Küçük şeyler aslında o kadar da küçük değiller

Merhaba sevgili okur, şöyle bir geçmişe baktım, 4 Kasım 2020´den beri Şalom´a yazıyorum. Ne tesadüf ki altı yılı tamamladığım bu haftada yazımın size ulaşacağı tarih yine 4 Kasım. ´Bu bilgiyle ne yapalım?´ diye düşünebilirsiniz, doğrusu hiçbir şey. Sadece tatlı bir rastlantı, beni gülümsetti… Jon Kabat Zinn´in ünlü sözü geliyor aklıma: “Küçük şeyler aslında o kadar da küçük değiller.”

Aylin GERON Yaşam
4 Kasım 2026 Çarşamba

Hayatımızın o koşturmalı akışında, asıl bizi ayakta tutan şeylerin hep o ‘küçük’ şeylerin olması ironik. Sabah uyanır uyanmaz kulağına gelen dışarıdaki yağmurun sesi, kahvenin ilk yudumundaki tadı, evden çıkarken sevdiklerine verdiğin busedeki o hoş temas…

Zihnin gürültüsünün fark etmene izin vermediği daha milyon detay sıralayabilirim. Giderek robotlaşan hal ve tavırlarımız, sonuç odaklı yaklaşımlarımız belki de tek sahip olduğumuz şeyi es geçiyor; o da içinde bulunduğumuz ‘an’.

Biz bu haldeyken gençler de kendilerine biçilen bu acımasız maratonda nefes almaya çalışıyorlar. Hele ki sınav yıllarındalarsa durum vahimleşiyor inanın. Son haftalarda kalbime konan iki genç hikâyeden bahsedeceğim:

İlki şu hayatta tanıdığım en azimli gençlerden biri. Kendisiyle ve dünyayla barışık neşeli, eğlenceli ve sorumluluk sahibi bir genç, 16 yaşında. Özel bir okulda 11. sınıfta okuyor. Yurt dışı üniversite hedefi olanların ‘sınav yılı’ dediği o kritik yılda. “Aylin Hocam, bana bir şeyler oluyor diyor; açıyorum notlarımı, kitaplarımı her zaman yaptığım gibi ama hiçbir şekilde odaklanamıyorum. İnanılmaz bir yorgunluk çöküyor ve uykum geliyor. Yorgunluğumu atamadım kaç zamandır. Aç tok bakmadan sürekli bir şeyler yemek istiyorum; özellikle tatlıda dur durak bilmiyorum. Sınav tarihleri de açıklandı bu şekilde devam edersem mahvolurum. Ortalamamın düşmesi hayallerimin sonu olur.”

Kaygının beden ve zihindeki izleri

Kaygının bedendeki küçük sinyallerini ben çok açık ve net görürken öğrencim anlam veremiyor yaşadıklarına. Sadece bu durumun oluşturacağı sonuçtan korkuyor ama aslında her bir semptomun o büyük korkunun izdüşümleri olduğunun farkında değil.

Diğer öğrencim ise bir ‘high achiever’. Durmaksızın ders çalışabilir, çalışıyor zaten. Hatasız performans hedeflediği için molaya izin vermeyen, hata yaptığında kendini ekstra çalışmayla ‘cezalandıran’ bir öğrenci. O da 16 yaşında, 11. sınıfta. Ne yaparsa yapsın bireyler eksik kalıyor kendi gözünde. Hele hele mevzu matematik olduğunda (tüm notları 98+ olmasına rağmen) kendisini ‘yetersiz’ görüyor. Kemikleşmiş bir inanç kurmuş zihninde. Oysa somut veriler bunun tam tersini söylüyor. Kendi yarattığı konumlandırma bu, gerçeklik değil. Ne var ki zihin, kendine anlattığı hikâyeye inandığında, performans da o hikâyeye doğru çekiliyor. Mini değerlendirmeler sırasında ‘yetersizim’ düşüncesi dikkatinin yarısını çalmaya yetiyor çünkü.

Aynı yaşta bambaşka kulvarlarda mücadele veren iki genç gibi görünseler de aslında ortak bir yarada buluşuyorlar: kaygı. Biri bedeninin gönderdiği o sessiz imdat sinyallerini okuyamıyor, kaygısıyla nasıl buluşacağını bilemediği için onunla bedeninde boğuşuyor; diğeri ise kendi değerini bütünüyle performansına eşitliyor. ‘Hata yaparsam eksiğim, yetersizsem yokum’ gibi acımasız bir yerden yükleniyor kendine. Oysa durup dinlenmeye, mola vermeye, şöyle bir geriye çekilip büyük resme bakmaya o kadar çok ihtiyacı var ki... Ama bunu yapamıyor. Yorgun, puslu, hatta sisli bir zihnin arkasından soruları çözmeye, hayatı göğüslemeye çalışıyor. Sınav anında o bulanık zihinle verdiği savaş, enerjisinin çoğunu daha baştan tüketiyor.

Çözüm basit ama adanmışlık istiyor: MINDFULNESS- bilinçli farkındalık pratikleri

Saatlerce bağdaş kurup oturmak, dünyadan soyutlanmak ya da zihni tamamen ‘boşaltmak’ gibi sahneler canlanmasın zihninizde. Mesele zihni zorla susturmak değil; olanı, tam da o anın içinde yargılamadan fark edebilmek.

Bu iki gençle sadece birkaç dakikalık son derece sade, uygulanabilir pratiklerle başladık:

(Haydi siz de yapın)

Yaptığın iş her neyse bırak, gözlerini kapat ve şimdi, burada nasılsın ona bak. Nasıl oturuyorsun? Bedeninin oturduğu sandalye ya da koltuk ile temasını fark et. Bacakların nasıl? Ya ellerin? Sırtın, omuzun nasıl hissediyor? Herhangi bir yerinde gerginlik var mı? Şimdi nefesine bak; nasıl? Sığ mı, derin mi, hızlı mı, yavaş mı? Fark et, herhangi bir şeyi değiştirmen gerekmiyor... Sadece fark et. Hazır olduğunda gözlerini açabilirsin.

İşte bu! Bu minik pratik, genci o zihinsel fırtınanın içinden çekip anın içine getiriyor ve ilk defa bedenini yargılamadan gözlemlemeyi deneyimliyor. Bu çarpıcı deneyim ile yeni bir yolculuğa çıktık her ikisiyle de. Kendi başlarına kaldıklarında yorgun isteksiz, bulanık hissettiklerinde ya da hiçbir şey hissetmediklerinde ne zaman isterlerse akıllarına düştüğü her an yapacaklarını söylediler.

Eee ne demiştik: hiçbir yöntem kişinin kendisinden güçlü değildir. Küçük bir şey yaptık birlikte aslında hiç de küçük olmayan bakalım nelere kapı açacak?

Merak ve sevgiyle kalın…

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün