Yıkıldık!!!

Elif ULUĞ Köşe Yazısı
22 Şubat 2023 Çarşamba

Neler yaşadık, neler gördük, ne çok ağladık, uyumadık, yemedik, içmedik, ısınmak bile istemedik, evlerimiz bile bize dar geldi, gündüzlerimiz gece oldu, gençlerimiz, sporcularımız, erkeklerimiz, kadınlarımız, çocuklarımız, kedilerimiz, köpeklerimiz, kardeşlerimiz, ağabeylerimiz, bebeklerimiz, çocuklarımız, eşyalarımız, hayallerimiz, anılarımız, öğrencilerimiz çirkin, kocaman un ufak olmuş binalar altında kaldı. Uykuda yakalandılar…

Enkazdan yaka paça çıkan yaşlı teyzenin, “Beni sakın özele götürme oğlum! Onlar çok para alırlar” haykırışları, gazetecilerimiz, muhabirlerimiz, depremzedeleri yıkıntıların içinden çıkaran melek; bir bir melek olan insanlarımız, Türk Ordusu, Afad, PAK, JAK, madencilerimiz, İBB, tüm Türkiye belediyeleri, Ahbap, Haluk Levent, Oğuzhan Uğur, Babala TV, Fulya Öztürk, Faruk Aksoy, geceyi gündüzüne katıp yardım toplayan, arabasının arkasına ne bulursa koyup yollara düşen, tırlarla kazak, gömlek, yiyecek-su, aklınıza ne gelirse taşıyan insanlarımız, televizyonlarda hüngür hüngür ağlayan bilim insanlarımız; “Bizi yok sayıyorlar, hiçbir yerde yokuz ama bu araştırmalar sizler için yapıldı, biz burada kariyer yapmıyoruz” diye yakarışları, Prof.Dr. Cenk Yaltırak, bilimin sesine kulak tıkayan, yok sayanlarımız, enkazdan çıkartılan bebeklerimiz, çocuklarımız; onların gözlerindeki o melek ifade, kimilerinin “Ben hiç aç değilim, bir abla geldi beni besledi karnım doydu bir şey istemiyorum” anlatımları, ablasını “Korkacak bir şey yok!” diye teselli eden dört yaşındaki Ada Bebek, enkazdan çıkar çıkmaz annesini çıkarmak isteyen Keko Çiçek, depreme yeni doğan bebekler ünitesinde yakalanan ama kendini bir yana bırakıp o bebelerin başına koşup onları korumak için siper olan hemşire Gazel Çalışkan, hemşire Devlet Nizam, enkazın başında kendini yerden yere atan anneler, babalar, çocuklar, eksiklikleri televizyonlarda anlatan, yalvaran, ağlayan haberciler, aynı mahallede yıkılmayan hatta vitrindeki tabakları yerinden oynamayan sağlam binalar; onun yanında yerle bir olan adeta kumdan kale haline dönüşmüş binalar, yoksul köyler, bütün o yoksul bırakılmışlığa, çaresizliğe rağmen isyan etmeyen, imanlı insanlar, Cumhuriyetin 100. yılı gelirken bir ‘örnek köy’ dahi yaratamamış yönetimler, buz gibi çadırın içinde sabahlara kadar donmamak için çabalayan masum insanlar, dokuz aylık eşini deprem sırasında birinci kattan atıp kendi de kaçarak kurtulan ama tüm komşuları enkazda kalan; iki gün sonra bebeğini sağlıkla kucağına alan Aktaş çifti, gençlerimiz, sanatçılarımız, şarkıcılarımız, müzisyenlerimiz, en çok ama en çok gençlerimiz, gururumuz gözbebeğimiz gençlerimiz, tertemiz evlatlarımız, Taha Duymaz…

Azmış, kudurmuş, gözünü para hırsı bürümüş vicdansız müteahhitlerimiz, Ebrar Sitesi, Renaissance Rezidans, her çıkartılan depremzededen sonra sevinç çığlıkları atan melek insanlar, hiç tanımadığı; hayatında adını bile bilmediği, görmediği insanların kurtuluşuna ağlayan insanlarımız, gözlerini günlerdir televizyondan ayırmadan bir kurtuluş hikayesi daha olur mu diye dua eden insanlarımız, enkazdan çıktıktan sonra annesini, babasını, çocuklarını, kardeşlerini, yeğenlerini soran masum insanlarımız, o insanları hastanelere yetiştirmek için zamanla yarışan çırpınan ambulans şoförlerimiz, hemşirelerimiz, doktorlarımız, hele doktorlarımız, hele hemşirelerimiz, beni çıkarttınız ama annemi de çıkarın ne olur diye ağlayan çocuklarımız, ihtiraslı politikacılar, ihtiraslı belediye başkanları, ihtiraslı belediye meclisleri üyeleri, her biri doğuştan müteahhit ama aynı oranda da kurnaz, insafsız, acımasız, kifayetsiz muhteris tüccarımsılarımız, vicdansız insanlarımız, vicdanlı insanlarımız, hiçbir binası yıkılmayan Erzin Belediyesi, Erzin Belediye Başkanı genç, dürüst Ökkeş Elmasoğlu, evcil hayvanlarımız, masum kedilerimiz, masum köpeklerimiz, masum kuşlarımız, kötü insanlarımız, çok kötü insanlarımız, çok çok kötü insanlarımız, utanmazlarımız, şerefsizlerimiz, kul hakkına girenlerimiz, paragözlerimiz, sahtekarlarımız, acaba bu adam başını yastığa koyup nasıl uyur diye düşündüklerimiz, dünyanın her ülkesinden insanlarımızı bu felaketin içinden çekip çıkarmak için gelen kurtarıcılarımız; İsrail, Tayvan, Yunanistan, Ermenistan, Japonya, Almanya’dan gelip de “Zeynep Hanım korkma!” diye betonların arasında canhıraş mücadele içindeki annemize, kalbinin tüm iyiliğiyle seslenen kurtarıcı Daniel Lankers, Azerbaycan, İspanya, Hollanda, Polonya, Romanya, Hırvatistan, Bulgaristan, Çekya, Fransa, Macaristan’dan gelen meleklerimiz, dört ayaklı meleklerimiz, kahraman köpeklerimiz…

Hiç unutamayacağım ama hiç unutamayacağım bir diyalog oldu televizyonda; Japon deprem uzmanına Yoshinori Moriwake’ye soruldu, “Peki Japonya’da binalar yönetmeliklere uygun olmadan yapılırsa ne olur?” O da cevap olarak ‘yapılmaz ki’ dedi. Cevap bu kadar açık, “Yapılmaz ki!!!”

O zaman kabul edelim ki bizim toplumumuzda ‘ahlak depremi’ de yaşandı. Çöken binalar, ahlakını yitirmiş, vicdanını yitirmiş canavarların eseri.

Okullarımızı açıp, binalarımızı yaptıktan sonra önce vicdanımızı, ahlakımızı yıkıntının altından çıkarmak zorundayız. Çünkü biz 14 Temmuz 1921’de Kurtuluş Savaşımızın tam da ortasında Maarif Kongresi yapmış bir liderin Atatürk’ün nesilleriyiz. Bize yakışan yılmadan mücadeledir.

Allah güzel günler göstersin hepimize inşallah.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün