Modernite çökerken neredeyiz?

Bundan tam yüzyıl evvel İspanyol Gribini ve hatta daha öncesinde kolerayı, veba salgınını yaşayanlar o esnada tarihin akışını değiştirdiklerinin farkındalar mıydı?

Mois GABAY Köşe Yazısı Sesli Dinle
15 Nisan 2020 Çarşamba

Bundan tam yüzyıl evvel İspanyol Gribini ve hatta daha öncesinde kolerayı, veba salgınını yaşayanlar o esnada tarihin akışını değiştirdiklerinin farkındalar mıydı? İnsanlık bu bilinçle hareket etseydi şimdi tükenmişliği yaşıyor olur muyduk? Geçmişi bilemem ama bizler her geçen gün ilerde çocuklarımızın, torunlarımızın tarih notlarında yer edecek bir karanlığı yaşıyoruz. Bu hafta sizlere İstanbul’un favori rengi bahardan, mavinin en güzeli, esintinin en tatlısı, güneşin yakmadan ısıttığı canım İstanbul’da, burnunuza şehrin dört bir yanında birbiri ardına gelen mis gibi kokularıyla manolyalardan, erguvanlardan, mor salkımlardan bahsetmek isterdim. Ancak içim kapkaranlık…

Geçtiğimiz cuma günü değerli Hazanımız, çocukluk günlerimden tanıdığım Rıfat Romi Ağabey’i korona illetine kurban verdik. Tıpkı geçen hafta iş arkadaşım Daryo Cömert Ağabey, sevgili eşi Süzet Abla, Yaşar Mendağ gibi toplumumuz bir önemli kayıp daha yaşadı. Güzel sesli hazanımız, yardımsever insan, fedakâr baba ve eş Rıfat Ağabey, bu karanlık günlerde melek oldu. Çocukluk anılarıma dair her kayıpta üzülerek bir kez daha büyüdüğümü hatırlıyorum. Onu en son sevgili arkadaşlarımız Seren-Alp’in eniştesi, Sezin ve İzzet’in babaları olarak Büyükada’da tekrar gördüğümde, seneler sonra Şişli Sinagogu Bar-Mitzva zamanlarına dair anılarım da tekrardan canlanmıştı. Sesi her daim kulağımda, anısını nefesimiz yettikçe yaşatacağız. Çok erken ve zamansız gittin Rıfat Ağabey, yolunuz ışık olsun... 

Bütün bu acılar içinde düşünmeye devam ediyorum. Mikroskopla ancak görülebilecek bir virüs hiç hesaplanmayan bir anda o ‘çok değerli’ hayatlarımızı altüst etti. Hepimize ‘ayna’ vazifesinde bulundu.

Suriye, Irak, Libya, Yemen, Ortadoğu dünyada nerede savaş varsa herkes bir sessizliğe büründü. Hayatta kalma dürtüsü tüm hesapların önüne geçti.

Modernitenin tüm dayatmaları bir anda çöküverdi. Artık insanların o kadar çok zamanları var ki, bu zamanı nasıl daha verimli kullanacağımızı bile bilemez hale geldik. Sanal konserler, toplantılar, eğitimler gırla gidiyor. O hep görüşelim dediğimiz dostlarla bir araya gelmek meğer ne kolaymış. Sokaklar gerçek sahipleri hayvanlara kaldı, hava kirliliği azalma eğilimine girdi. Ebeveynler çocuklarını daha iyi tanıyıp, öğrenme, çocuklarsa gerçek aile ortamını yaşama fırsatı buldu. Hayata, hele ki geleceğe dair endişelerimiz artsa da çalışmak önceliğimiz olmaktan istem dışı çıkmaya başladı. Bu durum devam ettikçe artık başarılı bir hayatın normları da ne bolca seyahat ne de lüks bir hayat olacak...

Her geçen gün kendimize dönüyor, her sabah aynaya bakıp birlik olamazsak daha ne kadar kırılgan olacağımızı düşünüyoruz. Toplum öyle güvensiz ki, bir yandan cuma akşamı sokaklara dökülenlere öfkelenip, öte yandan ne kadar kolay pes ettiğimizi görüyoruz. Zengin, fakir, eğitimli, eğitimsiz demeden hepimizin aynı gemide birbirimize karşı sorumlu olduğumuzu sıkça hatırlıyoruz. Hastaneler dolup, yoğun bakım ihtiyacı arttıkça bizi hep koruyacağını düşündüğümüz maddi gücümüz de önemini yitiriyor. Korona virüsü, dindar, dinsiz, sağcı, solcu, din, dil, toplum demeden hepimizi tek bir insanlık çizgisinde eşitliyor. En lüks arabalar garajlarda tozlanıyor, çünkü istesek de şu an sokağa çıkamıyoruz. Afrika kıtasının balta girmemiş coğrafyası dünyanın en güvenilir yerlerinden biri olmaya aday gözüküyor. Toplumun bir bölümünde doğuştan beri var olan korku ve kırılganlık belki de ilk kez zengin, güçlü demeden hepimizi sarıyor. Mars’ta yaşam planlayan, ölümsüzlüğe doğru giden insanoğlunu durdurmaya, belirsizlikle karşı karşıya bırakmaya güçsüzlüğümüzü anlatmaya sadece birkaç hafta yetti. Peki ya ders almaya başladık mı?

Bu virüs nelere kadir… Bazılarımızın gitmeye cesaret edemeyecekteki görkemdeki konserler, gösteriler şu sıralar ekranlardan hem de ücretsiz ayağımıza geliyor. 1789’da Fransa’dan başlayan (liberté, egalité, fraternité) özgürlük, eşitlik, kardeşlik seslerine modern köleliklerle yüzlerce yıl kulağına tıkayan dünya kamuoyu, nihayet bir ders çıkarıyor mu? Tüm dünyanın bir nevi uyanışta olduğu ve farkındalığının arttığı şu günlerde, Andrea Bocelli’nin pazar akşamı tüm Avrupa başkentlerinin sessizliğe büründüğü görüntüleri eşliğinde Milano’daki dünyaca ünlü Duomo Katedralinden seslendirdiği, eski bir ilahi ‘Amazing Grace’ (Şaşırtıcı Merhamet) parçası da hiç rastgele seçilmemişe benziyor…

“Ne tatlıdır o ses 

Benim gibi bir zavallıyı kurtaran 

Bir zamanlar kaybolmuştum, şimdi kendimi (hak yolumu) buldum,

Kördüm fakat şimdi görüyorum.”

Seslendiren: Ceyda Havlucu

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR