Hayatın tadını çıkarmak için hep daha iyi koşulları veya doğru zamanı bekliyoruz. Oysa bazen en değerli anların, farkına bile varmadan yaşadığımız sıradan günlerde saklı olduğunu unutuyoruz.
Haziran boyunca kendime hep aynı şeyi söyledim: “Bu ayı bir atlat, temmuz geliyor.”
Temmuz demek Türkiye demekti. Ailem, çocuklarla ilgilenirken bir yardım eli, uzun kahvaltılar, yaz akşamları, Burgaz'da geçen zaman, bir aile tatili… Zorlu birkaç ayın ardından, farkında bile olmadan, rahat bir nefes almayı gelecekte bir zamana ertelemiştim.
Yeter ki bir oraya varayım, sonra nefes alırım.
Ama oraya vardıktan kısa bir süre sonra, babamın sağlığında ani bir sorun yaşandı. Bir anda, Temmuz'u güzel kılacağını hayal ettiğim her şey önemini kaybetti. Planlar umrumda değildi artık.
Tek istediğim, babamın ilk sabah yaptığımız kahvaltı masasına geri dönmesiydi. Onu yemek yerken, konuşurken, şakalaşırken, yine kendisi olarak görmek istiyordum. Bir kere daha, sıradan bir sabahı birlikte geçirmek istiyordum.
Kaybetme ihtimali ile yüz yüze geldiğimizde, sıradan olanın ne kadar hızlı bir şekilde olağanüstü statüsüne geldiğini görmek gerçekten ilginç ve bunu bir kere hissettiniz mi, bir daha unutamıyorsunuz. Kendinizi dinleme biçiminiz bir süre için değişiyor.
Çünkü o günden beri, hayatımın büyük bir kısmını "temmuz geliyor" cümlesinin başka versiyonlarıyla yaşadığımı fark etmeye başladım.
“Şu projeyi bitireyim, sonra rahatlarım.”
“Çocukları bir düzene sokayım, sonra kendime vakit ayırırım.”
“Şu hedefe ulaşayım, şu sorunu çözeyim, biraz daha düzenli bir hayata geçeyim, sonra keyfini çıkarırım.”
Her zaman uzakta bir yerde ulaşılması gereken bir bitiş çizgisi (finish line) var.
Ve kendime şunu sormaya başladım: Hayatımızı, daha çok onu yaşamaya hazırlanmakla mı geçiriyoruz?
Daha fazlasını isterken kendimize yetebilmek
Bunu, bir şeyler istemekten vazgeçtiğim için sormuyorum. Hala hedeflerim var. Üretmeyi seviyorum. İşimi büyütmek için heyecanlıyım. Öğrenmek, dünyaya ve insanlara katkıda bulunmak, seyahat etmek, güçlenmek ve bedenime iyi bakmak, hepsi hala listemde. Bu yaz beni daha küçük bir hayat istemeye itmedi. Aksine, daha büyük bir hayat istememe neden oldu.
Ama oraya varma şeklimi sorgulamamı da sağladı. Çünkü sürekli kendini geliştirme çabasının içinde gizli bir mesaj var: Şu anki halim yeterli değil. Şu anki hayatım yeterli değil. Kendimi tam anlamıyla rahat bırakabilmem için hala bir şeylerin değişmesi gerekiyor.
Bunu en çok sağlığımızla ilgili yaptığımızı fark ediyorum.
Kiloyu verince, bedenimle mutlu olacağım. Sonunda düzenimi oturtunca, kontrolü elimde hissedeceğim. Mükemmel besleniyor, düzenli spor yapıyor, yeterince uyuyor ve stresimi yönetiyorsam... O zaman kendime gerçekten iyi baktığımı hissedeceğim.
Bunların hepsi sağlığımıza katkı sağlayabilir. Bedenimizi beslemeye, hareket ettirmeye, güçlendirmeye, iyi uyumaya ve kendimize özen göstermeye içtenlikle inanıyorum. Ama sağlık, sürekli geride kaldığımızı hissettiğimiz tam zamanlı bir iş olmak için var olmadı hiçbir zaman.
Çünkü sağlığımız bir varış noktası değil, sadece bir araç. Asıl hayatımız varış noktası.
Bedenimize özen göstermenin amacı, hayatımızı sürekli onu düşünerek geçirmek değil. Amaç, bedenimizin akan güç ve enerjiyi hayata katabilmek. Dışarı çıkıp yürüyebilmek. Anlamlı bir şeyler yaratabilmek. Çocuklarımıza sarılabilmek. Sevdiğimiz biriyle kahvaltı masasında oturup, gerçekten o anda mevcut olabilmek ve doya doya anı yaşayabilmek.
İşte tam bunu, bir kez daha, spor salonunda ya da doktor muayenehanesinde değil, sinagogda, Kippur günü bitişi sırasında yine hissettim.
Şofar sesini her duyduğumda yaşlar yanaklarımdan süzülür. Bu seste, kelimelere dökemedigim, içimdeki bütün düşünme ve çabalama halini bir kenara iten bir şey var. O birkaç saniye boyunca, Tanrı'ya tümüyle bağlı hissediyorum kendimi.
Hiçbir şey başarmam gerekmiyor. Hiçbir şeyi geliştirmem gerekmiyor. Hiçbir şeyi anlamam gerekmiyor. Sadece kucaklanmış hissediyorum ve beni en çok etkileyen şey belki de şu: O anda, hiçbir şey eksik değil.
Bu duygunun yalnızca inançla ilgili olduğunu da düşünmüyorum. Sanırım Burgaz'daki o kahvaltı masasında hissettiğim şey de aynısıydı: gerçekten ihtiyacım olan her şeyin, zaten, tam anlamıyla, orada olduğu hissi.
Bu, hayatımızdan daha fazlasını istemekten vazgeçeceğimiz anlamına gelmiyor. Arzu ile şükran birbirini geçersiz kılmak zorunda değil.
Yarın için hayallerimiz olabilir, ama bugünü bir bekleme salonuna çevirmeden.
Belki de öğrenmemiz gereken şey bu: Elimizdekinin yetersiz olduğuna karar vermeden, daha fazlasını isteyebiliriz.
Bugünkü bedenimizi çözülmesi gereken bir sorun gibi görmeden, daha güçlü olmaya çalışabiliriz.
Hedeflerimize ulaşana kadar hayatımızın tadını çıkarma iznini ertelemeden, anlamlı hedeflerin peşinden gidebiliriz.
Ve bir gün en çok özleyeceğimiz şeylerin, muhtemelen en sıradan günlerde yaşandığını hatırlayabiliriz.
Bir odadan gelen tanıdık bir ses, çocuklarımızın kahkahası, dışarıda bir yürüyüş, sevdiğimiz birinin kahvaltı masasında karşımızda oturması…
Çoğu zaman kendimize neyin değişmesi gerektiğini soruyoruz. Belki de arada bir, ona eşlik edecek başka bir soruya da yer açmalıyız: Ya şu an, bu anda, hiçbir şey eksik değilse?