Daha fazlasını kazanmak uğruna hayatın içindeki küçük mutlulukları kaçırıyoruz. Bazen en büyük zenginlik, daha fazlasına sahip olmak değil, sahip olduklarımızla mutlu olmayı bilmektir.
Can Yücel’in o muazzam dizeleri gelir sık sık aklıma:
“Nefes almak bayramdır mesela; (…)
(…) Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;”
Ne kadar doğru, değil mi? Yaşarken kanıksadığımız, sıradanlaştırdığımız ve elimizin altında sonsuz sanarak tükettiğimiz nice nimet, ancak yokluğuyla kapımızı çaldığında değer kazanıyor. Sağlığımız, nefesimiz, sevdiklerimizin sesi, sabah gün ışığını görebilmek… Hepsi birer sessiz bayram.
Peki biz ne yapıyoruz? Çoğu zaman bu gizli bayramların tadını çıkarmak yerine, doymak bilmeyen bir hırsın ve daha fazlasına sahip olma arzusunun peşinde ömrümüzü bir koşu bandında harcıyoruz. Daha çok kazanmak, daha büyük işler başarmak, unvanlar, katlar, yatlar derken; hayatın tam da o hırsın gölgesinde akıp gittiğini fark edemiyoruz. Bir şeyleri daha çok hayatımıza katmaya çalışırken, asıl bizi ‘biz’ yapan en kıymetli hazinelerimizi, zamanımızı, huzurumuzu, yakınlarımızla paylaşacağımız neşeyi usulca kaybediyoruz.
Anı kaçırmadan yaşamak
Bu doyumsuzluk döngüsünü düşünürken aklıma popüler ama her hatırlandığında insanın zihnini berraklaştıran o meşhur hikaye gelir.
Büyük şehirlerin yüksek binalarında, bitmeyen toplantılar ve büyük rakamlar arasında ömrünü tüketen başarılı ve oldukça zengin bir iş insanı vardır. Adam o kadar doyumsuzdur ki işini sürekli büyütür, gece gündüz çalışır, zamanla tek tutkusu kazandığı paraları saymak ve daha da büyük hedeflere koşmak haline gelir. Ancak bir süre sonra beden ve zihin bu tempoyu kaldıramaz. Uykusuzluk, huzursuzluk ve sürekli bir kaygı hali yakasını bırakmaz. Sonunda çaresizce bir doktora başvurur.
Doktor, adamı dinledikten sonra teşhisini koyar: "Senin ilacın hiçbir reçetede yok, ihtiyacın olan tek şey yavaşlamak." Ardından ona küçük bir sahil kasabasına gitmesini, orada bir balıkçı bulup onunla birkaç gün denize açılmasını önerir.
İş insanı isteksizce de olsa bu tavsiyeye uyar. Ege’nin ya da Akdeniz’in sakin bir kıyı kasabasında bir balıkçıyla tanışır ve onunla sandala binip denize açılır. Deniz durgun, hava mis gibidir. İki saatlik keyifli bir avın ardından balıkçı ağlarını toplar ve kıyıya dönmeye hazırlanır. İş insanı şaşkınlıkla sorar:
“Neden bu kadar erken dönüyoruz? Günün daha başındayız.”
Balıkçı gülümseyerek yanıtlar:
“Bu kadar balık bana ve aileme yeter beyim.”
“Peki günün geri kalanında ne yaparsın ki?” diye merakla sorar iş insanı.
Balıkçı anlatmaya başlar:
“Sabahları ağırdan alırım. Karımla güzel bir kahvaltı yapar, sahil boyunca yürürüz. Sonra sandalıma biner, iki saat kadar balığa çıkarım. Tuttuğum balıkların bir kısmını evime götürür, kalanını satarım. Akşamüstü dostlarla kahvede oturur, sohbet ederiz. Akşam da karımla keyifli bir yemek yer, günü huzurla kapatırız.”
İş insanının içindeki profesyonel yönetici hemen devreye girer. Bu durumu bir ‘verimsizlik’ olarak görür ve akıl vermeye başlar:
“Bak, sen büyük bir fırsatı kaçırıyorsun! Eğer günde iki saat yerine sekiz saat balığa çıksan, dört kat daha fazla balık tutarsın. Kazandığın parayla önce daha büyük bir tekne alırsın. Sonra bir tekne daha… Bir filo kurarsın. Kendi balık işleme tesisini açar, aracıları aradan çıkarıp doğrudan şehre satış yaparsın. Büyük bir şirket olursun!”
Balıkçı sakince dinler ve sorar:
“Sonra beyim?”
İş insanı heyecanla devam eder:
“Sonra holdingleşirsin! Borsa açılır, milyon dolarlar kazanırsın!”
“Sonra beyim?”
“Sonra da emekli olursun! Zengin ve kafan rahat bir şekilde küçük bir sahil kasabasına yerleşirsin. Sabahları eşinle uzun kahvaltılar yapar, akşamları dostlarınla sohbet eder, günün iki saatinde de sırf keyif olsun diye sandalla balığa çıkarsın!”
Balıkçı derin bir tebessümle iş insanına bakar ve şöyle der:
“İyi ama beyim, ben zaten şu an tam olarak bunu yapıyorum. Bunlara ulaşmak için onca strese, sağlığımı kaybetmeye ve ömrümü harcamaya ne gerek var?”
İşte hayatın en büyük trajedisi tam da buradadır: En sonunda ulaşmak istediğimiz o sade huzuru, ona ulaşma yolunda feda etmek.
Daha fazlasını ararken kaybettiklerimiz
Gerektiği yerde ‘yeter’ diyebilmeyi bilmek, açgözlülük ile sağlıklı bir hedef arasındaki o ince çizgiyi çekebilmek sanıldığından çok daha büyük bir erdemdir. ‘Yeter’ demek, pes etmek ya da tembellik etmek değildir; aksine, sahip olduklarının farkına varıp yaşamın tadını çıkarma olgunluğuna erişmektir. Ne yazık ki kontrol edilmeyen hırs, tıpkı doymak bilmeyen bir canavar gibi insanın ruhunu kemirir. Yalnızca sahibini yakıp yıkmakla kalmaz; bir zehir gibi aileye, evdeki atmosfere ve en yakın ilişkilerimize kadar sızar.
Sürekli daha fazlasını isteyen, her an bir şeyleri yetiştirme telaşında olan, gergin ve sabırsız bir insanın etrafına huzur vermesi imkânsızdır. Evimize getirdiğimiz o görünmez iş stresi, başarı hırsı ve tatminsizlik; eşimizle paylaştığımız sıcak bir sohbetin, çocuklarımızla geçireceğimiz neşeli bir akşamın üzerini kara bir bulut gibi kaplar. Oysa aile, gelecekte kazanılacak büyük zaferlerin kurban edileceği bir durak değil; tam aksine bugün sığınacağımız en güvenli limandır. Sevdiklerimizin bizden beklediği şey daha büyük imkânlar ya da daha pahalı hediyelerden önce, zihnen ve ruhen gerçekten ‘orada’ olabilmemizdir. Bir masanın etrafında göz gözə, kaygısızca oturabilmektir.
Mutlu ve keyifli bir yaşamın sırrı, sadece kendi ego ve hırslarımızı tatmin etmek değil; duracağımız zamanı bilmektir. Yaşamı bir yarış kulvarı değil, bir manzara seyri olarak görebilmektir. Etrafımızdaki insanlara ve ailemize verebileceğimiz en güzel hediye, kendi içimizde yakaladığımız o dinginlik ve onlara ayırdığımız samimi zamandır.
Unutmayalım; hayat, biz gelecekteki büyük planlarımız için koşturup dururken arada kaçırdığımız o küçük, mütevazı ve samimi anların toplamıdır. Nefes alabiliyorken, görebiliyorken ve sevdiklerimiz yanımızdayken... Duracağımız yeri bilelim ki, hayatın bayram tadındaki o güzel ritmini kaçırmayalım.