Depremin zararını hesaplamak…

Emre ALKİN Köşe Yazısı
15 Şubat 2023 Çarşamba

İnsan kayıplarını telafi etmek mümkün değil. Acımız içimizde, bölgedeki enkazı kaldırmayı planlarken, içimizdeki enkaz konusunda ne yapacağımızı tam bilemiyoruz. 

Depremin maliyeti konusunda ciddi bir kafa karışıklığı var. Bu sebeple bir analiz yapmak istedim. Bir depremin maliyetine öncelikle şu açılardan yaklaşmamız gerekir:

- İş durmasından kaynaklanan muhtemel gelir kaybı,

- Bölgeye doğru akan ticaretten oluşacak muhtemel gelir kaybı,

- Üst yapı ve altyapıdaki zarar ve yeniden imarın muhtemel maliyeti,

- Bölgeye yapılan ayni-nakti yardımların maliyeti,

- Bölgeye sevk edilen personel sebebiyle diğer bölgelerde yaşanacak iş kaybı,

- Bölgedeki insan kaybından doğacak sıkıntıların maliyeti,

- Tesislerin başka bölgelere taşınmasından oluşacak maliyet,

- Bölgeden diğer bölgelere olacak göçün neticesinde oluşacak maliyetler.

Tüm bunların yanında bölgenin çehresinde büyük bir değişiklik yaşanacağı için sosyo-kültürel anlamda bir başkalaşım geçireceğini, değer zincirinde büyük değişiklikler yaşanacağını, batıya doğru göçün sadece düşük gelir seviyesinde olanlar için değil, yatırımcı profilinden de olacağı, bu sebeple iktisadi faaliyetlerde batının eskisine göre daha fazla pay alacağını söylemek mümkün. Bu da başlı başına bölgede yaşayan ya da yaşayacaklar için büyük bir olumsuzluk. 

Bölgede entegre bir kalkınma planı uygulanmasının neticesinde refahı artan insanların bölgede kalmaya devam edeceklerine dair tarihsel bir bilgi elimizde yok. Yaşanan planlı kalkınmaya tabi tutulan bölgelerdeki sosyo-ekonomik olanaklarının, eğitimin, spor alanlarının ve sağlık tesislerinin yeterli olmaması durumunda geliri yükselenlerin daha gelişmiş bölgelere göç ettiğini bizlere gösteriyor. İstanbul, Ankara ve İzmir'e göç edenlerin demografik yapısı bunu kanıtlıyor. 

Bunda şaşılacak bir durum yok, çünkü İstanbul-Ankara-İzmir'de yaşayanların da Avrupa ya da ABD'de yaşamak için can attıklarını görüyoruz. Demek ki mesele sadece bina, altyapı, tesis veya eğlence değil. Dolayısıyla, bu bölgeyi yeniden imar ederken şimdikinden çok daha farklı bir bakış açısı ortaya koymak gerekiyor.

Unutmadan arz edeyim: Son on yılda Anadolu'nun hangi şehrine gitsem, benzer bir mimariyi görüyorum. Şehirler adeta kendi özelliklerini kaybetmiş ve "tek tipleştirilmiş" evlerde ya da binalarda yaşamaya başlamış. Havalimanından şehir merkezine doğru giderken tabelalar olmasa hangi ilde olduğumuzu anlamamız imkansız gibi. Bu aslında son yıllarda farkı dokulardan hoşlanmayan, vatandaşı tek tip yaşam tarzına mahkum eden bakış açımızın bir ürünü. ‘Türk Tip Yaşam Tarzı’ veya ‘komşuluk’ gibi tam içi dolmamış, her yere çekilebilir, kimi zaman olumlu özelliklerinin yanında olumsuzluk arz eden yaklaşımların bir kenara bırakılması, her bölgenin kendine has kültürünün medeniyetle buluşturulması gerekiyor. 

Daha fazla metrekare ama daha az çeşitlilik üzerine inşa ettiğimiz modelin bundan sonra enerji verimliliği, depreme dayanıklılık, estetik, kültür ve medeniyet üzerinde değişime uğraması gerekir diye düşünüyorum. 

Acil Durum Yönetimi...

Bu şiddetteki bir depremin yarasını anında sarmak mümkün değil elbette ancak ülkemiz sivil savunma ve seferberlik açısında organize olamamış bir görüntü sergiledi. Yardım için yurt dışından gelenlerin, iş makinalarını kullanmak için bölgeye gitmek isteyen gönüllülerin, yardım götüren araçların bekletildiği bu arada sosyal medyanın yavaşlatıldığını görüyoruz. Bu gelişmelerin hiçbiri tecrübeli idarecilerin bulunduğu yerlerde gerçekleşmez. İşin esası şu:

Acil eylem planları kağıt üzerinde güzel gözükür ama acil durum gerçekleştiğinde söz konusu planları uygulayacak tecrübeli kişilere gereksinim duyulur. Peş peşe hatalar olunca, tecrübesiz personel üstünden talimat beklemeye başlar. Üstler de gelişmeleri kontrol etmek için inisiyatif hakkı vermeyen bir yönetim tarzına bürünürler. Sonuç olarak hayati önemdeki akışlar sürekli olarak üstlerin talimatı beklendiği için durdurulur. Anladığım kadarıyla, acil müdahaleyi gerçekleştirecek personele detaylı bir tatbikat ya da tekrar yaptırılmamış. Bundan başka yıkılmış binaların içinden insan çıkarmak için beton ve demirlerin nasıl kesileceği konusunda bilgi sahibi olan kişilerin sahada olması gerekliliği de bir başka gerçek. 

Koordinasyon Sağlamak Talimatla Olmaz...

Anladığım kadarıyla büyük bir depremden sonra hangi meslek gruplarından işgücü talep edileceği, askerin ne zaman devreye gireceği, sivil inisiyatifin nasıl organize edileceği, iletişim altyapısının nasıl ayağa kaldırılacağı, barınma-gıda-ısınma vs gibi detayların nasıl sağlanacağı kağıt üzerinde kalmış. Belki de herkes bir üstünden talimat bekler hale geldiği için uygulanmamış. 

Tecrübeme dayanarak söylüyorum ki, afet veya acil durumlarda daha önceden belirlenmiş bir hareket planı dahilinde talimat gerekmeksizin hareket eden birimlerle bu işlerin altından kalkabiliriz. Çünkü talimatı veren üst makamların afet bölgesinin coğrafyasından, ulaştırma ağlarından, nüfus yoğunluğu ve yapısından, binaların durumundan, iletişim ağlarından ilk anda bilgisi olmayabilir. Bu durumda verilecek talimat işe yaramaz. Özetle, ilk anda müdahaleyi yapanlar talimat beklemeden inisiyatif kullanan yerel ekiplerdir. Eğitimleri iyi olmalı ve afet riskinden korunan yerlerde yaşıyor olmaları gerekir. Can kurtaracak olan öncelikle can sağlığı yerinde olmalı.

Elbette bu bahsettiklerim derli toplu bir planlamanın sonucunda gerçekleştirilebilir. Bunu devlete sıra gelmeden firma ve kurum bazında yapılması en akıllıca davranış olacaktır. Acil durum görevlilerini muhtemel İstanbul depremi için hazır ederken, kendimiz de her şeye hazırlıklı hale gelecek şekilde bir düzen yaratmak zorundayız.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün