İstanbul’un kurtuluşu

Dr. Elif ULUĞ Köşe Yazısı
3 Ekim 2018 Çarşamba

İstanbul’un kurtuluşunu kutlayacağız birkaç gün sonra. Kimden kurtuluyor 6 Ekim’de biliyor musunuz? Yakın hem de en yakın tarihimizin psikolojik olarak bizi en sarsan yanı, en yumuşak karnımız önceki başkentimiz, İstanbul’un tam tamına beş uzun yıl boyunca İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan askerleri tarafından işgal edilmişti. I. Dünya Savaşı’nı yanında yer aldığımız devletlerle birlikte kaybedince imzaladığımız Mondros ve sonrasında Sevr Anlaşmalarıyla Osmanlı’nın paylaşılma planı uygulamaya kondu. İşgal yıllarında bir sömürge başkentine dönüştürülen ve öyle de kalması düşünülen İstanbul halkı acaba nasıl yaşıyordu? Buraları biraz anlatacağım size.

Gözden kaçırmamak gereken en önemli gerçeklik; 1900’lerin müthiş çalkantılı yıllar oluşu. Ardı ardına üç büyük imparatorluğun yıkıldığı - Avusturya Macaristan, Rus ve Osmanlı hanedanlarının yerle bir olduğu - bu dönemde kozmopolit İstanbul iyice şirazesinden çıkmış bir görüntüdedir. 13 Kasım 1914’te I. Dünya Savaşı başlangıcında Sultan 5. Mehmet cihad fetvaları verir. Aynı gün Müslüman bir grup Pera’da yani şimdiki adıyla Beyoğlu’nda boşaltılan İngiliz, Fransız, Rus elçilik binalarının önünde gösteri yapıp, Tokatlıyan Oteline saldırırlar. Yeşilköy’de ise 1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda ölen Rus askerler anısına yaptırılan kiliseye ve mezarlıklara saldırılır. 1453’ten beri binbir emekle karılan çok kimlikli, kozmopolit, barışçıl İstanbul yerini sert, uzlaşmaz bir milliyetçi kimliğe bırakacaktır. 1915’te tüm cepheleriyle Çanakkale destanları yazılır. İstanbul çok ama çok önemlidir. Her şey yitirilebilir ama son Osmanlılar için İstanbul’u yitirmek, hiçbir felakete benzemez.

Müttefik donanması en arkada Yunan Averof zırhlısıyla İstanbul kıyılarında yerini alır. Bu arada nereye gideceğini bilmeyen ve bulabildiği gemiye sığınan binlerce mülteci İstanbul’u mesken tutmuştur. Sokaklar Osmanlı’nın Balkan Savaşları’yla kaçarak gelen Müslümanlar, Anadolu’dan kaçarak gelenler, Ermeniler, Çarlık Rusya’sından sığınan asilzadelerle doludur; dev bir göçmen dalgası yakın yöre tüm Osmanlı coğrafyasından kaçıp gelenlerle İstanbul’un nüfusunu 1 milyona taşımıştır. Amerikan Vakfı Near East Relief tarafından 1921’de yapılan araştırmalara göre işsiz sayısı 15 binden fazla, 5000’den fazla kadın ise fuhuş bataklığındadır.

Şimdilerde üç beyaz katilin sonuncusu olarak adeta suçlu ilan ettiğimiz ‘un, yağ, şeker’in  ‘şeker’i ateş pahasıdır, el yakar; 1914 Temmuz’unda 3 kuruş olan şeker 1918’de yani savaşın sonunda 250 kuruşa çıkar. Çünkü üretemediğimiz her şey gibi ‘şeker’i de üretemediğimizden İtalya ve Avusturya’dan alıyorduk ama savaş tüm bu alımları durdurur. Şekersiz geçen Şeker Bayramları halkı da yönetenleri de derinden sarstığından Kurtuluş Savaşı sonrası genç Cumhuriyet’in ilk işi şeker fabrikaları kurmak olur. Tabidir ki un ve yağ da bu kıtlıktan nasibini alır. Kahve, susuzluk, ayakkabı, giyecek, odun, kömür gibi temel yaşam yokluklarını saymıyorum bile. Savaşın son yılında ortalama bir memurun aylık maaşıyla bir ekmek bile alınamaz. Bütün bunlar yetmezmiş gibi kendi halinde İstanbulluları şaşırtan yeni bir sosyal sınıf ortaya çıkar: ‘Yeni Zenginler’. Savaş sonunda azan karaborsa, istifçilik, spekülasyon kavramları; fırsatçı küçük tüccarlar, bürokratlar ve ihtiraslı İttihat Terakki üyelerinin bazıları vurgunculuğun kitabını yazarlar. Enflasyon, işgal yıllarında yüzde 1350’dir. Bu arada savaş Anadolu’yu yakıp yıkmaktadır. İstanbullu Genç Osmanlı subayları arada kalmışlardır; İstanbul’da bine yaklaşan eğlence yerleriyle, Çarlık Rusya’sından kaçan cins-i latif Rus hanımlarının cazibesine mi kapılmalı? Yoksa Anadolu’da direniş hareketine mi katılmalı? arasında psikolojileri bozulmuştur.

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nin ardından İstanbul’a İngiliz, Fransız ve İtalyan birlikleri girdiğinde İttihat ve Terakki liderleri bir Alman denizaltısıyla Kırım’a kaçmıştır, payitaht ise ihtiyar bürokratlara ve onlar kadar ihtiyar Sadrazam Tevfik Paşa’ya emanet edilmiştir. Tabii öte yanda huzursuz Vahdettin’i yani son Osmanlı padişahını da unutmamalıyız. Çağdaşları olan Bulgaristan Kralı Ferdinand ise 4 Ekim’de, Kayzer 2. Wilhelm ise 12 Kasım 1918’de tahttan çekileceklerdi. Bizim son padişahımız herhangi bir siyasal rolü ya da gündemi olmayan etkisiz eleman kıvamında ama özellikle İngilizler için Müslüman sömürgelerini kızdırmamak adına değerli bir şamdan kıvamında İngilizlerce elde tutulacaktır.  İstilacıların kumandanı General Franchet d’Esperey 1453 fethine nazire yaparcasına beyaz atıyla 1918’de Pera’da resmi geçit yapınca İngilizler ortalığı kızıştırmamak için pragmatik ve diplomatik Suriye kahramanı Allenby’i çağırırlar. Nisan 1919’da yine bir başka kahraman asker Kazım Karabekir, kendini 15. Kolordu Komutanlığı’na getirtir. Görünürde padişahın yanındadır ama aslında amacı Doğu Anadolu’yu geri almaktır. Anadolu’ya geçen ilk subaydır ve Eylül 1920’de 93 Harbi’nde Rusların aldığı Kars, Ardahan, Batum ve Artvin’i geri alarak doğu sınırında Misak ı Milli’yi gerçekleştirir. Güzel şeyler olsa bile, başarıların üzerine müthiş bir felaket yaşanır. 15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlılar tarafından müttefiklerin onayını alarak işgal edilir. Ertesi gün eski bir buharlı gemiyle ve yakınlarıyla Mustafa Kemal, Samsun’a yola çıkarak İstanbul’u ardında bırakır. Sonu çok büyük bir zaferle biteceğini bilmeyen ama vatanına iman eden, aşkla bağlı Mustafa Kemal’i, ‘Atatürk’ yapan o üç uzun yılı hepimiz ezberimizden biliriz.

O yılların İstanbul’unda her millet kendi kaderi içinde bekleşiyor ve tahminlerde bulunuyordu. Sokakları resmeden şöyle bir ifade var dönemin dergilerinden Leonis’te: ‘İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan her renkten üniforma, değişik türleri ile birbirine karışıyordu; koca kırmızı fesli ve beyaz maşlaklı Afrikalı sipahiler, başları türbanlı Hintli askerler, zift gibi kapkara Senegalliler, koyu renk eteklikli sarışın İskoçyalılar, tüylerle süslü geniş başlıklı İtalyan piyadeler, Yunan askerleri, geniş külot pantolonları ve botlarıyla Giritli jandarmalar, çarın ordularına mensup her boydan Rus subayı...’1

Ama işte her şeyin ilacı olan zaman Türker’in yüzüne güldü. 1915’te Sultanahmet Mitingine Halide Edip Adıvar şu sözle başlamıştı, dedikleri de çıktı: “Gece en karanlık ve sonsuz göründüğü zaman gün ışığı en yakındır.” Ve işte İstanbul kıyılarındaki müttefik donanması 2 Ekim 1923’te Lozan Anlaşması’nın onaylanmasıyla bayraklarını indirip giderler. Kâbus biter tüm kabuslar gibi…

 

 

1 Leonis, s. 80-85.