Kasım ayına girdiğimiz bu günlerde soğuyan yağışlı havalar, bizi ekrana daha çok yönlendiriyor… İşte bu ay için birkaç öneri…
VİZYONDA
Digger
Oscar Ödüllü yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun yepyeni, yüksek bütçeli, film içinde tiyatro, gerçeklik içinde distopya, satirik ve bombastik karmaşası ‘Digger’ ekimde vizyona girdi.
Film, yakın bir gelecekte, iş adamı ve benzin baronu Digger’ın yol açtığı doğal felaketi ve sonrasında yaşanan katastrofik olayları ölçüsüz bir kurguyla konu alıyor.
Senenin en iddialı, en değerli ve en ustalıkla yaratılmış filmlerinden... Bu filmle, Tom Cruise kariyerinin ikinci etabına adım atmış bulunuyor. Yıldız oyuncu, kalitesini ve absürd karakterlere olan iştahını birleştirip, adeta “Artık beni ciddiye alın!!” diye bağırıyor. Karakterini o kadar benimsemiş ve farklı yüzlerini o kadar ustalıkla canlandırıyor ki, bol bol kazançlı bir ödül sezonu onu bekliyor. “Ben sadece bir aksiyon yıldızı değilim!” diye haykırır bir havası var.
Gittiğim seansta bir sürü izleyen daha yarı olmadan salonu terk etti. Bense bağırarak güldüm, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım ve çıktığımda içim burkuldu, gerçekten de etkilendim. Seyirciye ulaşma şekli sizi itebilir, dalgası geçilen konular sizi tetikleyebilir, belki felaketi bu kadar gülünç bulmak sizi tiksindirebilir. Film zaten ısrarla bunları hissettirmek istiyor; olasılığı olmayan bir toplumsal değişim mesajı vermiyor, sizi aptal yerine koymuyor. Gerçeği olduğu gibi suratınıza sokuyor, elimizde gülmek dışında başka bir çözüm yolu kalmadığında, bari kahkahalarla gülelim dedirtiyor.
Biraz pesimist, biraz ironik ruhu olan bu tarz seyircileri çekmek için yaratılmış. O yüzden bu kadar yüksek bütçesine rağmen bu kadar az gişe yapmasına şaşmamalı.
Tam olarak bir sinema filmi aslen, hatta istikrarla kendini beyaz perdede izletmeye can atan bir yapım.
Bence kaçırmayın…
***
ÜCRA ARŞİVDEN
The Great Dictator

Yakın zamanda, beklenmedik bir şekilde kendimi sinemalarda Charlie Chaplin’in savaş karşıtı klasiği ‘The Great Dictator’u izlerken buldum. Bir savaş eleştirisi ve fiziksel komedi eseri olarak tanıdığım film, aynı zamanda antisemitizm ve II. Dünya Savaşı Avrupa’sındaki getto hayatını gerçeklikle inceleyen bir esermiş. 80 senelik olmasına rağmen zamanı ve dili aşan, fazlaca keyiflendiren, bir anda gerçeklerle yüzleştiren bir anti-propaganda örneği.
Chaplin hem satirize ettiği Alman diktatörü hem de Yahudi berberi kendine özgü stil ve ustalıkla hayattan fazlalaştırıyor. Bir savaş gazisi ve işyeri sahibi olarak çektiği haksızlığı, onu koruyan, gizlilik, yoksulluk ve belirsizlik içinde yaşayan Yahudi aileyi, birlikte yaşadıkları sokaklarındaki yıkım ve zulmu gösteriyor. Özellikle bu sayede, 20. yüzyılın ilk kısmında, Alman toplumundaki değişimleri beklenmeyen bir incelik ve anlayışla ekrana sunuyor. Özellikle meşhur halka seslenme sahnesi, gerçekten de özgürlük ve adalet adına edilmiş en önemli lafları içeren, bütün film dilsiz kalan bir karakterin hem kendini avutma, hem de Chaplin’in kendi insanını eziyet eden güçlere karşı sessiz savaşının hayat bulmuş hali.
Avrupa’daki Yahudiler daha en kötü günlerini görmeden, felaketler gerçekleşmeden önce frenlere basmayı yeğleyen bir mesaj vermek istemiş. Zaten kendisi de itiraf ediyor, gerçekten neler olduğuna dair bir haberi olsaydı, bu filmi hiç çekemezdi. Umutlu ve ileriye dönük bakış açısı, olayların gittiği noktanın farkında fakat epey naif ve basit. Chaplin, Adenoid Hynkel karakterinde Hitler’in konuşma tarzını, yürüyüşünü ve kendini beğenmişliğini abartılı bir komedi diliyle alaya alıyor, bu figürün yapabileceği kötülükten sanki pek de haberi yokmuş gibi. Hynkel’in sahte Almanca nutukları ve çocukça davranışları, otoriter gücün ne kadar gülünç olabileceğini gösteriyor, ama ciddiyetin aynı derecede farkında değil.
Eminim oldukça izleyeniniz vardır. Fakat izlemediyseniz, en azından o meşhur kek içinde para arama, diktatörlerin yemek savaşı ve şişme dünya maketi ile vals sahnelerini açıp izleyin derim…
DİJİTAL PLATFORMLARDA
The Banshees of Inisherin – Disney+

İki orta yaşlı İrlandalının arasındaki çocukça söz dalaşlarını, küsüp barışmaları ve bir kasabanın nutkunun tutulacağı derecedeki dramı hep izlemek istemişsinizdir, değil mi? Yanılıyor muyum?
Hayat boyu aynı küçük kasabada dostluk yapmış ikili, yaşça büyük olanın ani kararıyla görüşmeyi bırakırlar. Ancak ikisi de bu yalnızlığı hiç iyi karşılamaz.
Colin Farrell boynu bükük, sıradanlığıyla herkesin canını sıkan, iyi kalpli ama hiçbir özelliği olmayan, eşeğiyle gezip duran bir aylak.
Brendan Gleeson ise bu küçük kara parçasında bunalmış ve bunamış, sıkıntıdan artık ne yapacağını şaşıran, kibirli ve parmaklarına pek değer vermeyen bir kemancı.
Filmin en güçlü yanlarından biri, kısa sahnelerde bile karakterlerin iç dünyasını hissettirmesi. Sessizlikler ve uzun bakışlar, bazen kelimelerden çok daha fazla şey anlatıyor.
Melankolik tükenmişlik içinde boğulan, anlam yaratmaya çalışan hayatların küçük can sıkıntılarını beklenmedik bir sürükleyicilik ile öne çıkaran yapım, insanın ve toplumun psikolojisini sabırla işliyor.
Kasabanın dedikodu konusu olan, fakat başlı başına umursanmayan bir trajedi, birçok insana kendi hayatlarının değersizliklerini hatırlatıyor ve onları hayata atılmaya itiyor.
Yönetmen Martin McDonagh, ayırt edici dokunuşu, stil ve tekniklerini istediği gibi oynatabildiği film dünyasında, şahsen en başarılı ve özgün filmine imza atıyor.
YAKINDA
Wild Horse Nine - 6 Kasım

Kasım ayının ilk cuma günü vizyona girecek olan ‘Vahşi At Dokuz’, McDonagh’ın ‘Seven Psychopaths’ eseriyle aşina olduğu Hollywood camiasına, baya eğlenceli bir geri dönüş.
İki bihaber CIA ajanı, Şili’deki kötü şöhretli 1973 darbesinden önce, Paskalya Adaları’na göreve gönderilirler. Orada neden olduklarına dair hiçbir fikri olmayan ikili, sosyalist bir grup ile vakit geçirdikçe, emperyalist amaçlarını unutma ile yüzleşirler.
Kara mizah, suç ve drama dolu yapım, hayli keyifli ve kaliteli olacak gibi duruyor.
Şimdiden başroldeki John Malkovich’in performansı kariyerinin en iyilerinden biri olarak övgü gördü. Sam Rockwell ile kimyası birçok eleştirmen tarafından kolay unutulmayacak bir duo performansı olarak adlandırılıyor. Yönetmenin kendine has mizahı, keskin diyalogları ve ani şiddet patlamaları eminim bu sefer de seyircide oldukça iz bırakacaktır.
HIZLI BIR VİZYON İNCELEMESİ
Bazı aylar önerecek bir tek vizyon prömiyeri olmaz iken, kimi aylarda kalabalık takvimli kadroları yazmaya zamanım, şansım ya da alanım olmuyor. Özellikle bu ay, sinemaya gitmeye heves attığım, bir filmden diğerine koşuşturduğum, gerçekten singüler kalitesiyle öne çıkan bir dönem.
Bu formatta size, derinden incelemediğim, bazen izlemek istediğim bazen de yeni izlediğim, radarıma takılan filmlerden kısaca bahsedeceğim. Hem benim içimde kalmasın, hem de siz kaçırmayın diye.
Primetime

Senenin belki en büyük beklentilerinden birinin altından kalkamayan Primetime, potansiyeline ucundan ulaşan, ilerledikçe yetersiz ve sansasyonalist kalan bir yapım.
(Yine ve yeniden) Robert Pattinson, 2000’lerde canlı yayında çocuk tacizcilerini ifşa eden televizyon ünlüsü Chris Hansen’i kendine has bir delilik ve açıklık ile canlandırıyor. Kendisi gerçekten de, her karakterine ne kadar kolaylıkla dönüşebildiğini hatırlatıyor. Kaliteli bir yardımcı kadrosu, enteresan görselleri ve işlediği temalar maalesef eseri vasatlığın altından kaldıramıyor.
Kendini olduğundan çok daha ciddiye alan, genç bir sinemacının her an göründüğünden fazlası olma uğraşında, derinliği sıyırıyor fakat yüzeyselliğe yenik düşüyor.
Huzursuz komedisini aynalamaya çalıştığı gerginlik ile daha belirgin harmanlasa, senaryoyu geri tutan seçimlerden ve sahnelerden kaçınsa, filmin altında hakikaten etkileyici bir eser saklı.
Ancak elimizde kalan eser bir mesaj veya amaçtan yoksun, tutarsız bir tempo, epey kötü bir çözümlenme ve izledikçe can acıtan ikinci el utanmanın ilerisine ulaşamıyor.
Kişisel olarak beyazperdede izlenmesini önermesem ve hayal kırıklığımı gizleyemesem de, eğlenmedim diyemem...
Clayface

Film endüstrisinin süper kahraman sevgisine karşıt, ‘Clayface’ karanlık derinlerden, karanlık hislerin ortaya çıktığı, intikam dolu bir canavarlaşma hikâyesi.
Şöhret tutkusu peşinde suratını ve formunu kaybeden bir adamın, bilimin saplantılı yörüngesine yenik düşüp, Clayface adı ile bilinen ikinci kişiliğine bürünmesini konu alıyor.
Korku unsurları serpiştirilmiş eser, bir orijin hikâyesinden öte, gerilim ve beden korkusu alt türlerinin beklenmedik ve başarılı bir örneği. Daha önce de bahsettiğim DCU evrenine ait proje, sıradanlaşmış çizgi roman piyasasına yeni ve etkileyici eserler eklemeye devam ediyor.
Maalesef film, korku filmi olmayı yeğlediği anlarda, hemen çizgi roman estetiğine geri dönüyor ve bu özellik izleyicileri uzaklaştırabilecek bir durum. Ancak başrolün kimlik ve insanlık kaybı yaşama esnasında verdiği muhteşem oyunculuk, aşk hayatını yönetme çalışmaları ve yavaş yavaş olayların elinden kayması, hiç sıradan olmayan bir kurguyla beraber çok şaşırtıcı.
You Can See Everything (Her Şey Ortada)

Yüzyılın medikal skandalı ile manşetleri dolduran Elizabeth Holmes’un tüyler ürpertici içsel hayatına, manipüle etme sanatındaki psikolojik aletlerine ve çalkantılı dış dünyasına yakından bakan, hayli huzursuz edici anlatısı ekrana taşındı.
‘Meta-belgesel’ olarak tanımlanan, gerçek olaylar ve hayal ürünü segmentlerle örülü hikâye, ilginç bir tesadüfle, Primetime’ın yönetmeni Lance Oppenheim’in bu ay vizyona giren ikinci filmi.
Övgüler ise bitmek bilmiyor. Film, neredeyse her puanlama sitesinde üst sıralarda yer alırken, belgesel akımına yeni bir soluk getiren bir şaheser olarak tanımlanıyor. Kesinlikle izleme listemin en üstünde, gelecek ay üzerine konuşmak istediğim bir eser.
Heart of the Beast (Vahşinin Kalbi)

Duygusal insan-hayvan dostluğu narratiflerine ve özellikle ‘sağ kalma’ alt türünün hayranlarına müjde.
Bir subayın sadık K9’u ile uçak kazasından sonra Alaska terraform’unda hayatta kalma mücadelesi, adeta kendini suyunu tüketmiş bir anlatıya noktayı koymaya gelmişçesine iyi yapılmış.
Haylice klişe ve sıradan olma potansiyelini, yönetmen David Ayer’in nitelikli kariyeri ve aksiyon yüklü filmlere olan yakınlığı ile azaltıyor.
En önemlisi, izleyiciyi nasıl etkilemeye çalıştığını çok iyi bilen, olduğundan fazla göstermeye uğraşmayan bir kurgu içermesi, kendine dürüst olmasından geliyor.
Tabii Brad Pitt de fena sayılmaz. Tek başına karizmasını konuşturmaya, vahşi doğayla savaşmaya ve boşluğa konuşmaya çok uygun.