Bugünün birey ve toplum anlayışıyla baktığımda, kilit meselenin yalnızca bir arada yaşamak değil, birlikte bir toplum oluşturabilmek olduğunu düşünüyorum.
Geçenlerde bir arkadaş grubuyla Fransa’da yaşanan toplumsal olayları, sokaklara taşan öfkeyi, yıkımı ve göçmen grupların karıştığı taşkınlıkları izliyorduk. Görüntüler kaygı vericiydi; ancak arkadaşlarımın aynı görüntüler karşısındaki farklı yorumları da düşündürücüydü. Biri, “Galiba tarihte artık çok kültürlülüğün sonu yazılıyor” diyerek sözlerini “Buyurun farklılıkların zenginliği!” ironisiyle tamamladı. Bu yorum karşısında kaşlarım ister istemez kalkarken içimde peş peşe “ama” ile başlayan cümleler oluştu. Bir yandan farklı kimlik ve yaşam biçimlerinin aynı toplumda yan yana var olabileceğine inanan birisi olarak içimdeki itiraz mekanizması devreye girdi; diğer yandan izlediğimiz görüntüler ve arkadaşımın bu kesin yargısı, insanların birbirini anlamasının, eşitlik ve karşılıklı saygının pek çok sorunu aşabileceğine dair inancımı da sorgulamama neden oldu. Acaba iyi niyetle savunduğumuz bu ideal, gerçek hayatın sınavları karşısında ne kadar güçlüydü? Çok kültürlülüğün sonunun geldiğini düşünen arkadaşım, Avrupa’nın artık her türlü farklılığı kontrol edilmesi gereken bir istikrarsızlık kaynağı olarak görmesi gerektiğini savunuyordu. Eminim bu düşünce bugün dünyanın birçok yerinde de yankı buluyordur.
Oysa ben, bu topraklarda 500 yıldan uzun bir geçmişe sahip ama yine de bazılarınca alnında ‘azınlık’ damgasını taşıyan birisi olarak “hem farklılıkları koruyalım hem de o topluluğa ait hissedelim. Burada illa bir zıtlık/çatışma mı var?” demek istedim ama fazla romantik kalabileceğim hissi beni frenledi. Bir diğer arkadaşımın sözleri, sanki bu içsel sorgulamamı dile getirdi.
-Yoksa çok kültürlülüğün kendisiyle değilse bile, onu hayata geçirme biçimimizle ilgili ciddi bir muhasebe yapmanın zamanı mı geldi?
Çok kültürlülüğün sonunun geldiğini düşünen arkadaşım tarihsel bir konuya parmak bastı.
-Osmanlı’da gayrimüslimlerin zimmî statüsünde kabul edilmesi belki buna güzel bir örnek.
- Hem evet hem hayır, şeklinde cevapladım.
- Osmanlı millet sistemi, kültürel farklılıkların korunmasına önemli ölçüde imkân tanıdı; ancak bunu eşit vatandaşlık ve eşit haklar temelinde değil, dinî toplulukların hiyerarşik bir düzen içinde örgütlenmesi yoluyla yaptı.
Bugünün birey ve toplum anlayışıyla baktığımda, buradaki kilit meselenin yalnızca bir arada yaşamak değil, birlikte bir toplum oluşturabilmek olduğunu düşündüm. Çünkü bir arada yaşamak, farklı grupların aynı coğrafyayı ve siyasi yapıyı paylaşması anlamına gelirken; birlikte bir toplum oluşturmak, bireylerin hem birbirleriyle hem de devletle duygusal ve sosyal bir bağ kurabilmesidir. Asıl değerli olan da bu bağı, bir arada yaşamanın ötesine geçerek, sosyolojide kullanılan eritme potası modeliyle değil, salata kasesi modeliyle kurabilmektir. (Eritme potasında farklı kültürler zamanla ortak bir kültürel kimlik içinde eritilir. Sonuçta başlangıçtaki farklılıklar belirginliğini kaybeder. Salata kasesinde ise farklı kültürler kendi özelliklerini, renk ve tatlarını korur; ama aynı kasenin içinde ortak bir bütün oluştururlar.)
Eritme potasının felsefesi farklılıkları ortadan kaldırarak bir bütünlük yaratmayı hedefleyen asimilasyondur. Ancak oluşan homojen görüntü bazen gerçek bir toplumsal bütünlük anlamına gelmez. Bastırılan kimliklerin zamanla ortadan kalkmadığını, uygun koşullar oluştuğunda yeniden ve bazen çok daha sert biçimde ortaya çıkabildiğini zaten sıkça görmekteyiz. Salata kasesi modeli ise kültürel farklılıkların korunduğu, ancak herkesin ortak bir yaşamın parçası olmasının hedeflendiği entegrasyon anlayışını temsil eder.
Burada yarar iki yönlüdür. Bir yanda azınlıkların yaşadıkları topluma katılma isteği ve kendilerini o toplumun asli, eşit ve değerli bir parçası olarak görmeleri, yani ‘gönüllü aidiyet’ hissi; diğer yanda çoğunluğun da onları farklılıklarıyla birlikte kendileriyle eşit birer parça olarak kabul etmesi.
İdealize ettiğim bu görüntünün karşısında ise iki risk durmakta.
İşte bu riskleri aşamayan toplumlarda bazıları, “Eşitiz ama bizi daha az eşit görürler!” diye sitem eder. Farklı kimlikleri ve yaşam biçimleri olanlara ancak ‘hoşgörü’ gösterilir, varlıkları ‘tolere’ edilir. Oysa tolerans, çoğu zaman bir tarafın diğerine katlanmasını veya onun varlığına izin vermesini ifade eder; tıpkı bir çocuğun yaramazlıklarını tolere etmek gibi. Eşitlik ise böyle bir izne ihtiyaç duymadan, herkesin toplumun doğal ve eşit bir parçası olarak kabul edilmesidir. Aksi halde insanlar aynı toplumda yan yana yaşamayı sürdürseler de ortak bir geleceğin parçası olduklarını hissedemezler.
Peki, bu ‘yan yana yaşama’ durumunun ötesinde, bizi birbirimize bağlayan görünmez bağlar nelerdir? Farklılıklarımızı korurken ortak bir hayat kurmamızı sağlayan değerler hangileridir? Bir toplumu toplum yapan, ona ortak bir gelecek duygusu veren bu değerlerin peşine de yazı dizimizin bir sonraki bölümünde düşelim.