığmaz bir eser olmaya devam eder. Janacek koşulsuzlardan oluşan müzikal biçimi kabul eden geleneği gururla hor gören o küçük gruba dâhildir. Bu gruba Mussorgsky de dâhildir. Genellikle de dâhiyane Autodidaktlar ve bazıları Schönberg ve Debussy olmakla beraber, olgun yaşlarda Canossa yolunu tutarlar ve kapalı klasik biçime geri dönerler. “Im Nebel” -Bu kime Janacek operalarındaki Moravyalı köylülerin konuşma sesini çağrıştırmaz ki? Bu görülmemiş bir cesaretle piyanoya yansıtılır. Empresyonizmin öncüsü Mussorgsky, usta piyanist Kaff’ın temsil ettiği ikinci opera bestecisidir, akla yaraşır biçimde ilkiyle karşılaştırılır. Ve özlenir Ravel’in orkestrasyonu “Bir sergiden tablolar duruş”, üstünde görülmemeli. Kaff çaldığında, teknikalitenin üstünde, renkli, tuhat, her daim gerekli ama hiç rastgele biçimlenmemiş olanı. Sanat, yapabilirlik ve zorunluluktan doğar.
Kaff’ın kişisel iradeye ihtiyacı yoktur; o, bestenin çerçevesinden çıkmadan, böylelikle ruhlu ve samimi çalar. Mussorgsky’nin döneminde çok sesliliğin yokluğu dikkat çeker. Uzun süre
yorulmaz, kendini ‘Baba Yaga’nın Kulübesi’ ve hatta Kiev’in yüceltilmesine kadar taşır. Ah tabii başlıklar gereksiz olamazlar, ki bu başka bir soru; çünkü kim ‘Programm’ haince gizlerken, dans parçalarının narin ritminden ‘Kuluçkalanmamış Civciv Balesi’ni yaratabilir...?”