Osmanlı Sarayı´na ait müziğin şekillenmesinde önemli yer tutan Dimitri Kandemir´in hayatından kesitleri, geçen haftaki birinci bölümünde aktarmıştım. Kandemir´in hocası olan Aron Hamon gibi bazı kıymetli Yahudi bestekarlarla ilgili kısa bilgileri aktararak devam ediyorum.
Osmanlı toplumunda müziğin en önemli okulu Mevlevihanelerdi. Yahudi musikişinasların dergâhlardaki ayinlere katılarak dervişlerden ve dedelerden müzik öğrendiği, hatta daha sonraları dervişlere ney ve tanbur öğrettiği de bilinmektedir. Yahudilerin tekke ve özellikle Mevlevihanelerle ilişki sonucu tasavvuf müziğinin ilahi ve tevşihlerini örnek alan Maftirim geleneği, haham ve Kabalist Israel Najara (1555-1625) önderliğinde Edirne’de başlamıştı. İsrael Najara ailesi İspanya’daki Najera kasabasından gelmiş, kendisi Şam’da doğmuş, Safed’de yaşamış ve Gazze’de ölmüştür. Eserlerini yazmak için çıktığı gezilerinde Selanik, İzmir, Bursa ve Edirne’ye gelmiş burada kaldığı iki yıl boyunca Tevrat’tan şiirleri Osmanlı vezinlerine uyarlamıştı.
Piyut (çoğulu piyutim) Tanrı’ya şükretmek ve onu övmek amacıyla yazılmış İbranice ve Aramice şiirlerdir. Yunanca Poietes veya İspanyolca Poisia da aynı kökten gelir. Bu piyutların (şiirlerin) Osmanlı makamları ve formlarıyla bestelenmesinden doğan Maftirim ise, Arapça iftar kelimesi ile aynı kökten türemiş olup; tamamlamak, sona erdirmek gibi anlamlar taşır. Sinagoglardaki ibadetlerin sonunda okunan bu ilahiler Osmanlı Sefarad Yahudi geleneğinin bir özelliğidir ve İbranice şiirler üzerine bestelenmiş geniş bir repertuar oluşturur.
17. yüzyılın başlarından itibaren ise Yahudi besteci ve icracıların klasik Osmanlı veya Divan musikisine daha çok önem verdikleri görülür. Dinî müzikler ve Maftirim dinî cemaatin içerisinde kalmışsa da Yahudi bestecilerin Ladino ve Türkçe sözlü eserler bestelemeleri Osmanlı Yahudilerinin toplumun müzik kültürü ile ne kadar entegre olduklarının göstergesidir.
Osmanlı musikisinde unutulmayan Yahudi bestekârlar
Biraz daha geriye gidecek olursak, Osmanlı Saray musikinde ilk bilinen Yahudi şair ve besteci, muhtemelen Lale Devri’nde III. Ahmet ve Patrona Halil İsyanını yaşadıktan sonra, Sultan I. Mahmud’un (1730-1754) sarayında bulunmuş olan Boncuk’tur. Şair mahlasından başka adı bilinmeyen bu bestecinin günümüze gelebilen bir tek eserinin güftesi Dr. Mehmet Suphi Ezgi (1869-1962) tarafından Murabba makamında besteye uyarlanmıştır:

“İşvebazım vaktidir seyr-i gülistan eylesek
Azm-ı sahra bezm-i-tir endam-ı arakrîz eylesek
Gonca gül nevruzu olmuş lâlenin haddi tamam
Hatır-ı-gâm dîdeyi tahrif-ü-dilşâd eylesek.”
Bir diğer Yahudi bestekar, 1.Mahmud (1696-1754), III. Osman (1754-1757) ve II. Mustafa (1757-1774) dönemlerinde yaşamış olan, Musi adıyla tanınmış Moşe Faro (İstanbul doğumlu, ölümü 1776) idi. Günümüze kadar gelen Suzikar Makamında beş peşrev, beş saz semaisi ve Bayati Makamında bir semaisi mevcuttur. Bu saz eserlerinin bazıları, İbranice sözlerle sinagoglarda da okunmaktadır.
Moşe Faro’nun da hocalığını yaptığı tahmnin edilen Tanburi İzak adıyla tanınan tanburi ve hanende İzak Fresko Romano (1745-1814), İstanbul Ortaköy’de doğmuştu. Kendisi de büyük bir bestekâr olan III. Selim’in sarayının en önemli müzisyeniydi. III. Selim’in tanbur hocası olmuş, sarayda büyük saygı görmüştü. Adaba aykırı olarak, İzak her huzura girdiğinde ayağa kalkıp ona hürmet eden Padişah, bu nedenle kendisini tenkit edenlere, hocasının saray adabından daha önemli olduğu cevabını vermiştir. İddia edilir ki, Tanburi İzak Efendi bir gün saraydaki fasıla biraz geç geldiği için harem ağası tarafından azarlanmıştı. Bunu duyan Padişah, harem ağasını “Senin gibi binlerce köle bulunur ama onun gibi bir üstat zor bulunur” diyerek paylamıştı.

Bestekârların yaşamı
Tanburi İzak sarayda padişahın yanı sıra Tanburi Zeki Mehmet Ağa ve tanburi, neyzen ve kuyumcu Oskiyam Efendi’nin de hocası olmuştu. Oskiyam Efendi’nin Tanburi İzak hakkındaki anıları, önce kendi talebesi olan, İstanbul Kozyatağı Rıfai Tekkesi şeyhi, neyzen ve tanburi Abdülhalim Efendi’ye (1824-1896), ondan da Tanburi Suphi Ezgi Bey’e ve Mesud Cemil Bey’e intikal ederek bugüne kadar ulaşmıştır.
Tanburi İzak’ın ‘İsfahan’, ‘Bayati’, ‘Gülizar’ makamında peşrevleri ve saz semaileri ünlüdür. En ünlü sözlü eserleri ise Gülizar makamında iki busesi, ağır ve yörük semaileri ile Sadullah Ağa ile besteleyerek Sultan III. Selim’e sundukları ‘şedaraban’ saz semaisidir. İsfahan makamında bestelediği bir peşrevini çok beğenen III. Selim, İzak’a bir tamburun haznesini dolduracak miktarda para ihsan etmişti. Nota kullanmadığı için birçok eseri kaybolan veya unutulan Tanburi İzak’tan günümüze gene de 37 peşrev, 28 saz semaisi, bir ağır semai, üç yürük semai ve beş beste ulaşabilmiştir.
19. yüzyıl sonlarına kadar sinagoglarda Maftirim geleneğinin devam ettiğini ve İbranice duaların Osmanlı makamlarıyla okunduğu bilinmektedir. Bu dönemde yaşamış Moşe Cordova (1881-1967) ve İzak Algazi gibi hazanların ses kayıtları Osmanlı makamlarının son örneklerini teşkil etmektedir. Cordova ailesi, İspanya'dan gelen köklü bir geçmişe sahipti. Aynı zamanda başarılı bir tekstilci olan Moşe’nin babası Nesim Cordova, dönemin meşhur hahamlarındandı. Oldukça varlıklı bir aile olan Cordovalar İstanbul’a kalıcı bir eser bırakmak amacı ile 1922’de Beyoğlu’nda Art Nouveau tarzındaki, meşhur Cordova Freres Apartmanını inşa ettirmişti.

Asmalı Mescit, Meşrutiyet Caddesindeki Cordova Freres Apartmanı)
Hazan ve haham olan İzak Algazi ise 1889'da İzmir'de doğumlu köklü bir ailenin oğluydu. Dedesi ve babası Salomon da sinagoglarda hazanlık yapıyorlardı. İzak Algazi geleneksel, dini değerlerle modern düşüncelerin ve akımların çatıştığı bir çevrede yetişmişti. Bir taraftan Paris merkezli, batılı esintilerin etkisi altında, modern bir anlayışla yetişiyordu, diğer taraftan da dini eğitimi için ‘Talmud Tora’ öğrenimi görüyordu. İlkokulu bir Türk maarif okulunda bitirdi ve ardından İzmir Hahambaşılığına bağlı ‘Hillel Yeshiva’ya devam etti. 1914'te İzmir'deki Yahudi okullarında öğretmenliğe başladı. Cemaate bağlı kuruluşlarda görevler üstlenerek faaliyetler yürüttü. İzak Algazi, Atatürk'ün modernleşme ve batılılaşma düşüncelerinin ateşli bir savunucusu idi. Klasik Türk müziğinin birçok üstadı ile tanışıp, dostluk kurdu. Müzik, edebiyat, tarih, felsefe bilgisiyle Cumhuriyet aydınları arasında kendisine bir yer edinmeyi başarmıştı. İzak Algazi 1933'te, Klasik Türk müziğini seven Atatürk'ün huzurunda, Dolmabahçe Sarayı'nda Klasik Türk Müziği eserleri okudu ve tarihi hakkında örnekler vererek Atatürk'e bilgi sundu.

1925’te tekke ve dergâhlar kapatılana kadar, Yahudi Türk Sanat Müziği müzisyenlerinin Mevlevilerle yakın ilişkisi devam etmiş, hatta Mevlevi ayinlerinde çalınan peşrevler İbranice sözlerle sinagoglarda da okunmuştu. Bunun en güzel örneği, İsrael Najara’nin Yeheme Levavi adlı şiirinin, Beşiktaş Mevlevihanesi’nin şeyhi Said Dede’nin oğlu Mevlevi Neyzen Yusuf Paşa’nın bestelediği Segâh makamındaki peşrevinin melodisi ile okunmasıydı. (YouTube’da Yeeme Levavi Segâh Peşrev- Yusuf Paşa adıyla aratıp dinleyebilirsiniz.) Osmanlı Yahudilerinin, Divan şiirinden çeşitli formlardaki sözlü eserleri ve peşrev, saz semaisi gibi enstrümantal besteleri de günümüz repertuarında önemli yer teşkil eder.
19. yüzyıl bestecilerinin başında ayrıca Abraham Levi Hayyat ve Mısırlı Udî İbrahim Efendi (1872-1933) gelir. Halepli bir tüccarın oğlu olan Abraham küçük yaşta ud çalmaya başlamış, Kahire ve Şam’a giderek müziği ilerletmiş, daha sonra İstanbul’a gelerek Hacı Kirami (1840-1909) ve Muallim İsmail Hakkı Bey’in (1865-1927) talebesi olmuştu. Son dönemin en büyük udîsi olarak tanınan Mısırlı İbrahim Efendi, mehterhanede hocalık da yapmış ve peşrev, saz semaisi ve şarkı formlarında bestelediği 50 kadar eseri günümüze kadar gelmiştir. Tam olarak hangileri olduğu bilinmese de bu eserleri arasından İbranice sözlerle sinagoglarda okutulanları da mevcuttur.
Muhtemelen adını duymuş olduğunuz, bir diğer önemli Yahudi bestekâr ise, Gelibolu’da doğmuş ve daha yakın dönemde yaşamış olan İzak Varon (1884-1962)’dur. Gelibolu’dan sonra, Kavala ve Selanik’te yaşayan Varon, aynı zamanda kanuni olan, Avukat Manyasizade Refik Bey’in yanında kâtip olarak çalışırken kendisinden ilk müzik derslerini de almıştı. Sonraları birçok plak şirketinde yöneticilik yapan Varon’un bestelediği şarkılar, tarzının en güzel örnekleri arasındadır.
19. yüzyıldan itibaren Osmanlı toplumunun, özellikle de elitinin hızla batılılaşmasına Yahudiler de katılmış, Batı kültürüne diğer dinî cemaatlerden çok daha çabuk uyum sağlamışlardı. Ne yazık ki medeniyet değişimi, toplumu bir arada tutan ortak paydaların kaybedilmesine yol açarak cemaatleri birbirinden uzaklaştırmıştı. Toplumun ortak zevki olan makam müziği de yavaş yavaş yerini armoni ve çok sesli müziğe bırakarak, toplumu kendine yabancılaştırdı.
Yakın zamanda vefat etmiş olan Samuel Benaroya ve İsak Maçoro gibi isimler, makamsal dinî müziğin son temsilcilerindendir.

Osmanlı Minyatür sanatçısı Levni’nin saz heyeti ve çalgıcıları tasvir eden bir eseri) Hahambaşımız Rav David Sevi de bu müziğin hayatta olan temsilcisidir.
Osmanlı döneminin beş yüz yıllık bu müzik geleneğini korumak, Osmanlı tarihi, Sefarad kültürü ve özellikle müzik tarihi açısından önemli bir sorumluluktur. Günümüzün ağır siyasetinin sorunlarını karıştırmadan Türk Müziği Rönesansının şahitliğini yapan bu sanat eserlerine hak ettiği değeri vermek, dinî ve hamasi duyguların ötesinde, sanat zevki ve ruh inceliğinin bir göstergesidir.
Yararlanılan Kaynak: Yılmaz Öztuna, Türk Musikisi Ansiklopedisi