•İsrail´de 27 Ekim´de yapılacak seçimler, önümüzdeki dönemin siyasi yönelimi hakkında fikir verecektir. Ancak ilişkilerin geleceğini yalnızca sandıktan çıkacak sonuca bağlamak doğru olmaz. Seçim sonucu ne olursa olsun, karşılıklı hamasi söylemlerin ötesine geçen bir diplomasiye ihtiyaç vardır. Türkiye´nin bölgesel ağırlığı, ilkelerini korurken konuşabilmesinden ve çözüm üretebilmesinden gelir. Azerbaycan ve diğer Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerimiz bakımından da isabetli olan, İsrail ile gerilimi kalıcılaştırmak yerine normalleşmenin şartlarını sabırla aramaktır. oGürsel Demirok – www.medyagunlugu.com
İsrail seçimlerinde öne çıkan üç senaryo
Seçimlere katılacak 38 aday listesinin onaylanmasının ardından İsrail'in siyasi tablosundaki karmaşıklık ve partiler arasındaki yakın rekabet daha belirgin hâle geldi.
Eylül 2026'da yayımlanan son kamuoyu araştırmaları, farklı araştırma merkezleri arasında önemli görüş ayrılıkları ve büyük tahmin farklılıkları bulunduğunu ortaya koyuyor.
Bu nedenle seçim sonuçlarına ilişkin çeşitli senaryolar gündeme geliyor. Bazı değerlendirmelerde altı farklı senaryodan söz edilse de bunların bir kısmının gerçekleşme ihtimali oldukça düşük, hatta yok denecek kadar az.
Bu çalışmada ise İsrail'in mevcut siyasi koşulları, eldeki veriler ve son anketlerin sonuçları doğrultusunda gerçekleşme ihtimali en yüksek üç senaryo ele alınıyor.
Birinci senaryo: Netanyahu'nun kazanması ve aşırı sağ koalisyonunu yeniden kurması
…
İkinci senaryo: Eisenkot liderliğinde değişim blokunun iktidara gelmesi
…
Üçüncü senaryo: İsrail'de siyasi çıkmaz ve yeniden seçim ihtimali
…
Üç senaryo birlikte değerlendirildiğinde, Netanyahu'nun Filistinliler, Arap ülkeleri ve uluslararası toplum tarafından karşı çıkılan bir siyasi figür olmasına rağmen iktidarda kalmak için hâlâ önemli fırsatlara sahip olduğu görülüyor.
Her ne kadar Netanyahu karşıtı kesimler ikinci senaryonun gerçekleşmesini, yani Değişim Blokunun iktidara gelmesini tercih etse de üç senaryodan ikisi Netanyahu'nun siyasi varlığını sürdürmesine imkân tanıyor.
İlk senaryoda Netanyahu seçimleri doğrudan kazanarak yeni hükûmeti kurabilecek.
Üçüncü senaryoda ise hiçbir blokun hükûmet kuramaması nedeniyle Netanyahu, yeni seçimlere kadar görevini sürdüren geçici hükûmetin başında kalabilecek.
Dolayısıyla Netanyahu, seçim yarışında doğrudan zafer kazanamasa bile siyasi çıkmazdan yararlanarak iktidarını bir süre daha koruyabilir.
Ancak seçim yarışlarının son aşamalarında yaşanabilecek sürprizler, bütün bu hesapları değiştirebilir.
Peki, son dönemeçte ortaya çıkacak yeni siyasi ittifaklar Netanyahu'yu siyaset sahnesinden uzaklaştırarak dokunulmazlığının kaldırılmasına ve yargı önüne çıkarılmasına yol açabilecek mi?
Yoksa Netanyahu, muhalefetin saflarını bölmeyi ve siyasi rakiplerini zayıflatmayı başararak iktidarını koruyabilecek mi?
Tamamı :https://www.fokusplus.com/odak/israil-secimlerinde-olasi-senaryolar-ve-siyasi-dengelere-etkileri
İsrail'in 27 Ekim Genel Seçimleri, Netanyahu'nun iktidarını sona erdirebilecek bir siyasi eşik olsa da Orta Doğu açısından asıl mesele, bu iktidarın dayandığı savaş, işgal ve kontrol siyasetinin devam edip etmeyeceğidir. Gazze'deki yıkım, Batı Şeria'da Filistinlilerin yaşam alanlarının daraltılması ve bölgeye yayılan askerî operasyonlar, yalnızca bir başbakanın kişisel tercihlerine indirgenemeyecek kadar köklü bir yaklaşımı yansıtıyor. Netanyahu bu yaklaşımı aşırı sağla kurduğu ortaklık üzerinden sertleştirdi; İsrail'in güvenliğini komşularının güvensizliği pahasına sağlamaya çalışan anlayışı hükümetinin merkezine yerleştirdi. Ancak muhalefetin önde gelen isimlerinin de askerî üstünlüğü ve Filistin toprakları üzerindeki güvenlik denetimini esas alan çerçeveden belirgin biçimde uzaklaşmaması, seçimden kapsamlı bir bölgesel dönüşüm beklemeyi zorlaştırıyor. Sandık Netanyahu için hesaplaşma imkânı yaratabilir; Filistinliler açısından özgürlük ve egemenlik kapısının açılması ise çok daha derin siyasi tercihler gerektiriyor.
Son anketlerin ortalaması iki bloğun da 52 milletvekiline ulaştığı bir kilitlenmeyi işaret ediyor.
Bu aşamada Netanyahu açısından kritik bir eşik var. Küçük ortaklarından Ofer Winter’ın Amcha Yisrael (İsrail Halkı) partisinin barajın altında kalma riski bulunuyor.
Eğer bu gerçekleşirse aşırı sağ oyların bir kısmı “çöpe gidecek”. Bu da Netanyahu’nun koltuğunu zora sokacak.
Mevcut seçim tablosu, İsrail’deki Arap partilerini kilit konuma taşıyor. İsrail vatandaşı Filistinlilerin kurduğu dört parti, iki ortak listeden yarışıyor ve 12 milletvekilinin meclise girmesi bekleniyor.
Bu durumda iktidarın anahtarı bu partilerin elinde olabilir.
Netanyahu böyle bir ittifakta doğal olarak eleniyor. Ancak muhalefet lideri Eisenkot da bu ortaklığa gönüllü değil.
7 Ekim sonrasında kurulan “Savaş Kabinesi’nde” yer alıp Netanyahu ile kavga edip ayrılan muhalefet lideri Eisenkot, Gazze ve Batı Şeria konusunda pek farklı görüşe sahip değil.
Sadece Netanyahu’nun uyarıları dikkate almadığı ya da saldırıya göz yumduğu iddia edilen 7 Ekim için bir araştırma komisyonu kurmayı vaat ediyor. Gazze’de Netanyahu’nun “mutlak zafer” söylemine karşı çıksa da İsrail’in bölgeden çekilmesini istemiyor.
Tamamı : https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/gokce-aytulu/israil-secimlerinde-ne-olacak-43340632
https://www.youtube.com/watch?v=Od8GGDT8v2A
Filistin meselesi ve Gazze’de yaşanan insani yıkım, Türkiye’nin İsrail’e yaklaşımında belirleyici bir yere sahip. Netanyahu hükümetinin politikaları da normalleşme arayışlarını güçleştiriyor. Ancak devletler arasındaki ilişkileri yalnızca mevcut hükümetler ve güncel gerilimler üzerinden değerlendirmek, geleceğin imkânlarını görmeyi engelleyebilir. Filistin halkının haklarını savunmakla diplomasi kanallarını açık tutmak birbirine aykırı değildir.
Azerbaycan örneği bu bakımdan dikkat çekicidir. Türkiye’nin en yakın müttefiklerinden olan Azerbaycan, İsrail ile stratejik ve askerî ilişkiler geliştirmiştir. Ankara ile Bakü arasındaki güçlü bağlar, bu farklılığın iki ülke ilişkilerini belirleyen bir soruna dönüşmesini önlemiştir. Bununla birlikte Türkiye-İsrail ilişkilerinde sağlanabilecek bir yumuşama, bölgesel iş birliği için daha elverişli bir ortam yaratabilir. Bakü de iki başkent arasında diyaloğu kolaylaştırabilecek bir konumdadır.
Enerji, ulaştırma, tarım ve teknoloji alanlarında ortak çıkarların bulunabileceği açıktır. Hazar’dan Türkiye üzerinden dünya pazarlarına uzanan enerji ve ticaret hatları, bölgesel istikrarın önemini artırmaktadır. Su yönetimi, kuraklıkla mücadele ve tarımsal verimlilik gibi konular da gelecekte somut işbirliklerine zemin hazırlayabilir. Elbette bunların gerçekleşmesi, öncelikle siyasi güvenin yeniden kurulmasına bağlıdır.
Kazakistan ve Özbekistan gibi Türk cumhuriyetlerinin İsrail ile ilişkilerini sürdürmeleri de dikkate alınmalıdır. Bu ülkeler, Türkiye ile güçlü bağlarını korurken kendi ekonomik ve teknolojik ihtiyaçları doğrultusunda farklı ortaklıklar geliştirmektedir. Ankara’nın İsrail ile daha öngörülebilir ilişkiler kurması, Türk dünyası içinde ortak projelerin geliştirilmesini de kolaylaştırabilir.
İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak seçimler, önümüzdeki dönemin siyasi yönelimi hakkında fikir verecektir. Ancak ilişkilerin geleceğini yalnızca sandıktan çıkacak sonuca bağlamak doğru olmaz. Seçim sonucu ne olursa olsun, karşılıklı hamasi söylemlerin ötesine geçen bir diplomasiye ihtiyaç vardır.
Türkiye’nin bölgesel ağırlığı, ilkelerini korurken konuşabilmesinden ve çözüm üretebilmesinden gelir. Azerbaycan ve diğer Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerimiz bakımından da isabetli olan, İsrail ile gerilimi kalıcılaştırmak yerine normalleşmenin şartlarını sabırla aramaktır.
Tamamı : https://medyagunlugu.com/turk-israil-iliskilerinin-gelecegi/
İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) Direktörü Tamir Hayman, 12 Ekim 2026’da yayımlanan “’Yeni’ Ulusal Güvenlik Konsepti: Kavramsallaştırma ve Tartışma Soruları” başlıklı makalesinde, 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail’in güvenlik politikasının yeni bir anlayış doğrultusunda şekillendiğini savundu. Hayman, savaşın kalıcı bir durum olarak görülmesi, barışın stratejik hedef olmaktan çıkarılması, Yahudi kimliğinin demokratik değerlerin önüne geçirilmesi ve ABD’ye bağımlılığın azaltılması gibi ilkelerin İsrail’in geleneksel güvenlik anlayışından uzaklaşmaya işaret ettiğini belirterek, bu dönüşümün ülkenin ulusal kimliği üzerindeki etkilerinin tartışılması gerektiğini vurguladı.
Hâlihazırda uygulanmakta olan güvenlik politikasından aşağıdaki ilkeler çıkarılabilir. Bunlar öznel ve kuramsal bir yorum niteliğindedir.
1. Yahudi Kimliğinin Demokrasiye Üstünlüğü
2. Barışın Amaç Değil, Araç Olarak Görülmesi
3. Arap Devletlerinin Bağımsız Varlığının Reddedilmesi
4. Savaşın Kurucu Bir Durum Olarak Görülmesi
5. Kendine Yeterlilik ve ABD’ye Bağımlılığın Kesilmesi
6. Savunma Karşısında İnisiyatif ve Taarruza Mutlak Öncelik Verilmesi
7. İleri Savunma
8. İsrail-Filistin Çatışmasının Kalıcı Bir İsrail-Arap Çatışması Olarak Kabul Edilmesi
9. Yerleşimlerin ve Sivillerin Güvenliğin Temel Bileşeni Hâline Getirilmesi
10. Savunma Sanayisinde Bağımsızlığa Öncelik Verilmesi
Heyman’a göre yeni güvenlik doktrininin üç temel zayıflığı var:
- Doktrinin, İsrail’in varoluşsal temellerini dinamitlediği savunuluyor.
- Doktrinin, İsrail’i uluslararası alanda derin bir izolasyona, ekonomik ve teknolojik durgunluğa, beyin göçüne ve sınırları belirsiz sürekli bir savaş döngüsüne sokacağı savunuluyor.
- ABD ile stratejik bağı koparmanın, savunma açığına ve diplomatik izolasyona yol açacağı savunuluyor.
Heyman’ın analizinin ve eleştirisinin temelini, “ABD ile stratejik bağı koparmanın doğuracağı sorunlar” oluşturuyor. Heyman haksız değil; ABD’nin askeri ve istihbarat desteğinin olmaması savunma sorununa, siyasi desteğinin olmaması diplomatik yalnızlığa yol açacaktır. Çünkü İsrail’in Araplar karşısında sağladığı askeri başarılarının kaynağı da ona uluslararası platformlarda dokunulmazlık sağlayan da ABD’dir.
Peki ABD, Ortadoğu’daki “ileri karakolu” gördüğü İsrail’den öyle kolayca vazgeçer mi? Son tahlilde ABD için İsrail, Ortadoğu dizaynında kullandığı değerli bir sopadır. Bu nedenle doktrinde belirtilen bir “yol ayrımının” yaşanması kısa ve orta vadede pek olası görünmüyor. Üstelik Netanyahusuz bir İsrail ile Trumpsız bir ABD’nin, yolu birlikte yürümek için hâlâ geçerli nedenleri olacaktır.
Tamamı :https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-guller/israil-in-yeni-guvenlik-doktrini-2547511
Yahudilerin tarihsel travmaları da bu süreci besliyor. Nazi soykırımının ardından gelen “Bir daha asla” ilkesi, Yahudilerin güvenliğini, Filistinlileri yok sayan, varoluşsal bir sorun haline getirdi. 7 Ekim saldırısı, ordunun, istihbaratın, caydırıcılığın sorgulanmasına yol açtı. Netanyahu yönetiminin saldırıyı önceden bildiğine ilişkin söylentiler güvenlik başarısızlığını siyasi sorumluluk sorunuyla birleştirdi. Gazze’deki yıkım ve soykırım, uluslararası desteğin aşınması İsrail’in kendisi hakkındaki ahlaki anlatısına -kuruluş ideolojisine- büyük bir darbe vurdu.
Bu travmalar, güvenlik kurumları sorgulanarak, siyasi sorumlular hesap vermeye çağrılarak, Filistinlilerle kalıcı bir siyasal çözüm aranarak aşılmaya çalışılabilirdi. Ancak öyle olmadı! Teolojik anlatıların ağırlığı altında bu travmalar sürekli tehdit algısını, bu algı kalıcı savaş anlayışını beslemeye başladı. “Vaat edilmiş topraklar” saplantısı, toprağı müzakereye açık bir siyasal alan olmaktan çıkarıyor; Netanyahu’nun “Amalek” gibi tarihsel-dini göndermeleri, Filistin soykırımını ve toprak ilhakını kutsal bir mücadelenin parçası haline getiriyor; kuşatılmışlık duygusunun/korkusunun güçlenmesine hizmet ediyor.
Hayman, gözlediklerinin resmi bir doktrin olarak açıklanmadığını belirtiyor. İsrail toplumunun tamamı da aynı düşünmüyor. Ancak iki yazının birlikte değerlendirdiği olasılık önemli: Güvenlik adına yürütülen savaş, dini-ırkçı devlet modelini güçlendirirken bu model de savaşı kalıcılaştıran bir gerekçeye dönüşüyor.
O zaman seçimlerdeki temel soru yalnızca İsrail’in nasıl bir güvenlik politikası izleyeceği değil. “Güvenlik adına kurulan düzen, İsrail’i nereye götürüyor? Bu gidişin sürdürülemez olacağı noktada (sanılandan çok daha yakın olabilir) İsrail halkını neler bekliyor?” soruları çok daha önemli.
Tamamı : https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/quo-vadis-israil-2548002
İsraillilerin Beşte Biri Psikolojik Sorunlar Nedeniyle Günlük Hayatını Sürdürmekte Zorlanıyor.
The Times of Israel gazetesinin haberine göre, 7 Ekim 2023 saldırıları ve ardından üç yıl boyunca devam eden savaşlar, İsrail toplumunda ciddi psikolojik sorunlara yol açtı.
Mayıs 2026'ya kadar elde edilen verilere dayanan araştırmanın sonuçları şöyle:
* %20: Günlük yaşamını sürdürmekte ciddi psikolojik güçlük yaşıyor.
* %32: 18–35 yaş arasındaki kadınlarda günlük işlevleri etkileyen psikolojik sorunlar görülüyor.
* %15: Saldırılara doğrudan maruz kaldığını veya çatışmalarda yaralanan ya da ölen birini yakından tanıdığını belirtiyor.
* %60'tan fazlası: Ağır travma sonrası stres belirtileri yaşayanların bu sorunları devam ediyor.
* %50: Boş zaman faaliyetlerinin olumsuz etkilendiğini bildiriyor.
* %35: Yakın ilişkiler kurmakta ve sürdürmekte zorlanıyor.
* Yaklaşık %30: Psikolojik tedaviye ihtiyaç duyuyor; bunların yaklaşık yarısı yardım almıyor.
Araştırmacılar, toplumun büyük bölümü iyileşme gösterse de psikolojik sorunların önemli bir kesimde kronikleştiğini vurguluyor.

https://x.com/NArslantas_Prof/status/2110755610174075281
Kullanılan alfabe ve dilin yaygın olmaması sebebiyle dışarıdan İsrail’in içi net bir şekilde görünmeyebiliyor. Bu bağlamda Doğu Akdeniz kompleksinin, hatta Orta Doğu’nun her yönüyle en gelişmiş ülkesi olarak bilinen, Filistin-İsrail sorunu çerçevesinde yaşadığı sorunlar haricinde ciddi bir sorunu olmadığı düşünülen İsrail; parçalı toplumsal yapısından kaynaklı özellikle seküler-dinci çatışmasına ve temelde İsrail’in saldırganlığından beslenen ve saldırmaya devam ettiği sürece de var olacak beyin göçünün uzun vadeli olumsuz sonuçlarına istinaden “istikrarsızlaşmaya açık” bir devlettir. Bu potansiyel istikrarsızlık ilerleyen süreçte bölgedeki güç dengelerini değiştirebilecek, dolayısıyla bölge ve bölge dışı aktörleri için farklı açılardan ve farklı seviyelerde “risk ve fırsat”lar doğurabilecektir.
Tamamı : https://www.marinedealnews.com/israilin-guncel-asil-topugu/
1920’li yılların sonları ve 1930’lu yıllar, Türkiye Yahudileri açısından eşit vatandaşlık vaadinin gitgide artan dışlanmaya dönüştüğü bir dönemdi.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Türkiye Yahudileri, yeni devletin eşit vatandaşları olmayı umuyordu. Fakat 1920’lerde artarak güçlenen milliyetçilik, “makbul vatandaşlığı” Türk kimliği ve dili etrafında tanımladı. Kanunen eşit vatandaş olmak, günlük hayatta eşit muamele görmek demek değildi. Yahudiler, basında yayılan önyargılarla, Türkçe konuşmaları yönündeki kampanyalarla, mesleki ve ekonomik hayata ilişkin kısıtlamalarla karşı karşıya kaldılar.
Devrin gazetelerindeki yazılar ve Akbaba, Karagöz gibi dergilerde yayınlanan karikatürler antisemitizmin gitgide arttığını belgeliyor: Sadece birkaç örneğini sunduğum bu karikatürlerde 1920’lerin sonundan itibaren Yahudiler artık korkak, vicdansız, yalancı, başkalarını sömüren, zengin fakat çok cimri, sadece parayı düşünen, çirkin, pis, koca burunlu, istenmeyen yabancı bir unsur olarak gösterildiler.

Israel Hayom gazetesinde Itay Ilnai imzasıyla yayımlanan makale, Tel Aviv ile Riyad yönetimleri arasında yıllardır gizlilik içinde yürütülen istihbarat ortaklığını ve İsrailli güvenlik danışmanlarının Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki temaslarını ele aldı.
Makalede, iki ülke arasındaki örtülü temasların ilk olarak 2006’da dönemin Mossad Başkanı Meir Dagan öncülüğünde şekillenmeye başladığı ve Dagan’ın krallık yetkilileriyle doğrudan temas kuran ilk İsrailli olduğu aktarıldı.
Tamamı : https://harici.com.tr/israel-hayom-yazdi-israilli-istihbaratcilar-yillardir-riyadda/
Aliyev’in 10 Eylül 2026’da Yahudi toplumuna gönderdiği mesaj bu yaklaşımın güncel ifadesidir. Cumhurbaşkanlığının yayımladığı metinde Yahudi toplumunun “yurttaş dayanışmasının güçlenmesine özgün bir katkı” yaptığı belirtilir. İngilizceden çevrilen bu kısa alıntı, Yahudi vatandaşların ulusal toplumun parçası olarak sunulduğunu gösterir. Mesaj ayrıca dil ve kültürün korunmasına değinir. Bu söylemin değeri, vatandaşlık ile kültürel farklılığın birlikte tanınmasıdır; uygulamanın değerlendirilmesi ise okullar, ibadet imkânları ve kişilerin deneyimleri üzerinden yapılmalıdır.
Bakü’deki Aşkenaz cemaatinin hahamı Şneor Segal’ın anlatımı, günlük hayattan bir örnek sunar. Steve Linde’nin JNS için hazırladığı 25 Temmuz 2025 tarihli “A place to walk proudly as a Jew” söyleşisinde Segal, “Azerbaycan’da Yahudi olmak hakkında bir kez bile olumsuz bir söz duymadım” der. Aynı söyleşide, Pesah öncesinde geciken matsa sevkiyatının yetkililerin yardımıyla yetiştirildiğini anlatır. Alıntı İngilizceden çevrilmiştir. Bu, destek ilişkisini somutlaştıran bir tanıklıktır; tek kişinin olumlu deneyimi, ayrımcılığın hiç yaşanmadığına dair genel bir ölçüm yerine geçmez.
İki ülkenin liderleri de bu toplumsal bağı diplomatik bir değer olarak kullanmaktadır. Netanyahu, 13 Aralık 2016 Bakü ziyaretinde ilişkiyi “Müslümanlarla Yahudilerin, her iki taraf için daha iyi bir gelecek sağlamak üzere birlikte çalışmasının bir örneği” olarak tanımlamıştır. Raphael Ahren’in The Times of Israel’deki aynı tarihli haberinden Türkçeye çevrilen bu sözler, ortaklığın kültürel yönüne verilen önemi gösterir. İsrail açısından Azerbaycan’la yakınlık, Müslüman bir ülkeyle kapsamlı iş birliğinin mümkün olduğunu anlatan bir örnektir. Bununla birlikte Azerbaycanlı Yahudilerin kendi yaşamı, devletlerin diplomatik mesajlarından daha geniştir.
Sosyal medyanın kısa ve ironik dili, bu toplumsal bağların anlaşılmasını da etkileyebilir. Karabağ’daki İsrail desteğini “kardeş ülke” söylemiyle tartışan paylaşımlar, devletler arasındaki ilişkiyi görünür kılarken farklı kimlikleri tek bir başlık altında toplayabilir. İsrail hükümetinin kararlarıyla Azerbaycanlı Yahudilerin yaşamını özdeşleştirmek, toplumun kendi tarihini ve farklı görüşlerini geri plana iter. Bu nedenle siyasi eleştirinin konusu açık tutulmalıdır: Bir silah sözleşmesini veya dış politika kararını tartışmak, Yahudi vatandaşlar hakkında toplu bir yargıya dönüştürülmemelidir. Aynı dikkat olumlu anlatımda da gereklidir; tanınmış bir Yahudi kişinin başarısı, bir devletin bütün politikalarına destek verdiği anlamına gelmez.
Tamamı : https://www.timeturk.com/azerbaycan-yahudileri-ve-iki-ulke-arasinda-kurulan-toplumsal-baglar
İsrail’de 1 milyon 110 bin Fas kökenli Yahudi yaşamaktadır.
Fas Yahudileri, İsrail’deki diğer Yahudi topluluklarının aksine kökenlerinin dayandığı Fas’la çok yakın ilişkiler sürdürmektedir.
Bunda Fas kültürünün Yahudiler üzerindeki etkisi de rol oynamaktadır.
İsrail siyasetinde ve ordusunda önemli görevlere gelmiş Faslı Yahudilerin sayısı azımsanmayacak düzeydedir.
27 Ekim’de yapılacak seçimlerde Netanyahu’nun en önemli rakibi olan eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, Fas kökenli bir Yahudi’dir.
Eisenkot’un başkanı olduğu Yaşar Partisi anketlerde ilk sırada görünüyor ve Eisenkot’un başbakanlık koltuğuna oturması bekleniyor.
Fransa, Almanya, Polonya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinden gelen Aşkenaz Yahudilerinin kimi zaman Sefarad Yahudilerini, ama özellikle de Fas’tan gelenleri sevmediği bilinmektedir.
Aşkenaz Yahudileri, fiziksel özellikleri ve ten renkleri bakımından Faslı Araplara benzeyen Faslı Yahudiler için “Arap’tan dönme” ifadesini de kullanırlar.
Kendisi de Aşkenaz Yahudisi olan Netanyahu, Sefarad Yahudilerinin oylarını almak için onlara sahip çıktığını gösteren politikalar izlemiştir.
Bu da Fas kökenli Yahudilerin desteğini almasını sağlamıştır.
Netanyahu, Fas’a, İspanya’ya karşı da her türlü desteği vermektedir.
Fas'ın Fes şehrinde Fas Yahudi Kültürü Müzesi 12 Ekim 2026'da açıldı. Bu, bir Arap-Müslüman ülkenin tamamen Yahudi kültürüne ayrılmış bir müzeye kamu kaynağı ayırdığı ilk örnek. Yaklaşık 1.700 m²'lik müze, Fas'taki 2.500 yıllık Yahudi tarihini ritüel eşyalar, arşivler, nadir yazmalar ve el sanatlarıyla anlatıyor.
Galerilerde sinagoglar, İbranice okullar ve rabbani mahkemeler gibi cemaat kurumları tanıtılıyor. Doğumdan cenazeye hayat döngüsü gelenekleri ve bayramlar da işleniyor. Tevrat ruloları, evlilik sözleşmeleri ve gelinliklerin yanı sıra yeniden kurulmuş bir kuyumcu atölyesi de sergileniyor. Binanın cephesinde Arapça, Amazigh, İbranice ve Fransızca yazıt bulunuyor.
Proje 2019'da Kral VI. Muhammed'in Fes ziyaretiyle başlatıldı, inşaat 2023'te tamamlandı. Müze, Fas Yahudi cemaatinin katılımıyla tasarlandı. Açılışa Vakıflar ve İslami İşler Bakanı Ahmed Toufiq, bölge valisi ve cemaat lideri Serge Berdugo katıldı.
https://x.com/NArslantas_Prof/status/2110760714373583332
Can Bonomo’nun kız kardeşi Funda Bonomo, babalarının vefatının ardından
yapılan haberlerin altındaki yorumlarda Yahudi kimliklerinin hedef alınmasına
tepki gösterdi. Bonomo, “İnsan değil miyiz? Canımız mı acımıyor? Empatiyi
hak etmiyor muyuz?” ifadelerini kullandı.
https://www.sozcu.com.tr/bir-olunun-arkasindan-ailenin-canini-yakan-paylasimlar-p370354
Vefat haberlerinin altında ailenin Yahudi kimliğine yönelik yorumlarla karşılaşan Can Bonomo'nun kız kardeşi Funda Bonomo, sessiz kalamadı. Babasının yasını tutarken bir de bu yorumlarla uğraşmak zorunda kalan Funda Bonomo, yaptığı açıklamada yaşadığı kırgınlığı dile getirdi. Özellikle “İnsan mı değiliz? Canımız mı acımıyor?” sözleriyle dikkat çeken Bonomo'nun sitemi yürek burktu.
Mut, 36 Yahudi kadının yaşam öyküsünü ve cesaretini anlatan bir kitap. Fakat etrafında yaşanan tartışma, kitabın içeriğinin ötesine geçerek Yahudi kültürünün kamusal görünürlüğü, antisemitizmle mücadele ve ifade özgürlüğünün sınırları üzerine bir tartışmaya dönüştü.
Bir kitap tanıtımının iptal edilmesiyle başlayan bu olay, Avusturya’nın kendi demokratik değerleriyle yüzleşmesini gerektirir.
Avusturya Cumhurbaşkanı Alexander Van der Bellen’in Birleşmiş Milletlerde yapmış olduğu konuşmada ‘İsrail savaş suçu işlemektedir’ dedikten sonra ki havayı tersine çevirmek için estirilen rüzgardır tespitinde bulunursak yanlış olmayacaktır. Zira Avusturya’da hiçbir güç bir kitap tanıtımına engel olacak durumda görünmemektedir.
Selanik Yahudi Mirası Merkezi, yarım milyon şekelin üzerinde bir yatırımla tarihi belgeleri, cemaat üyelerinin isimlerini ve yıllar boyunca yaşadıkları adresleri dijital ortama aktaracak büyük bir projeyi tamamlamak üzere.
Petah Tikva’da faaliyet gösteren Selanik Yahudi Mirası Merkezi, yarım milyon şekeli aşan bir yatırımla yürüttüğü dijital arşiv projesini tamamlamak üzere. Proje sayesinde tarihi belgeler, isimler, adresler ve çeşitli resmi kayıtlar kamuoyunun erişimine açılacak. Bu belgeler, Holokost dönemi de dahil olmak üzere, bin yılı aşkın geçmişe sahip köklü Selanik Yahudi cemaatinin hikâyesini anlatıyor.
https://www.instagram.com/p/Deod0PviktC/