Martin McDonagh´ın ´Vahşi At Dokuz´u John Malkovich için izlenmeyi hak ediyor.
Kara mizahı politik tarihle, casuslukla ve ahlaki hesaplaşmayla bir araya getiren filmin merkezinde üç CIA ajanı var. 1973’te Şili’de Allende’nin Pinochet tarafından devrilmesine yakın bir dönemde geçen film ABD’nin müdahaleciliğini eleştiriyor. Ölüm, yaşlanma, pişmanlık ve geçmişle yüzleşme temalarıyla film varoluşçu bir karakter draması.
‘WILD HORSE NINE’ Yön ve Sen: Martin McDonagh - Gör: Ben Davis - Müz: Carter Burwell - Kur: Mikkel E. G. Nielsen - Oyn: John Malkovich - Sam Rockwell - Steve Buscemi - Parkey Posey - Tom Waits - Mariana di Girolamo - Aili Salas - Paola Giannini
‘The Banshees on Inisherin’, ‘3 Billboard, Ebbing Çıkışı, Missouri / Three Billboards Outside Ebbing. Missouri’ ve ‘In Bruges’ gibi kaliteli filmleriyle tanınan Martin McDonagh, senaryosunu yazıp yönettiği son filmi ‘Vahşi Dokuz At / Wild Horses Nine’da kara mizahı politik tarihle, casuslukla ve ahlaki hesaplaşmayla bir araya getiriyor. İngiliz yönetmen, iki CIA ajanının uzak bir adada yaşadıklarını anlatırken yalnızca bir casusluk öyküsü kurmakla kalmıyor; devletlerin gizli operasyonlarını, siyasi müdahalelerin sonuçlarını ve bu operasyonlarda görev alan insanların vicdanlarıyla ilişkilerini de gündeme getiriyor. Gerçek tarihsel olaylardan hareket eden kurmaca bir hikâyeyi anlatan film, 1973’te Şili’deki askeri darbeden hemen önce, gizemli heykelleriyle meşhur Paskalya Adası’nda görevlendirilen iki CIA ajanını izliyor. Siyasi yönü ağır basan kara komedi, McDonagh’ın alametifarikası olan o uyumsuz ikili dinamiklerinden birini daha gözler önüne seriyor.
Deneyimli Chris Carlise (John Malkovich) ve onun uzun zamandır birlikte çalıştığı Lee Chesterfield (Sam Rockwell) ikilisinin bağlı olduğu büro şefi MJ (Steve Buscemi) onları Santiago’dan uzaklaştırarak Paskalya Adası’na gönderir. Bu yolculuk, ilk bakışta alışılmış bir casusluk görevi gibi görünse de filmin asıl gerilimi ajanların yalnızca ne yapacaklarıyla değil, geçmişte ne yaptıklarıyla da ilgilidir. İki ortak, CIA görevlerinin ve içinde bulundukları siyasi düzenin karanlık yönleriyle yüzleşmek zorunda kalır. Martin McDonagh’ın sinemasında mizah ile şiddet, absürt durumlar ile trajedi çoğu zaman yan yana bulunur. ‘Vahşi At Dokuz’da siyasi açıdan ağır bir konuyu kara komedi ve keskin diyaloglarla ele alır. John Malkovich CIA’nın Şili’de yapmayı kafasına koyduğu eylemin ipuçlarını dile getirip, orada tanıştığı muhatapları solcu iki kadını şaşırtıyor ama kara mizahıyla izleyiciyi güldürüyor.
Bir casusluk gerilimi
Dışarıdan bakıldığında iki ajanın bir kaçış veya uzaklaşma yolculuğu gibi görünen görevi, gerçekte karakterlerin geçmişlerine ve siyasi sorumluluklarına daha fazla yakınlaşmasına neden olur. Aralarındaki uzun süreli mesleki ortaklık, güven ve sadakat meselesini giderek daha karmaşık hale getirir. Chris ile Lee arasındaki ilişki, filmin dramatik eksenlerinden biridir. Birlikte çalışmak, aynı kurumun parçası olmak ve sırları paylaşmak, mutlaka aynı ahlaki değerlere sahip olmak anlamına gelmez. Chris’in havaalanında tanıdığı, sonraları Paskalya Adası’nda rastladığı iki genç ve muhalif öğrenci, Monica (Mariana Di Girolamo) ve Alicia (Ailin Salas) ile kurduğu ilişki, olayların seyrini değiştirir. İki genç kadın, ajanların alıştığı kapalı ve hiyerarşik dünyadan farklı bir bakış açısını temsil ederler. Paskalya Adası’nın Moai adlı devasa taş heykelleriyle çevrili ortamı, bu açıdan yalnızca bir egzotik dekor değildir.
Ölüm, yaşlanma, pişmanlık ve geçmişle hesaplaşma temalarıyla film, varoluşçu bir karakter draması, bir casusluk gerilimi. Martin McDonagh senaryosunda yakında öleceğini bilen Chris’in şahsında, “hayatın sonuna yaklaşan biri, geçmişini değiştirebilir mi?” sorusuna cevap arıyor. Film, yıllarca aynı sistem içinde çalışmış iki CIA ajanının, o sistemin sonuçlarını sorgulamaya başladıklarında birbirlerine ne ölçüde güvenebileceklerdir. Ölümcül hasta olan Chris’in kişisel durumu ve geçmişiyle ilgili sorunlar da iki ajanın yüzleşmesine ayrı bir boyut kazandırır. Filmi anlamak için 1973 Şili darbesinin tarihsel bağlamını hatırlatmakta fayda var. 1970’te iktidara gelen sosyalist devlet başkanı Salvador Allende, üç yıl aradan sonra General Augusto Pinochet’nin öncülüğündeki askeri darbe ile devrilmişti. CIA’in Şili’deki müdahaleleri, ABD’nin bu darbedeki rolü dönemin tarihsel tartışmalarında yer aldı. ‘Vahşi At Dokuz’, olaylarını bu darbenin hemen öncesine yerleştirerek casusluk hikâyesini gerçek bir siyasi kırılma anına bağlıyor. Film, CİA ajanlarını Şili’deki siyasi gelişmenin dışarıda duran bağımsız gözlemciler olarak değil, Amerikan müdahalesini bilen casuslar olarak takdim eder. Martin McDonagh, üç CİA ajanı kahramanı üzerinden ABD hükümetlerinin müdahaleciliğini eleştiri konusu yapıyor. ‘Vahşi At Dokuz’u izlerken aklıma 1982 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülüne ortak olan Costa Gavras’ın ‘Kayıp / Missing’ filmi geldi. Film, Şili’deki darbe sırasında kaybolan genç Amerikalı gazetecinin akıbetini araştıran ailesini konu alıyordu. Jack Lemmon ile Sissy Spacek’in canlandırdığı anne-baba, bölgedeki Amerikalı diplomatların örtbas ettiği kayıp olayları karşısında çaresiz kalıyordu. Costa Gavras’ın aralarında bulunduğu dörtlü senaryo ekibi, devletin gizli faaliyetlerini, siyasi şiddetin kurbanlarını ciddi bir dramatik çerçevede eleştiriyordu. (1982 Altın Palmiye Ödülü’nün diğer ortağı Yılmaz Güney’in ‘Yol’ filmiydi.)
‘Vahşi At Dokuz’ aynı tarihsel soruna farklı bir soruyla yaklaşıyor: “Siyasi şiddetin mekanizmasını işleten insanlar, yaptıklarıyla nasıl yaşamaktadır?” Martin McDonagh burada hicvini konuşturup iki kahramanı, Chris ve amiri MJ’yi her an damarlarına uyuşturucu enjekte edip rahatlayan, dünya gerçeklerinden bir an olsun uzaklaşan iki eroinman olarak huzurumuza getiriyor. Film Amerikan müdahalelerinin karanlık tarihine ilişkin keskin göndermeleri, komik olan ile korkunç olanı birlikte işleyerek, şiddetin sıradanlaşmasını gözler önüne sererek yapıyor. Hikâyesini ilginç hale getirip anlatmadaki ustalığı bilinen İngiliz yönetmen, filmin uzun tutulan, sayısız sürpriz içeren keyifli final bölümünde ustalığını konuşturuyor. Devlet adına işlenen eylemlerin sorumluluğunu tartışmaya açan film şu soruyu sorar: “Bir insan, devletin talimatını yerine getirdiğinde, ortaya çıkan sonuçların sorumluluğundan kurtulabilir mi?”
Şiddetin sıradanlaşması
Martin McDonagh ajanların görevlerini başarıyla yerine getirmesinin, yaptıkları işin ahlaken doğru olduğu anlamına gelmediğini iddia ediyor. Bu bakımdan film, kişisel vicdan ile kurumsal itaat arasındaki çatışmayı merkezine alan politik bir anlatı olarak değerlendirilebilir. Filmin Salvador Allende’nin devrilmesine yakın dönemde geçmesi, siyasi gücün gizli operasyonlar, istihbarat faaliyetleri ve alınan kararlarla da kullanılabileceğini gözler önüne seriyor. Suçluluk, vicdan, şiddet ve kara mizahı bir araya getiren ‘In Bruges’, adalet, intikam, öfke ve ahlaki çelişkiler üzerine kurulu ‘3 Billboard, Ebbing Çıkışı, Missouri’ ve insan çelişkilerinde kopuşu, yalnızlığı ve şiddeti kara mizahla ele alan ‘The Banshees of İnisherin’den sonra Martin McDonagh, ‘Vahşi At Dokuz’da dostluk, ölüm, suçluluk temaları eşliğinde, insan davranışlarındaki çelişkileri ve ahlaki açıdan rahatsız edici durumlara değinen politik bir filme imza atıyor.
Paskalya Adası’nın ünlü taş heykelleri açıkça görünebilirken ajanlarımızın faaliyetleri gizlidir. Her yerden görülebilen bu gizemli heykeller görüntü yönetmeni Ben Davis’in müthiş zenginlikte görseller kaydetmesine katkıda bulunur. Davis, Martin McDonagh’ın iki iddialı filminde, ‘The Banshees of İnisherin’ ve ‘3 Billboard, Ebbing Çıkışı, Missouri’de işbirliği yapmıştı. Filmin müzik partisyonunda, Martin McDonagh’ın iki filmiyle (‘İnisherin’ ve ‘Billboard’ Oscar Ödülü’ne aday gösterilen Carter Burwell’in imzası var. New Yorklu sanatçının Oscar’a üçüncü adaylığı ‘Carol’ filmiyle. Filmin parlak oyuncu kadrosuna gelince… Son Venedik Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü Volpi Kupası’nı kazanan John Malkovich filmde canlandırdığı acı çeken, gözleri kan çanağına dönüşmüş ve yaşlanmakta olan suikastçı rolüyle kariyerinin en parlak kompozisyonlarından birini verirken hem dokunaklı hem de derinlikli bir portre çiziyor.
Her zaman kendine has, büyüleyici bir tuhaflığa sahip, iki Oscar adaylığı olan, bu çizgi dışı oyuncu ile eski tüfeklerden, Oscar Ödüllü Sam Rockwell’i, Hollywood’un en büyük erkek karakter oyuncularından Steve Buscemi’yi aynı filmde izlemek büyük keyif. Filmde John Malkovich ile Sam Rockwell’in canlandırdığı birlikte çalışan iki CİA ajanı arasındaki ortaklık ve güven sorunu hikâyenin casusluk gerilimini besler. Sam Rockwell Martin McDonagh’ın ‘3 Billboard, Ebbing Çıkışı, Missouri’ filmiyle En İyi Erkek Yardımcı Oyuncu Oscar Ödülü’nü kazanmıştı. Steve Buscemi’nin oynadığı MJ karakteri ajanları adaya götüren üst düzey görevli olarak CİA’in hiyerarşik yapısında yer alır. Chris’in yıllardır görüşmediği, belki de öleceğini bildiği için veda etmek için aradığı kardeşini (kısacık rolünde) usta aktör Tom Waits canlandırıyor. Ajan Lee’nin hep uzaklarda olduğu için ancak telefonla görüştüğü ve hep kavga ettiği karısı Margie’de Parker Posey var.