Festival bu yıl açılışını Strasbourg Ulusal Tiyatrosu (TNS) yapımı, bir İngiliz prensesi için gösterişli bir gelinlik dikmenin bedellerini konu alan, üç saatlik, ara vermeden sahnelenen ´Lacrima´ ile yaptı. Oyunu son yıllarda Fransız tiyatrosunda ciddi etkiye sahip az sayıda kadından TNS sanat yönetmeni, Vietnam, Kuzey Afrika ve Fransız kökenli Caroline Guiela Nguyen yazıp yönetti.
Avignon Festivalindeki ilk gösteriminin ardından Avrupa’dan Kanada ve Avustralya’ya dünyanın önde gelen sahnelerine ve festivallerine davet edilen, her gösterimi ayakta alkışlanan bu çarpıcı yapımın haute couture dünyasında geçmesi şaşırtıcı gelebilir.
Ancak Antik Mısır’ın mezarlarından, hatta daha eski mağara resimlerinden belirgin olarak görülebildiği gibi giyinme, özellikle de güzel giyinme dürtüsü insanlık tarihi kadar eskidir. Üstelik bu evrensel dürtü etnik kökene, yöreye tarihe bağlı da değildir. Avukatların, borsacıların, reklamcıların olmadığı bir dünya hayal, hatta arzu edilebilir ama moda tasarımcıları olmayan bir dünya düşünülemez.
Haute couture'ün ‘etik’ uygulamaları hakkında ne kadar bilgiye sahibiz? Bu tür lüks ürünleri karşılayabileceklerin sicilleri, satın aldıkları elbiseler kadar kusursuz mudur?
Bu sebeple çok özel bir konuya değinir gibi dursa da ‘Gözyaşlarının çağdaş tarihi’ni oluşturmak üzere planlanmış bir oyun serisinin ilk halkası ‘Lacrima’, aslında evrensel bir konuya değiniyor.
Caroline Guiela Nguyen’in Latince ‘gözyaşı’ anlamına gelen Lacrima’sı yaratım sürecinin zahmetli doğası üzerine, hem kurumsal hem de bireysel şiddet ve güzelliğin ardındaki gözyaşları hakkında bir hikâye. Üretimin beraberinde getirdiği vicdani sorumlulukları ve görünmeyen emeği odağına alıyor. Parıltılı vitrinlerin ardındaki dünyayı tüm çıplaklığıyla sahneye taşıyor; emeğin estetikle kurduğu ilişki üzerinden, hayatımızın amacı sandığımız ideallerin bizi nasıl tükettiğini gözler önüne seriyor; birlikte yaşamanın ve üretmenin anlamını yeniden düşündürüyor.
Lacrima, sert beyaz ışıklar ve steril masalarla ameliyathane görünümü veren Paris’teki bir modaevinin atölyesinde, atölye şefi ve baş terzi Marion’un tıbbi müdahale gerektiren ciddi bir durum yaşamasıyla başlıyor. Oyun duruyor, sekiz ay geriye sarılıyor ve üç saat boyunca durumu buraya getiren olaylar izleniyor.
Kim olduğu belirtilmeyen bir İngiltere Prensesi nişanlandığında gelinliğin yapım ihalesini Parisli haute couture moda evi Maison Beliana kazanıyor. Prenses 16. yüzyıldan beri saraylara dantel üreten Normandiya’nın Alençon bölgesinde yapılmış yarım yüzyıllık kraliyet duvağını takacağı, dantel motifinin elbisenin sırtına ve yüz binlerce inciyle kuyruğuna işleneceği çok özel bir gelinlik istiyor. Böylece düğünde duvak çıkarıldığında, tarihin ve kraliyet geleneğinin izleri gelinliğin üzerine yansımış görünecektir.
Fransızca, İngilizce, Tamilce ve Fransız işaret dillerinde sahnelenen çok dilli yapım, farklı mekân ve coğrafyalarda geçiyor. İşlemeli ipek elbise Paris'te dikiliyor, tekstil müzesinde koruma altında olan, on yılda bitirilmiş el yapımı dantel duvak Alençon'da restore ediliyor, desenin 250 bin inciyle nakış olarak yansıyacağı kuyruk Mumbai'de işleniyor.
Tüm sorumluluk, tasarımcı Alexandre’ın neredeyse imkânsız taleplerini karşılamak ve teslim tarihlerine yetiştirmek zorunda olan baş terzi Marion’un (muhteşem Maud Le Grevellec) omuzlarına biniyor: Her şey gizli tutuluyor; duygular, evdeki gerilimler, hatta elbisenin kendisi bile bir gizlilik anlaşmasıyla korunuyor. Tek bir şey bile ifşa etmemeye yemin etmiş terziler, dantel dokuyucuları ve nakışçılar sekiz ay boyunca, nihai ürünün ne olacağından habersiz, bu gizli proje üzerinde durmaksızın çalışıyorlar.
Paris’te yaşananlar, iç içe geçmiş üç hikâyeden sadece biri.
Duvağın yapıldığı Alençon'da hem geleneksel dantelcilik hem giderek yaşlanan son dantelciler yavaş yavaş ölüyor. Zanaat sadece annelerinin yanında öğrenen kadınlar sayesinde hayatta kalıyor. Dantelcilerin geleneklerine duydukları gurur, karşılığında çok az şey alan işçilerin iç dünyaları, karmaşık işin kadınların sağlığı üzerindeki korkunç etkisi, başarılı karakter yazımı ve müthiş oyunculuklarla yansıtılıyor.
Öykü bizi kuyruğun nakışının yapıldığı Mumbai'ye de götürüyor. Kuyruğa 250 bine yakın inci işlenmesi gerekiyor ve bu işi yapabilecek tek bir adam var: iğne ve iplikle sessizce, yılmadan çalışan yaşlı nakış ustası Abdul Gani (Charles Vinoth Irudhayaraj).
Gelinliğin yaratım süreci bölümlere ayrılmış da olsa hikâye bölümlere ayrılmıyor; Nguyen, gösteriş ve güzelleşmenin hem ticari hem kişisel bedellerini iç içe geçiriyor, gelinliğin yapımına ne kadar kan, ter ve gözyaşı döküldüğünü bir belgeselci titizliğiyle inceliyor.
‘Lacrima’nın insani boyutu, oyunu aşırı çalışma ve köleliğin boğucu derecede duygusal öyküsüne dönüştürüyor. Karakterlerin işlerinin ezici baskısını hissetmelerini, tüm duygusal ve aile hayatlarının arka plana itilmesini izlemek müthiş üzücü. Acı, özveri ve çatışma dolu dünyada Marion'ın atölyedeki kalıpçı kocası Julien’in (Dan Artus) güvensiz, şüpheci ve istismarcı maço saldırganlığı gerçekçiliğiyle dehşet verici. 74 yaşındaki dantelci Thérèse’in, torununun kalıtsal olabilecek gizemli bir hastalığa yakalanmasıyla, kız kardeşinin ölümünden önceki trajediyle yüzleşmek zorunda kalması çok etkileyici. Elbisenin kuyruğuna inci diken nakışçı Abdul'un, işin yoğunluğu nedeniyle yavaş yavaş körleşmesi son derece dokunaklı. Yine de hepsi yaptıklarını müthiş önemsiyor ve kendilerini güzelliğin yaratılmasına adıyor. İşleriyle ilgili tüm sorunlara rağmen, dantelciler genç kadınların bu beceriyi öğrenmeye devam etmeleri için tutkuyla uğraşıyor, nakışçı Abdul, zayıflayan görme yeteneğine rağmen, kendini yüzlerce saat fazla mesaiye zorluyor. Tabii ki bu durum, sömürü döngüsünü ortadan kaldırmıyor, ancak hikâyeyi duygusal olarak daha da karmaşık hale getiriyor.

Saray düğünü öykülerinin odak noktası tabii ki gelindir. Nguyen’in dahiyane kurgusu bunu ters yüz ederek merkeze gelinliği alıyor; oyunda hiç görünmeyen Prensese dış ses olarak elbisenin oluşumunu anlattırırken, hınzır gizli mizah duygusuyla başta İngiltere, medeni geçinen dünyanın ikiyüzlülüğünü açığa çıkarıyor.
Burada küreselleşme devreye giriyor; Batı'nın etik iş uygulama ilkeleri, Hint geleneğindeki güç ilişkileriyle çatışıyor. Abdul’un trajikomik zorunlu göz muayenesi Avrupalıların taşeronluk şartlarının güya yüksek ahlaklı etik söylemlerini yerden yere vuruyor.
Bütün kaynakların projeye harcanması nedeniyle insanların kendilerini ve ailelerini ihmal etmesinin yarattığı gömülü suçluluk duygusu açığa çıkıyor; sonuçta akılda kalan, prensesin elbisesinin ihtişamı değil, onu diken ellerin, zorlanmış, görünmeyen ve nihayetinde giyilemeyecek kadar ağır bir güzelliğin yükünü taşıyan ellerin acısı oluyor.
Alice Duchange’ın izleyiciyi eş zamanlı ilerleyen üç öyküye götüren gösterişli ve neredeyse sihirli esnek sahne tasarımı muhteşem. Jérémie Scheidle’ın oyunun önemli bir karakterine dönüşen, sahnenin usta işi değişimleriyle uyumlu canlı video çekimleri bir görsel şölen. Duchange'ın set tasarımlarından Benjamin Moreau'nun ihtişamlı kostümlerine ve oyuncu kadrosunun uyumuna, yapımın her unsuru, uzmanlık ve tutkunun zarif birer göstergesi.

Oyunculuklar çok başarılı. Dört dörtlük ekibin hiç aksamayan performansında Maud Le Grevellec, anne, eş ve atölye şefi olmanın getirdiği çileyi, yıkıcı bir sonuçla doruğa ulaşan şiirsel bir acı içinde vurguluyor. Dan Artus görünüşte ihmal edilmiş, yetersiz bir kocadan, karısı üzerinde tam bir hakimiyete ve şiddet içeren kontrole sahip adama ustaca geçiş yaparak, aile içi şiddetin ve istismarın doğasını yaşatıyor.
Nguyen’in ‘dünyayı güzelleştiren insanlara’ adadığı Lacrima, eşi benzeri olmayan destansı boyutta bir yapım. Seyircisinden önemli taleplerde bulunuyor, ancak bu çabayı bin katıyla geri ödüyor. Ayrıca, aynı anda şok edici ve açık kapı bir epilogla seyirciyi derinden etkiliyor. Her şeyden önemlisi, tiyatronun olağanüstü, eşsiz ve engin gücüne inancımızı tazeliyor.