Bir ressam denize baktığında neler görür? Kabaran dalgalar, kopan fırtınalar, doğayla mücadele eden ya da rızklarının peşine düşen balıkçılar... Özer Kabaş´ın tuvallerinde alın teri, hırçın deniz ve mitolojik yaratıklar aynı dünyada buluşuyor. Her köşesinde başka bir sürpriz saklayan sergide, Kabaş´ın resimlerinden sinemaya, tasarımdan tiyatroya uzanan sanat yolculuğuna bakarken, azmine ve üretme tutkusuna hayran kalmamak mümkün değil!
Bazı sanatçılar vardır ki, onları yalnızca eserleri üzerinden tanımak yeterli olmaz. Sanata nasıl baktıklarını, yaşadıkları dönemi nasıl yorumladıklarını ve çevrelerindeki dünyayla nasıl ilişki kurduklarını da anlamak gerekir. Özer Kabaş, bu anlamda, farklı yönleriyle yeniden keşfedilmeyi hak eden isimlerden biri. 16 Eylül’de SALT Beyoğlu’nda açılan ‘Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları’ sergisi, sanatçının tablolarından sinemaya, tasarımdan sanat eğitimine uzanan üretimini bir araya getirirken, onun düşünce dünyasına da kapı aralıyor.
1934’te doğan ve 1998’de yaşamını yitiren Kabaş, sanatçı kimliğinin yanı sıra eğitimci ve yazar olarak da Türkiye’nin kültür hayatında önemli bir yer edindi. Robert Koleji’nde aldığı mühendislik eğitiminin ardından 1957-1962 yılları arasında Yale School of Art’ta resim öğrenimi gördü. Yale’de Josef Albers’ten öğrendiği Bauhaus yaklaşımını, eğitim çalışmalarına taşıması, sanatın yalnızca teknik becerilerle değil, düşünme ve görme biçimleriyle de ilgili olduğuna inandığını gösteriyor. Bu iki farklı eğitim alanının birleşimi, onun sanat yaklaşımında belirleyici oldu; bir yanda yapısal düşünme, diğer yanda özgür ifade arayışı. Kabaş’ın etkisi, kendi üretiminin ötesine geçerek sanat eğitimine de uzandı. Robert Kolej’indeki öğretim üyeliğinin ardından İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde görev aldı; Temel Sanat Eğitimi programının gelişimine katkıda bulundu.

Genellikle Türkiye resmindeki figüratif yönelimler çerçevesinde değerlendirilen Kabaş, figüratif ve soyut sanat arasındaki kutuplaştırıcı yaklaşımlara mesafeli durdu. Ona göre belirleyici olan, seçilen üsluptan ziyade sanatçının kendi deneyiminden ve içinde bulunduğu çevreden hareketle özgün bir dil kurabilmesiydi. Metinlerinde geliştirdiği ‘sentez’, ‘montaj’, ‘yatay ve dikey etkiler’ gibi kavramlarla yerel görsel kültürle küresel sanat ortamı arasındaki ilişkiyi tartıştı. Ne geleneği değişmeden korunacak bir miras ne de Batı sanatını sorgulamadan benimsenecek bir model olarak ele aldı; sanatın kültür, tarih, coğrafya ve gündelik yaşam arasındaki sürekli etkileşimle şekillendiğini savundu.
Resimleri, tasarımları, filmleri ve arşiv belgeleri arasında dolaşırken karşıma yalnızca çok yönlü bir sanatçı değil, öğrenmeye ve üretmeye duyduğu tutkuyu, hayatının farklı alanlarına taşıyan bir insan çıktı.

Deniz, emek ve insan
Beni en çok etkileyen bölümlerden biri, denizi ve balıkçıları konu alan resimler oldu. Kabaş’ın sanatında 1970’lerden itibaren deniz belirgin bir yer tutmaya başladı. Sanatçının dünyasında deniz, kimi zaman ürkütücü, kimi zaman büyüleyici bir güç olarak beliriyor ancak onun resimlerindeki deniz, yalnızca manzaranın bir parçası değil. Dalgalar, gökyüzü ve mitolojik yaratıklar, resimlerinde gerçeklikle hayal gücünün iç içe geçtiği bir dünya oluşturuyor. Fırtınalı denizlerin bütün gücüyle karşımıza çıktığı sahnelerde insanın doğa karşısındaki mücadelesi belirginleşiyor. Resimlere bakarken sanki denizin sesi duyacak, rüzgârı yüzümde hissedecekmiş gibi oluyorum. Bir yanda hayatını kazanmak için denize açılan insanlar, diğer yanda onları kuşatan, kimi zaman sakin, kimi zaman öfkeli doğa… Kabaş, bu karşılaşmayı etkileyici bir görsel dünyaya dönüştürüyor.

Bir alana sığmayan merak
Resimleri, özgün baskıları, takı tasarımları, filmleri ve arşiv belgeleri bir araya geldiğinde karşımıza yalnızca çok sayıda eser üreten bir sanatçı değil, sanatın farklı disiplinleri arasında bağ kurmaya çalışan bir yaratıcı çıkıyor. Serginin sunduğu çeşitlilik, Kabaş’ın üretimini tek bir sanat alanıyla sınırlamanın ne kadar yetersiz kalacağını gösteriyor. Urart Sanat Atölyesi’nde tasarladığı takılar, 1967 tarihli ‘İstanbul Hatırası’ filmi ve sanatçı Altan Gürman’la Marmara Adası’nda çektiği belgesel, onun farklı disiplinlere duyduğu ilgiyi ortaya koyuyor. Ayrıca sergide farklı dönemlerde yolunun kesiştiği Mehmet Güleryüz, Fatma Tülin ve Sedat Pakay’ın yapıtlarına da yer verilmesi, sanatçının içinde bulunduğu kültürel çevreyi anlamak açısından önemli.

Sergide, sanatçının üretimlerinin yanı sıra ‘SALT Araştırma Özer Kabaş Arşivi’nden derlenen belgeler de dönemin kültür ortamına dair ipuçları sunuyor. Bu malzemeler, eserlerin arkasındaki düşünceyi ve emeği anlamamıza yardımcı oluyor. Sergi böylece yalnızca ortaya çıkmış yapıtları değil, onları mümkün kılan araştırma ve çalışma sürecini de görünür kılıyor. Bu çalışmalar arasında dolaşırken insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bir sanatçı, bütün bu alanlara nasıl zaman ayırabilir? Elbette önemli olan yalnızca çok çalışmak değil; merakını canlı tutmak, yeni şeyler öğrenmek ve öğrendiklerini üretime dönüştürmek. Kabaş’ın bir araya gelen çalışmaları, bu açıdan benim için ayrıca anlamlıydı.
Yolunuz Beyoğlu’na düşerse Tuğçe Kaplan ve Vasıf Kortun tarafından programlanan bu sergiye zaman ayırın; 14 Mart 2027 tarihine kadar açık kalacak.