Misafir olmak – II

Misafirin Anatomisi

Metin SARFATİ Köşe Yazısı
19 Ocak 2022 Çarşamba

Agnon’un Misafir’inin Galiçyalı olmasının bir önemi var mıydı? Anversli, Venedikli veya İstanbullu olamaz mıydı?

Ama İstanbul İstanbul olmadan, XI. Konstantin, Konstantinopolis’in altın varaklarla süslü ‘Büyük Saray’ının tahtına henüz geçmeden, belki kentin surlarının hemen dibinde, belki de Hipodrom yakınlarında oturan 500’e yakın Yahudi ailesini misafir olarak tanımlamayacaktı muhtemelen Agnon. Bu sözcük sihirbazı kuşkusuz biliyor olmalıydı; öteden beri bir yerde oturanlar, aynı toprakların üzerinde nesillerdir doğup büyüyenler oranın konuğu değillerdir. Zaten aslına bakarsanız diyecektir Agnon, insanın evi dünyadan payına düşen ve kimsenin ortak olmadığı kendi alemidir. İster kendi malı olsun ister kira ile otursun fark yoktur bunda.

Zor olacaktır bunu hukukçulara ve siyasetçilere anlatmak.

Bizans’ın Yahudilerine, Romaniotlarına, konuk denecek miydi gerçekten?

Agnon için bir gece kalana ancak konuk denebilirdi. Geri dönmek üzere gelendi konuk; yabancı olandı nihayet. Yeni ülkesi İsrael’den doğduğu Galiçya’ya bir geceliğine geri döndüğünde; doğduğum kentte artık kimsem kalmadı ne akrabalarım ne dostlarım var diyecektir artık misafir olan. Onlar ya çoktan kendisi gibi konuk olmuşlardır ya da artık karışıvermişlerdir toprağın çamuruna.

Kraliçenin Ülkesinden ‘Büyük Türk’ün Topraklarına

Isabelle’in1 hışmı, ülkedeki Yahudilerden bir kısmını Kolomb’la birlikte Yeni Dünya’da, belki de yabancı olmayacakları toprakların arayışına iterken, bir kısmını da uygarlığın kendisi kadar eski coğrafyalarında, bildik ve tanıdık kokuları aramaya itecektir.

Çaresiz yola düşülecek, kısa sayılmayacak bir süre sonra da Cebelitarık ve Akdeniz çoktan arkada kalmış olacaktı.

Pek de rahat sayılamayacak tekneleri ile yıldızlı bir Ceneviz gecesine doğru nihayet süzülürken, yelkenlerin yavaşça toplanması gerektiğinde vakit gece yarısını çoktan geçmiş olacaktı. Düşler ülkesinin minarelerinden gökyüzünü kucaklamaya koşan sesler çok yakındaydı artık. Parıldayan yıldızlar, sessizliğin içinde minarelerden yükselen bu duaları karşılamak için yer üzerine eğildiklerinde teknelerin içine doluşmuş olanların tedirginliğini fark edeceklerdi.

Bir yıldız kendini tutamayıp gelenleri karşılamak için hızla aşağı doğru kaymıştı ki, alacakaranlıkta limanda toplanmış bir insan kalabalığı fark edilecekti. Tekneleri karşılamaya gelenler vardı. Bizans’ın Yahudileri olabilir miydi bunlar? Konstantinopolis’in martıları da çığlık çığlığa yol gösteriyordu küçük filoya.

***

Limanın hemen karşısında, Büyük Sultan çoktan uyanmıştı. Dualar yıldızlara yükselirken zaten uyuyamazdı ama bu kez uzaklardan limana süzülen yelken seslerini izlemek isteyecekti. Mırıldanacaktı kendi kendine; böyle bir hükümdara bağımsız ve bilge diyebilir misiniz? Kendi ülkesini yoksullaştıran benimkini zenginleştiriyor diyecekti. Ferman çıkarmıştı; Isabelle’in istemediklerini dört gözle bekliyordu.

Yelkenler bulutların içinden süzüldüklerinde buyruğunu yineledi; gelenler misafir edileceklerdi. Bizans’ın mirası değil miydi aynı soyun Romaniotları. Tanıyacaktı öyle ise uzaktan da olsa onları. Önemliydi Büyük Sultan için yeni gelenler; hem babası Fatih Sultan Mehmet, Konstantinopolis’e halk kendi isteği ile gelmek istemiyor diye, öncelikle Edirne, Selanik gibi kentlerde Bizans döneminden beri yaşayan bu Yahudileri, fetih sonrasında boşalan İstanbul’un nüfusunu arttırmak için kente taşımayacak mıydı? Bizans’ın Yahudileri, kentin Venedikliler tarafından boşaltılan mahallelerine yerleştirileceklerdi. Nerede ise cemaatlerin tümü taşınacaktır yeni fethedilen kente.

II. Bayezid babasının izinden gidecekti bu anlamda. Hasköy artık Romaniotlardan sonra, Girona’dan Toledo’ya, İspanya’nın her tarafından gelecek yeni misafirine de hazırdı.

***

Isabelle’den kaçanlar Haliç kıyılarını kuşkusuz seveceklerdi. Denizin ve balığın kokusunun özlemini çekmeyeceklerdi bu kıyılarda.

Çıkarlar Örtüştüğünde

Tek taraflı kurulmayacaktı ilişki; Büyük Türk’ün güvencesi altında yaşayacaktı bundan böyle Isabelle’in sürgünleri. Onlar da mesleki ve ticari yetenek ve bilgilerini esirgemeyeceklerdi saraydan.

Merkantilist dönem Avrupa’da teknolojik atılımın ve sermaye birikiminin önünü açmıştı, belli ki Osmanlı Batı karşısında hızla üstünlüğünü yitirecekti. Batının bu usta ve deneyimli tüccarları, saraya uluslararası ilişkilerde pekâlâ danışmanlık yapabilecekti. Amerika’nın altınları belki akabilirdi Sultan’ın ülkesine.

Büyük Sultan’ı iktisatla ve onun merkantilizmi ile tanıştırmak gerekecekti öncelikle.

Karşılıklı yarar ilkesi belirleyecekti Osmanlı ile Yahudi misafirin ilişkisini. Ricardo’ya2 daha çok vardı ama ataları ilginç bir şekilde onun “mukayeseli üstünlükler” teorisinin ön çalışmasını Osmanlı topraklarında hazırlamaya başlamış olacaklardı böylece.

Misafirlik Ebedileşir mi?

Agnon’un Konuğu tek gecelikti. Ama doğup büyüdüğü yerdi konuk olduğu kent. Sinagogun anahtarını ona emanet etmişlerdi bu sırada, şimdi onu geri verecek kimseyi bulamıyordu. Yeni ülkesi onu beklerken, o da sinagogu, belki de aslında Szybuscz’un sokaklarını bekliyordu.

Ayrılmak mı istemiyordu doğup büyüdüğü yerden? Sonsuza kadar burayı mı bekleyecekti ama? Yeni ülkesi İsrael’i seviyordu ve oraya dönmek istiyordu.

Sinagogdaki arkadaşı koluna girdi; bütün dünyayı gördün ve Szybuscz sokaklarına geri döndün. Ben de öyle. Ama işte aklımız yeni ülkemizde ve burada oturamıyoruz. Bu dünyada tam ve mükemmel bir şey yok. Bu açmazı benim yaşam trajedim olarak görebilirsin. Biri dünyada hiçbir yeri sevmediğini görürse kendi kentini sevdiğini söyleyerek kandırır kendini. Devam etti arkadaşı; senin de İsrael’e olan sevgin aslında doğduğun kente olan sevginden kaynaklanıyor. Sevmeseydin burayı, aklın hep burda mı olurdu? Gizli şeyleri ortaya çıkarmak için burada mezar taşlarının arasında ne işin olurdu o zaman?

Bir gecelik konuk bilinçsizce elini cebine sokacaktır o sırada, anahtarını kontrol edecektir

Anahtar cebindedir hala.

Haliç’teki Yabancı

Öyle görünmeyecektir penceresinden dışarı bakarken ama Camus’nün Yabancısı aslında yabancı olmaktan şikayetçidir. İlgisizdir sanki olup biten her şeye. Ama ta içinde hissetmektedir eksikliği; ilgisizliğin ötesinde olumsuz bir ön yargıdan başka bir duygu taşımamaktadır kimse ona karşı.

***

Haliç’te ebedileşen misafirlikteki yabancı! Barselona’nın dalgalarının düşüne bırakacaktı kendini uzun zaman. Dalıp giderken ufka, muhtemelen Galiçya olmayacaktır gözlerinin önünde beliren. Belki kutsal kitabında yazılı olan kurtuluşunu düşünecektir. Bilmeyecektir muhtemelen düşünmenin anlamını.

Nasıl düşünülebilirdi ki a priori doğru olanla? Spinozasız, felsefesiz, matematiksiz düşünme karanlıkta el yordamı ile yol bulmaya benzemeyecek midir? Yolu aydınlatmaya soyunanlar, Tanrı adına konuştuğunu ileri süren Rabbiler olacaktı sadece. Ama galiba onlar da yeryüzünü, öte taraf ile örtüştürme çabasına soyunmuşlardı.

Aydınlanmanın aydınlatmadığı bir toplumda yaşayan yabancı, din adamının yeryüzünü yönetmeye koyulmasını sıradanlaştıracaklardır. İtaat tek yol olarak kalacaktır önünde.

Soramayacaktır o zaman temel soruyu. Çelişki içinde değil miydi teolog Rabbi? Kutsalın Mesihi onlara yeryüzünün şeylerinden ve siyasetinden uzak durmalarını söylememiş miydi? Mesih’in ebedi krallığı beklentisi içinde bu dünyanın yöneticileri ile onun ne ilişkisi olabilirdi ki. Özgürleşme, dünya şeylerinin egemenliğinden kurtulmak olmamalı mıydı onun için?

Doğrusu mümkün değildi anlamak.

Mesihsiz kurtuluş yollarını aramayı da filozofa bırakmak gerekmeyecek miydi?

Filozofa Düşen

Felsefe, filozofun dudaklarında dile gelecek ve anlam kazanacaktır Levinas’ın dediği gibi. Bununla birlikte özgür insana ancak açık olacaktır felsefenin yolları. İster Epikür gibi ihtirastan uzak durmayı öğrenecek, ister Descartes veya Spinoza gibi hakikati ve kurtuluşu arayacaktır insan bu durumda. Haliç’in yabancısı ancak o zaman kendi misafir yazgısı üzerine düşünebilecektir.

Aristo felsefeyi aşmak için felsefe yapmak gerekir diyecektir. Bu toprakların siyasetçisi ile teoloğu hiç bilmezden geleceklerdir söylenenleri. İttifakları kutsalın rengine boyanacaktır o zaman.

Bilinmeyecektir bu durumda; misafir, misafir olduğunun bilincine nasıl varacaktır. Siyasetçi misafirin ontolojisi üzerine nasıl düşünecektir?

***

Agnon’un Bir Gecelik Misafir’i, kentinin anahtarını teslim edip dönebilecek midir yeni ülkesine?

Devam Edecek

 

1 İspanya kraliçesi. 31 Mart 1492'de Elhamra Kararnamesi ile İspanya’da yaşayan Yahudilerin sürgün fermanını imzalamıştır.

2 Yahudi asıllı ünlü İngiliz iktisatçı.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR