Periler ülkesi

Dalia MAYA Köşe Yazısı
20 Kasım 2019 Çarşamba

Unutmuşuz... şehrin keşmekeşinde, gündelik telaşların peşinde yaşaya yaşaya doğanın bizlere sunduğu mucizeleri görmeyi umutmuşuz.

Oysa bir kere gözünü açmaya görsün insan... Mucizeler orada her an... Bir kere algı kapısını aralayıp elini uzatmaya görsün, mucizeler her an orada, insanın anın ve yaşamın muhteşemliğini idrak etmesi için hazır..

Bazan çölün ortasında bir vaha... Başka bir sefer, aysız bir gecede, kayan bir yıldız... Ya da Akdeniz’de bir  gün batımında ayaklarınızın arasında süzülen fosfor renkli balıklarda... Kimi zaman insan yapımı bir alette ya da mesajını size iletmek üzere tanıdık tanımadık bir insanı aracı eden yaratıda, yaratıcılıkta... Yaşamın ve var oluşun bereketini aslında anbean gözlerinizin önüne seren güzelliklerde...

Telefon ve sosyal medya bir aracı olabiliyorsa da bazan, mucize aslında anda, anın farkında olmakta. Olanı iyi ya da kötü diye etiketlemeden ve dahi anlamlandırmadan kabul etmekte. İnanmakta her şeyin hayrımıza olduğuna...

Ve güvenmekte... Güven içinde olmakta yaşamda…

Güven demişken... Ürdün’de dünyanın yeni 7 harikasından birini görmeye gittim... Petra idi asıl hedefimiz. Ancak dahil olduğumuz tur programına göre Petra öncesi Vadi Rum’da çölün ortasında bir ciple hızlı hızlı dolaşırken cipten inip de binlerce yıldır çöl insanlarının yaptığı gibi bir deve üzerinde salına salına dolanıp da çölün ritmine uyumlanınca, modern hayatın bir sonucu olan hızın aslında ne güzellikleri, ne farkındalıkları, ne detayları kaçırttığını fark ettik. Çöl düşündürücü. Göz alabildiğine sınırsız düzlükleri ve şekilsiz tepeleri ile çöl, tanımayana korkutucu. Hele devenin hörgüçleri arasından yükseklerden bakmak  başlangıçta tedirgin edici. Yine de bir kere tedirginliğe tutunmaktan vaz geçip de devenin ritmiyle uyuma girmek -tabi elbette çıkış yolunu bildiğince- özgürleştirici.

↔↔↔

Pembe ağırlıklı, bej, yeşil rengârenk kumların oluşturduğu doğal bir taş kanyon olan ve dünyanın yeni 7 harikasından biri olarak kayıtlara geçen Petra’da taşın bir ruhunun olabileceği ve yeterince sabırlı olduğunda yolun insanı inanılmaz bir ödüle yürüttüğünü gözlemledik. Gözünü ne zaman açık ne zaman kapalı tutacağını bilmek, ödülün algısını iyice yükselten bir beceri.

Petra’ya doğru, yolda durduğunuz uçsuz bucaksız kaya oluşumlarından oluşmuş çöle hayranlıkla bakakaldım uzun uzun... Periler ülkesine inansaydı insan, işte burası tam orasıydı. Periler ülkesi... Sonsuz iniş çıkışlarda soluklaşıp göğe ulaşmanın ülkesi... Ayaklarınızın bastığı yerin madde bedenin önce zorlanarak ilerlediği ama ihtiyacı olan zamanı verdiğinizce mana bedene geçişin yolculuğunda sislerin arasında incelen, sübtilleşen bir ruhani yürüyüş... Oturduğunuz sert ve şekilsiz taşın üzerinde hafifleme... Tene ait ne varsa süzülüp yok olduğu; bejin bin bir tonunun, kırmızının, pembenin, sislerin arasında hafif bir maviye dönüşü... Topraktan havaya geçiş...  Boşluğa uzanan taş kayanın üzerinden göğe eriş... Söyleyin bana, perilerin ülkesi burası değilse neresi olabilir ki?

Ve İsrail’e dönüş... İsrailli arkadaşlarımın gümrükten geçişin hemen ardından dile getirdiği güven duygusu... Ürdün ne kadar sorunsuz ve ne kadar kabul edici görünse de insanın kendini kendi coğrafyasında güvende hissetmesi, memleketini vatan yapan duygu sanırım.

Evime, sevdiklerime, doğduğum büyüdüğüm şehre duyduğum özlem... Ve yine de burada geçirilecek sadece bir günümün daha kaldığı düşüncesi.. Geri dönme arzusu ve burada kalmanın dayanılmaz cazibesi... Belki de sadece algı ve yargılarımızın bir oyunu bu bize.  Çünkü doğada sınır yok, milliyet yok, din yok.

Bir gün insanlık doğa gibi düşünmeye başlayıp herkesi kendine kardeş ve bütün dünyayı kendine vatan kılabilecek mi acaba? Belki de bunun için tek bir adım yeterli...

Belki de sadece doğaya dönüp elini uzatması ve mucizeyi kabul etmesi gerek.