Siyaset ve manipülasyon...

Emre ALKİN Köşe Yazısı
13 Mart 2024 Çarşamba

Bu yazıyı tam bir yıl önce yazmışım. Montaigne’nin ‘Denemeler’i gibi sanırım çok uzun süre güncelliğini koruyacak.

Aldous Huxley'in ‘Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret’ kitabı 1958’de yazılmış. Ta o zamanlardan yaptığı tespitleri okuyup şaşırmamak elde değil. Sosyal medya bir tasarım olarak bile konuşulmazken, toplumu manipüle etmek için siyasetin kullanacağı önemli bir enstrüman olacağını anlatmış.  

Huxley bunu ‘şiddetsiz manipülasyon’ olarak adlandırmış. Neticede Hitler, Mussolini ve Stalin tarzı "korkuyla yönetmek devrinin" geride kaldığını söylerken, geleceğe uyarılarda bulunmuş. Bunlardan en çarpıcı olan şu:

“Şiddetsiz manipülasyon devrinde kendisine tarif edilen işi iyi yapana ödül olacak ama bu kabiliyetini siyasi ya da ideolojik alanda pekiştirmek isteyene hemen ceza gelecek.”

Bu durum gelişen ülkelerde ödediği vergilerin hesabını sormak isteyen ya da bir felaketten muzdarip sade vatandaşın sesi yükseldiği zaman "siyaset yapma" diye parmak sallayan politikacıların halini net olarak açıklıyor. Bu gibi ülkelerde ekonomik faaliyetlerini arzu edildiği şekilde yapana ve kendi konusunda derinleşene hep ödül var. Ancak kabiliyetli ve akıllı insanların ülkenin yönetim biçimiyle alakalı serzenişleri her zaman tehlikeli bulunuyor. Hakikaten bugün, ‘vatandaşları sorun çıkarmaktan alıkoyan’ bir yönetim sistemi dünyaya egemen olmaya çalışıyor desem yanlış olmaz. Seçimli demokrasi ve otokrasilerde en önemli faaliyet vatandaşın sesini kısmak ve sosyal medya yardımıyla gerçekleri çarpıtmak haline geldi. Bunun için iktidar ya da muhalefet fark etmiyor, herkes ciddi paralar harcayarak troll ordusu kuruyor. 

Tabii, bunlar vatandaşların adil bir ortamda siyasete katılmasını önlüyor. Zaten "az gelişmiş ülkelerde insanların çoğu temel ihtiyaçları tamamen karşılayamadığı için adil bir ortamda siyasi tercihlerini seslendiremez” demiş Huxley. Önceki makalelerimde yazdığım gibi, işini ya da gelirini kaybetmemek için yönetim hatalarına, olumsuzluklara ve etik dışı uygulamalara ses çıkarmayan, görmezden gelenler aslında kendi kaderlerini de belirliyor.  

Bir başka gerçek de şu: Gelişen Ülkelerin önemli bir kısmı kalabalıktır. Bu sebeple ‘istikrar’ kelimesi çok kullanılır. Her hükümet kendinden önce dirlik ve düzen olmadığını iddia ederek “yurda nizam verme” yaklaşımını benimser. Huxley burada da uyarısını yapmış. “Aşırı nüfus ve bu sebeple aşırı örgütlenme, merkezileşen yönetim sonunda demokrasiyi öldürür.” Bu önermeden de anlaşıldığı gibi az gelişmiş ve gelişen ülkelerde demokrasinin sadece seçimle tarif edilmesine şaşırmamak gerekiyor. Tabii kalabalık halk kitlelerinin idare edilmesi kolay olmadığı için, ‘istikrar’ kelimesinin hakkının verildiği tek eylem manipülasyon oluyor. “Manipülasyon metotları bir azınlığın çıkarları uğruna ticari ve politik örgütlerin kitlelerin duygu ve düşüncelerini yönetme arzusuyla yapılır” demiş Huxley. Ve şunu eklemiş: “Özgürlüğün düşmanı otokratik düzenleme merakı, gücünü maalesef teknolojiden alır.” 

Özetle birkaç yazımda belirttiğim gibi, devlet kapitalizmi ve merkeziyetçiliğinin güç kaynağı bugün dijital dev şirketlerdir. Hükümetler kontrol ve manipülasyonu bu şirketlerin sundukları olanaklar üzerinden yapar. Bu durum George Orwell’in ‘1984’ distopyasındaki gibi olmasa da vatandaşların sürekli izlendikleri algısını yaymak için yeterlidir. 24 saat izlenmeseler bile, bu algının oturtulması hükümetler için önemlidir. "Ülkenin beka sorunu varken fazla özgürlüğe gerek yok" fikri benimsetilir. 

Aslında, kalabalık toplumlar kaynaklar üzerinde baskı kurduğu sürece de manipülasyon ve ayartma kolaylaşıyor. Ara sıra iyi niyetli siyasi oluşumların iktidara geldiği gözükse de sonuç değişmiyor. Çünkü bu ülkelerde iktidara istekli olmayan kişi ya da gruplar bile, iktidara sahip oldukları zaman daha fazlasını istemeye meyilli oluyor. Düzenleme isteği, karışıklığa çeki düzen vermeye çalışanlardan bazen zorbalar ortaya çıkarıyor. Bunu normal gösteren de bu ülkelerdeki sürekli kriz halidir. Bu durum sebebiyle herkesin ve her şeyin merkezden yönetilmesini haklı gösterecek bir ortam oluşturuyor. Peki neden bu ülkelerde hükümetler kendi büyük zenginlerini yaratır? Cevap oldukça basit ve Huxley tarafından 70 yıl önce verilmiş:

“Büyük iş yapanları kontrol etmek daha kolay olduğu için, küçük iş sahiplerinin elimine edildiği bir süreçteyiz.”

Gerçekten dünyanın her yerinde siyasetin kendi yarattığı zenginlere daha fazla kaynak aktardığı, bu şekilde ekonomik faaliyetleri daha kolay kontrol ettiği ve siyasi faaliyetleri bu sistem üzerinden finanse ettiğini görüyoruz. Sadece iş insanları değil yargı ve medya da hükümetlerin emrine girdiği için büyük bir ekosistem inşa edilmiş oluyor. Buraya kadar okuduklarınız sizi dehşete düşürmüş olabilir, ancak bu tip siyasi mühendisliklerin en büyük rakibi insanın kendi doğasıdır unutmayalım.  

"Hayat ve Farkındalık Haricinde Değer Yaratmak Mümkün Değil"

Her şeyden önce insan doğası arı veya karıncalara benzemez. İnsanlar gruplaşmayı sever ancak özgürlüklerine düşkündür. Tek tipleme ile özgürlük uyuşmaz. Dolayısıyla hükümetlerin tek tiplemede başarısız olmaları sebebiyle cepheleşme yaratmaları kaçınılmazdır. “Onlar ve biz” ya da “ya bizdensin ya da vatan haini” gibi sözler bu ülkelerde sık duyulur. Sonunda toplumsal şiddet kaçınılmaz olduğu için, 20. yüzyılda denenmiş ama uzun ömürlü olmamış yönetme sistemine geri dönen hükümetler korku ve şiddet üzerinde yükselen iktidarlarını kaybeder. Hemen arkasından başkaları boşluğu doldurur. 

İlginçtir hep bu ülkelerde kadının itaatkar olmasını isteyen manipülasyonlar yapılır. "Kadın ve erkek eşit olamaz, farklı yaratılmışlardır" gibi söylemlerin yanında tarihte kutsallığı kabul görmüş kadınların isimleri üzerinden fikir yürütmeler empoze edilir. "Sokakta yürüyen şu erkekle bu kutsal kadın nasıl eşit olur" gibi manipülasyonlarla erkek ve kadın eşitsizliği pekiştirilir. Ancak bunlar da insanın doğasına aykırıdır ve bir süre sonra geri teper. 

Maalesef kalabalık toplumlarda insan hayatına değer verilmez, sürekli olarak dava için, kavga için ve vatan için ölmenin yaşamaktan daha önemli olduğu seslendirilir. Bunlar bizim gibi vatansever insanlar için yürek okşayan sözler olsa da Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sözünü unutmamak lazım:

“Bir ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir.”

Dolayısıyla ‘haklı dava’ ve ‘haklı sebep’ siyasetin değil, vatandaşın vicdanıyla tarif edilmeli ve karşılık bulmalıdır. Aklı başında herkesin kabul etmesi gereken gerçek şudur ki, hayatın ve farkındalığın önemiyle pekişmemiş hiçbir şeyden değer üretilemez. Dolayısıyla kalabalık gelişen ülkelerde ya da az gelişmiş ülkelerde hükümetler farkındalığı olan vatandaşlardan hoşlanmadıkları için sosyal medya üzerinden ‘yaşam hakkı’ veya ‘yaşam biçimi’ tartışmalarını cepheleştirme amacıyla manipüle eder. "Bu durum araçların amaçlardan üstün tutulduğu zamanlarda oluşur” demiş Huxley, Hitler-Mussolini ikilisini örnek vererek... 

İşte bundan dolayı ‘güçler ayrılığı’ prensibiyle oluşturulmuş demokratik kurumların önemi vardır. Bir ülkeyi esasında hükümetler yönetir ama demokratik kurumlar denetler. Anayasal ya da demokratik kurumların hükümetlerin eline geçmesi aslında vatandaşın egemenliğinin elinden alınmasıdır. Demokrasi ancak ve ancak hukukun üstünlüğüyle pekişir ve ideal olan durum da budur. 

“Demokratik kurumlar son kertede, hükümetlerin keyfi kararlarla vatandaşın özgürlüğünü kısıtlamasını önleyen mekanizmalardır” demiş Huxley. Kesinlikle katılıyorum. Ancak bu şekilde liyakat sahibi insanların kritik karar mercilerinde görev almaları sağlanabilir. Aksi takdirde vatandaşın refahı ve geleceği için karar alanları, icraatta bulunanları bahsettiğim merkeziyetçi yaklaşım sebebiyle ‘sadakat’ ya da ‘yaranma’ duygusuyla atanmaları Sokrat'ın bizi 2000 yıl önce uyardığı noktaya getirir. 

“İdarecilerin kendisi bizzat saçmalıkların içindeyse, yönetmekten çok talimat vermeye başlamışlarsa, vatandaşın kurallara uyması beklenemez...”

Gelişen ülkelerdeki kural tanımazlığın, refah düşüklüğünün ve karışıklığın kaynağına böylelikle bir dokunmak istedim. 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün