MÜZİKTE ÇIĞIR AÇAN BESTECİ: JOHN CAGE /Vol.3

“Hiçbir ses kendini yok eden sessizlikten korkmaz ve sese gebe olmayan sessizlik yoktur. Müzik süreğendir kesintiye uğrayan sadece dinleme eylemidir." John Cage

Renan KOEN Köşe Yazısı
21 Mart 2024 Perşembe

John Cage 5 Eylül 1912 tarihinde, ailesinin tek çocuğu olarak Los Angeles’ta doğdu ve 12 Eylül 1992 tarihinde New York’ta öldü. Cage’in din adamlarının olduğu bir aileden gelen babası John Milton Cage mühendis bir mucitti. Annesi Lucretia Harvey ise, Cage’in büyükbabasının kilisesinde piyano çalan ve sosyal etkinliklerle ilgili hayli aktif bir kadındı. Teyzelerinden biri kilise korosundaydı. Diğer teyzesi ise iyi bir piyanistti. Cage aile çevresinin biçimlendirdiği bir ortamda yetişirken 10 yaşında piyano dersleri almaya başladı. Teyzesinin tercihi nedeniyle, Barok dönemden başlayan piyano edebiyatını takip eden konservatif bir eğitim yerine, müziğe 19. yüzyıl bestecileri ile başladı. 19. yüzyılda etkin olmuş Norveçli piyanist ve besteci Edvard Greig’in müziğinden çok etkilendi. Lise yıllarında bir dönem ilahiyat okumaya karar verdi ve Latince, Yunanca, Fransızca öğrenerek liseyi birincilikle bitirdi.

Asıl seçimlerini ve bugün halen müzikte bir devrimci olarak tanıdığımız Cage’i oluşturan geleceğini belirleyen süreç ise 1929 yılında Los Angeles’ta üniversiteye başlayıp ikinci sınıfta boşa vakit harcadığını düşünerek ayrılmasıyla başlar. Ardından Avrupa’ya gider. Bu arada yazarlığa heveslenir ve aykırı şair Gertrude Stein’in yapıtlarına ilgi duyar. Gertrude Stein 3 Şubat 1874 – 27 Temmuz 1946 tarihleri arası yaşamış, modern Amerikan edebiyatının öncülerinden bir kadın şairdir. O dönemde bir kadın olarak, hele ki mesleğinde bir öncü kadın olarak başarıyla ortaya çıkmanın zorluğunu göz ardı etmemeliyiz. Sesli düşündüğüm zaman, Stein’ın üstün şairliğinin yanı sıra belki de Cage’i etkileyen unsurlardan birisi de budur diye düşünüyorum.  Çünkü önümüzdeki sayılarda değineceğim gibi Cage’in de müzikal arayışlarının ya da müziği/sesi anlama çabalarının rehberliğinde sürdürdüğü yolda, beni çok derinden etkileyen resim, Zen dünyasına girişi var. Seslerle ve sessizlikle kurduğu ilişki ile bir müzik terapisti olarak zaten çok etkiliyor beni. Bunun yanı sıra bir müzisyen olarak, şu anda kendi yolumda da başka disiplinlerle müziğe daha derinden yaklaşma sürecinde olduğumdandır belki de ama Cage bu yönüyle de beni çok etkiliyor.

Gertrude Stein’a geri dönecek olursak, Stein, 1903'te Fransa'ya taşınmasından 1946'da Neuilly-sur-Seine'deki ölümüne kadar Paris sanat dünyasının merkezi bir figürüydü. Stein edebiyata karar vermeden evvel psikoloji okudu. 1897'de mezun olduktan sonra tıp eğitimi almaya başladıysa da kısa süre içinde asıl ilgi alanının edebiyat olduğuna karar verdi.  Avant-Garde akımın savunucusu olan Stein, yeni bir ifade biçimi ve geçmişten bilinçli bir kopuş talep eden bir sanatsal hareketin şekillenmesine yardımcı oldu. İlerici sanat akımı demek olan Avant-Garde, sanata verilen öncü rolü ifade etmek için kullanılıyor. Benzersiz olmayı hedefleyip, sanat, müzik, kültür, gerçeklik gibi alanlarda, kabul edilmiş normları sarsıp sınırlarını değiştirmeyi amaç edinir.

Stein’ın yaşam boyu yoldaşı ve sekreteri olan Alice B. Toklas'la paylaştığı 27 Rue de Fleurus’de bulunan Paris salonu, bu hareketi destekleyen yetenekli genç sanatçıların anılmaya başlanmasıyla ‘yeni modernler’ in buluşma yeri haline geldi. Kariyerlerinin başlamasına yardım ettiği kişiler arasında, Henri Matisse, Juan Gris ve Pablo Picasso da vardı. Stein, bu yaratıcıların görsel sanatlarda başardıklarını kendi yazdıklarında denedi. Cesur bir deneyci ve kendini dahi ilan eden sanatçı, 19. yüzyılın doğrusal, zaman, mekân, süreç odaklı yazı karakteristiğini reddetti.  20. yüzyıl edebiyatı anlayışında 19.yüzyılda odaklanan karakteristiği değiştirmek istedi. Ortaya çıkan sonuç, genellikle olay örgüsünden ya da diyalogdan yoksun, akılda kalıcı ifadeler veren, ancak dönemi için yeni olduğundan ticari açıdan başarılı olmayan şiirler kurguladı. Aslına bakılırsa, Stein'ın en çok satan kitabı, Toklas'ın şahsında yazdığı, Alice B. Toklas'ın Otobiyografisi oldu çünkü bu geleneksel standart bir anlatıydı.

John Cage, Avrupa ve Kuzey Afrika’da geçirdiği onsekiz aylık süre zarfında özellikle Paris’te modern mimari, modern resim, gotik sanat, edebiyat, şiir ve modern müzikle ilgilenerek eğitim ve seminerlere katılır. Bu seyahati sırasında müzik yazmaya karar verir ve 1931’de Los Angeles’a geri döner. Döndükten sonra Schönberg’in müziği ve yine onun müziğinin temelini oluşturan on iki ton sistemiyle ilgilenmeye başlamıştır. Schönberg’in bir eserini, Amerika’da ilk kez çalmış olan piyanist Richard Buhlig ile tanışır ve iki yıl boyunca yazdıklarını Buhlig’e gösterir, fikir alır. Bu süreçte Schönberg’den esinli atonal besteler yapar. Buhlig Cage’i, Henry Cowell’a yönlendirir ve bir dönem New York’ta Cowell’la çalışır. Değişik ülkelerin müzikleri ve deneysel müzik çalışmalarıyla ilgilenen Cowell, Cage’i hep desteklemiş ve onu Schönberg’e yönlendirmiştir. Fakat öncesinde Schönberg’in öğrencisi olmuş olan Adolf Weiss’den ders almasını önerir ve Cage, bir yıl boyunca New York’ta Weiss’le çalışır.

Cage’i daha iyi anlayabilmek için, bir dahaki yazımda kısaca Schönberg döneminin müzikal yapısı ve kendisinin yaşam öyküsüne değineceğim.

John Cage ve The Mountain Lake Atölyesi: New River Suluboyaları, 3- 9 Nisan 1988:

https://www.youtube.com/watch?v=E3xLEo1z8RQ

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün