Kendime sevgilerle…

Bu yazı anneannem Miryam (Mimika) Friedman´a… 15 yaşında Şalom´a yazmaya başladığım ilk günden itibaren her yazımı okuyan, destekleyen, benim için futbol ve tenis maçlarını ilgiyle takip edip, hayatının son yıllarını fanatik bir Fenerbahçeli olarak geçiren anneanne, her şey için çok teşekkür ederim.

Meyzi ADONİ Köşe Yazısı
15 Mart 2023 Çarşamba

İki yıl sonra bu sayfaya yazdığım ilk yazı. Anlatacak çok şey var, keşke bunu yazsaydım diye içimden geçirdiğim çok spor olayı var. Belki de yazdığım en kişisel yazı bu olacak. Hayatı spor olan, iki sene boyunca spor sevgisini işine dönüştürmüş biri olarak ben yine size futbol anlatıyor olacağım. 

2006 yılında Dünya Kupası finalini izlerken başladı futbola ilgim. Fransa-İtalya maçı… Hala unutmuyorum. O zaman sekiz yaşında küçük bir kızdım. Ama o günden beri hala aynı heyecanla, ilgiyle izlemeye devam ediyorum. “Bir topun peşinde koşturan 22 futbolcuyu izlemekten ne anlıyorsun ki?” sorusunu kaç kere duymuşumdur hiç bilmiyorum. Ama hep aynı şeyi söylüyorum: futbol bundan çok daha fazlası. Heyecanı, adrenalini, bir takıma gönül verme hissi, maç öncesi rutinleri, transfer takibi… Olay sadece 90 dakikalık bir maç değil. Çok daha ötesi. Ve insan bu hissi bir kere aldı mı, bırakması çok zor. 

Geçtiğimiz hafta Sevilla - Fenerbahçe maçından önce 2008 yılına gitti aklım. Ben o zaman on yaşındaydım. Büyük ihtimalle Ramon Sanchez Pizjuan’da oynanan maç ve penaltılar uyku saatime denk geldiği için maçın tamamını bile izleyememiştim. Ama ertesi sabahı hatırlıyorum. Sabah kalkar kalkmaz babama “Yendik mi?” diye soruşumu, gazete manşetlerinde maçın fotoğraflarına bakışımı… O gün o kadar mutlu bir gündü ki. Okula nasıl havalı gittiğimi hatırlıyorum. Etrafa gurur saçıyordum. Futbol buydu benim için. Gurur, heyecan, mutluluk… Kötü tarafları yok muydu? Tabii ki vardı. Ama burada da devreye bir takımı çok sevmek, renklerine öyle bağlı olmak ki kötü günlerde de “Biz bu günleri atlatırız” demek giriyordu. 

Futbol ve basketbol maçlarına gittiğimde hep basın tribününü arardım, sahada akreditasyonla gezenleri izlerdim, maçın fotoğraflarını çekenlere bakardım. “Ne güzel bir şey işinin bu olması” derdim. Her maçta varsın, sahadasın, sporcularla berabersin. Sevdiğin şeyi yapıyorsun bir kere. Maç izliyorsun ama bu senin işin. Şimdi düşününce, ne kadar da basit anlatmışım bunu kendime. Spor sektöründe olmak, bir takıma hizmet etmek aslında nasıl bunların da ötesinde bir şeymiş. Bunu deneyimleyebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. 

2020 yılının eylül ayında, 22 yaşında spor sevdalısı biri olarak, doğduğum günden beri renklerine bağlı olduğum, maçlarını hep heyecanla izlediğim Fenerbahçe’nin kapısından YouTube ekibi ile beraber çalışmak için girdim. O hep basın tribününü arayan, bir gün spor sektöründe olmanın hayalini kuran Meyzi’nin hayalleri gerçek olmuştu. Ama yukarıda basitleştirerek anlattığım, “maç izliyorsun, sporcularla berabersin” tanımının gerçek yüzüyle de tanışmama vesile oldu bu serüven. İş yerim stattı bir kere. Bu inanılmaz bir şeydi. Günlük rutinlerim arasında sahanın hemen kenarından kulübün içerisinde bir yere gitmek oluyordu. İlk zamanlar bu çok garip gelmişti. Şu an oraya seyirci olarak girmek garip geliyor ama. Çünkü oranın ‘çalışma alanım’ olmasına çok alışmışım. Maç öncesi ve sonrası rutinleri yerini çalışmaya bırakmıştı. Hep sahada izlediğim, hayranlık duyduğum sporcularla çekimler yapıp, onlarla antrenman ve maç alanlarında bulunmak o kadar mükemmeldi ki… Bunu gerçekleştirebildiğim için hep çok mutlu ve şanslı hissedeceğim. Voleybol takımıyla iki kere yurt dışına deplasmana gitme fırsatım oldu. On sene önceki Meyzi’ye bunu söyleseler, “Saçmalama abi, nasıl olucak ki bu?” derdim. Ama oldu işte! Ve hepsi hiç unutmayacağım tecrübeler ve anılara dönüştü. Saha kenarında gördüğüm fotoğrafçılar arkadaşım oldu. Onların da deneyimlerine, sıkı çalışmalarına şahit oldum. FBTV’de izleyerek büyüdüğüm kişiler abilerim oldu. Tabii bütün bu güzel şeylerin yanında bazı gerçekler de vardı. Spor ve medya sektörü normal bir çalışma düzenine sahip değil. Biz ekip olarak ailemizden çok birbirimizi görüyorduk. Haftanın yedi günü çalışıyor, geç saatlere kadar iş yapıyor ve hep içerik üretmeye odaklanıyorduk. Hayatımın iki senesi evimden çok Kadıköy’de ve statta geçti diyebilirim. Ama bunların hepsini kabullenerek oraya gitmiştim ve bana öğrettikleri hayatımın bu dönemindeki kapıları açmama da hep vesile oldu. Bunları yazarken bile yüzümde bir gülümseme var. On yaşında maç sonucu merakıyla uyanan, spor sektöründe olmak için can atan Meyzi’ye gelecekten bir selam gönderiyorum şu an. Bunu yapabilmiş olmak beni hep gururlandırıyor. Bu gururum da yazılı olarak burada olsun istedim. Geçtiğimiz hafta Sevilla’da istediğimiz sonucu alamamış olsak da bir maç beni 15 sene öncesine götürdü. Futbolun, sporun, Fenerbahçe’nin hayatımdaki yerini tekrar anlamamı ve sporu ne kadar sevdiğimi ve beni ne kadar heyecanlandırdığını tekrar görmemi sağladı.

Bu sayfalar benim çoğu dönemime şahit oldu. Lise öğrencisiydim sınavlar arasında yazı yazıyordum, İngiltere’ye üniversiteye gittim yine yazıyordum. İstanbul’a döndüm, pandemi döneminde spor müsabakası izleyemeden yine spor yazıyordum. Şimdi ise yine başka bir serüvendeyim. Geçtiğimiz yazdan beri Londra’daki yeni hayatıma adapte olmaya çalışırken, artık sizlere buradan seslenecek olmanın, buradaki spor kültürünün de yazılarıma yansıyacak olmasının heyecanıyla iki senelik aramdan geri dönüyorum. Güzel yazılarda görüşmek üzere…

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün