•Uşşak makamındaki “Meulal Şem” adlı bir maftirimi dinlediğinizde, kulağınıza tanıdık bir melodi gelebilir. Eserin seyri, Türk musikisinin meşhur eserlerinden “N´oldu Bu Gönlüm”ü hatırlatır. Sefarad Yahudileri, özellikle Edirne ve Selanik´te Mevlevîler ve diğer tasavvuf çevreleriyle etkileşimle Osmanlı musikisinin makam ve usullerinden güçlü biçimde öğrendiler. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri maftirim geleneğiydi. Sinagog ibadetinin belirli bölümlerinde, özellikle Şabat ve bayramlarda icra edilen paralitürjik bir müzik geleneği bu. Ladino ve İbranicenin bir arada kullanıldığı örnekleri de bulunan bu repertuvarın önemli bir bölümü 19. yüzyılda nota alınmış, böylece Osmanlı Yahudi musikisinin makam ve icra özelliklerinin günümüze ulaşması mümkün olmuştur. Agah Enes - @agahens
Netanyahu’nun iktidarı kaybetmesinin yalnızca sembolik bir değişim olmayacağını belirtmek gerekiyor. Eisenkot ya da Bennett liderliğinde kurulabilecek bir hükümet 7 Ekim başarısızlığını araştıracak bağımsız bir devlet komisyonu oluşturabilir; yargının, başsavcılığın ve diğer denetleyici kurumların özerkliğini yeniden güçlendirebilir. Rehinelerin geri getirilmesi meselesine savaşın belirsiz biçimde sürdürülmesinden daha fazla öncelik verilmesi ve Haredilerin askerlik yükümlülüğünün genişletilmesi de olası değişim alanları olarak ön plana çıkıyor. Dolayısıyla Netanyahu sonrası dönem, kişiselleşmiş liderlikten daha kurumsal ve hesap verebilir bir yönetim anlayışına kısmi dönüş anlamına gelebilir.
Bununla birlikte iktidar değişikliği İsrail’in Gazze ve Batı Şeria politikalarında otomatik bir paradigma değişikliği ortaya çıkarmayacak. Muhalefetin önde gelen iki merkez sağ aktörü de yakın gelecekte egemen bir Filistin devletinin kurulmasına olumlu bakmıyor. Bennett buna açık bir biçimde karşı çıkarken Eisenkot İsrail’in güvenlik kontrolünü koruduğu siyasi ve coğrafi bir ayrışmayı savunuyor. Demokratlar ve Arap partilerin, diplomatik çözüme daha açık olsalar da, merkez sağ ağırlıklı bir hükümetin genel yönelimini belirleyebilecek güçte olmayacaklarını söylemek mümkün.
Bu sebeple Gazze’deki muhtemel değişim askeri kontrolün bütünüyle sona ermesinden çok savaşın siyasi hedeflerinin yeniden tanımlanması ve savaş sonrası yönetim için daha gerçekçi bir plan oluşturulması biçiminde ortaya çıkabilir. Batı Şeria’da ise yerleşimlerin tamamen durdurulmasından ziyade genişleme hızının yavaşlatılması, yerleşimci şiddetin sınırlandırılması ve Filistin yönetiminin çöküşünün önlenmesi beklenebilir. Diğer bir ifadeyle çatışmanın çözümünden ziyade daha kontrollü ve uluslararası maliyeti daha düşük bir çatışma yönetiminin gündeme gelmesi muhtemel.
Benzer bir süreklilik bölgesel politikada da görülecektir. İran’a karşı askeri üstünlüğün korunması, Lübnan ve Suriye’de hareket serbestisinin sürdürülmesi ve Amerika Birleşik Devletleri’yle (ABD) stratejik ilişkinin devamı konusunda iktidar ile ana muhalefet arasında önemli bir görüş ayrılığı bulunmuyor. Ayrışma, bu hedeflerin tek taraflı askeri güç ve sürekli tırmanma yoluyla mı yoksa ABD, Körfez ülkeleri ve bölgesel normalleşme süreçleriyle koordinasyon içinde mi izleneceği hususunda ortaya çıkıyor.
Bu bakımdan seçimin barış ile savaş arasında açık bir tercih sunmadığı açık. Seçmenin önündeki tercihin ilhakçı ve ideolojik bir güvenlik siyaseti ile daha kurumsal, koordineli fakat yine güvenlik merkezli bir çatışma yönetimi arasında bir seçenek olduğu görünüyor. Netanyahu gidebilir; fakat Netanyahu döneminde ana akım haline gelen güvenlikçi ve milliyetçi siyasal yönelimlerin önemli bir bölümünün Netanyahu'suz da varlığını sürdürebilme mahiyeti bulunuyor.
…
Yaklaşan seçim Netanyahu’nun uzun iktidarını sona erdirme potansiyeline sahip olsa da İsrail siyasetinde köklü bir paradigma değişikliğini garanti etmiyor. Muhalefet kurumsal hesap verebilirlik, yargının bağımsızlığı ve devlet yönetiminin yeniden profesyonelleştirilmesi bakımından gerçek bir alternatif sunuyor. Buna karşılık güvenliğin siyasetteki üstünlüğü, Filistin devletine yönelik kuşku ve İsrail’in bölgesel askeri hareket serbestisini koruma hedefi muhalefetin önemli bölümünde de devam ediyor. Dolayısıyla Netanyahu sonrası bir hükümet daha kurumsal ve uluslararası maliyetleri gözeten bir siyaset izleyebilir; fakat bu, işgalin ve çatışma yönetiminin sona ereceği anlamına gelmeyecek. Netanyahu gidebilir ancak “Netanyahuizmin” onu mümkün kılan güvenlikçi ve milliyetçi zemini daha uzun süre varlığını koruyabilir. Bu nedenle 2026 seçimlerinden çıkan neticenin aynı güvenlikçi düzeni daha kurumsal ve daha makbul bir yüzle sürdüreceğini şimdiden söylemek yanlış olmayacak.
7 Ekim saldırıları ve sonrasında yaşanan sürecin Türkiye ve İsrail açısından bir başka etkisi, iki ülkenin yeni müttefik ilişkileri geliştirmeleri oldu.
İsrail, Türkiye ile ilişkileri gergin olan Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti ile son 10 yılda özellikle enerji alanında geliştirdiği işbirliğini askeri alana da taşıdı.
Üç ülke 2026 başında imzaladıkları Ortak Eylem Planı'yla, askeri tatbikatların ve ortak faaliyetlerin yanı sıra ani müdahale gücü benzeri bir yapı oluşturmayı da gündemlerine aldı.
Yunanistan'ın İsrail ile imzaladığı yaklaşık 3,5 milyar dolarlık Aşil Kalkanı sistemi de bu sürecin en önemli gelişmelerinden oldu.
Kıbrıs Cumhuriyeti de bu süreçte İsrail'den füze ve deniz kuvvetlerini güçlendirecek yeni askeri malzemeler satın aldı.
İsrail bu adımlarla ilgi alanını Doğu Akdeniz'in tamamını kapsayacak şekilde genişletti.
Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti de Avrupa Birliği dışında kendilerine bölgesel bir müttefik buldu.
Türkiye'nin bu süreçte attığı en önemli adım ise 7 Ağustos'ta Pakistan ve Suudi Arabistan'la imzaladığı Ortak Savunma Anlaşması oldu.
Mekke İttifakı'nın hiçbir ülkeye karşı olmadığı, üç ülkenin kolektif caydırıcılık aracılığıyla bölgesel istikrar ve barışı hedeflediği mesajı verildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Fidan hem Mekke İttifakı'nın Türkiye'nin son dönemde geliştirdiği bölgesel sahiplenme anlayışının sonucu olduğunu kaydetti hem de oluşumun diğer ülkelere de açık olduğuna dikkat çekti.
Tamamı : https://www.bbc.com/turkce/articles/c65ynrlzyd0jo
"İnsan, yaptığı şeydir; yapacağını söylediği şey değil." (Carl Gustav Jung)
3. yılında HAMAS'ın 7 Ekim 2023 saldırısı ile ilgili olarak Gazzelilerin, HAMAS yanlılarının ve dünya Müslümanlarının tutumuna dair güvenilir kurumlarca kamuoyu araştırması yapıldı mı diye merak ettim, karşıma çıkan bazı araştırmaları elimden geldiğince özetlemeye çalıştım. Elbette en iyisi linkleri tıklayıp tamamını okumanız.
1.Gazze ve Batı Şeria halkının tutumuna ilişkin olarak Filistin kamuoyunun nabzını tutan en güvenilir kurum olan ve Ramallah merkezli Dr. Halil Şikaki liderliğindeki Filistin Politika ve Anket Araştırma Merkezi (PCPSR), savaş boyunca düzenli anketler yayımlamış. bkz.https://pcpsr.org/en/node/1000
Bunlara göre 7 Ekim saldırısına bakış zaman içinde değişim göstermiş. Savaşın ilk aylarında (Aralık 2023) Filistinlilerin genelinde 7 Ekim kararının "doğru" olduğunu düşünenlerin oranı %72 civarındayken, savaşın yıkıcı etkileri derinleştikçe bu destek azalmış. Yapılan sonraki araştırmalarda bu oran genel olarak %53 seviyelerine gerilemiş.
2.Arap dünyası ve bölge Müslümanlarının tutumuna ilişkin Katar merkezli prestijli düşünce kuruluşu Arap Araştırmaları ve Politika Çalışmaları Merkezi (ACRPS), Ocak 2024'te 16 Arap ülkesinde 8.000 kişiyle yaptığı devasa bir anket yayımlamış. (bkz. https://dohainstitute.org/en/Lists/ACRPS-PDFDocumentLibrary/arab-opinion-war-on-gaza-press-release-en.pdf)
Buna göre Arap dünyasındaki Müslüman nüfusun %67'si 7 Ekim'i "meşru bir direniş operasyonu" olarak tanımlamış. %19'u operasyonu meşru ancak "hatalı" bulduğunu belirtirken, sadece %5'i saldırıyı tamamen "gayrimeşru" olarak nitelendirmiş.
3. Batı dünyasındaki Müslümanların tutumuna ilişkin verileri ise genel olarak "dünyanın en saygın bağımsız araştırma şirketlerinden biri olarak" nitelenen Pew Araştırma Merkezi tarafından Amerika'da yapılan bir anketten öğreniyoruz. Buna göre, Amerikalı Müslüman yetişkinlerin %49'u HAMAS'ın İsrail ile savaşmak için geçerli nedenleri olduğunu belirtmiş. (bkz. https://pewresearch.org/2024/03/21/views-of-the-israel-hamas-war/)
xxx
Bu bulguları uluslararası ilişkiler uzmanlarının ve kamuoyu araştırmacılarının Batı kamuoyundaki tartışmalarda kullandığı iki farklı perspektif üzerinden analiz edebiliriz:
Güvenlik analistlerine göre, radikal eylemlerin gerçekleşmesi için toplumun %100'ünün eline silah alması gerekmez. Radikal hareketlerin kalıcı olması ve eylem üretebilmesi için ihtiyaç duyduğu en kritik şey "güvenli bir sivil havuz" ve "meşruiyet kalkanı"dır.
Toplumun yarısının bir eylemi veya örgütü desteklemesi; o örgütün militan devşirmesini, lojistik sağlamasını, istihbarat gizlemesini ve sivil halkın arasına karışarak asimetrik savaş yürütmesini kolaylaştırır.
Kamuoyu anketlerinde çıkan yüksek destek oranları, radikal fikirlerin marjinal olmaktan çıkıp "ana akım" haline geldiğini gösterir. Bu durum, Batı kamuoyundaki "Çok az sayıda radikal var, gerisi tamamen barışçıl" söyleminin yapısal derinliği gözden kaçırdığı eleştirilerine zemin hazırlamaktadır.
Diğer taraftan, anketleri yürüten PCPSR veya Arab Barometer gibi kurumların analistleri, Filistin ve Arap dünyasındaki %50 ve üzeri destek oranlarını yorumlarken çok önemli bir nüansa dikkat çekmekteler. Anket verilerinde de görüldüğü üzere, Filistinlilerin ve Arap dünyasının ezici çoğunluğu (%90'a yakını), HAMAS'ın 7 Ekim'de sivillere yönelik gerçekleştirdiği katliam, tecavüz ve kaçırma gibi eylemleri reddediyor veya bunların İsrail/Batı propagandası olduğuna inanıyor. Dolayısıyla halkın desteklediği şey "sivillerin öldürülmesi" değil, kendi zihinlerinde kurguladıkları "askeri bir abluka kırma operasyonu”.
Bölge uzmanları, HAMAS'a yönelik desteğin ideolojik bir bağlılıktan ziyade, barışçıl çözüm yollarının (örneğin Batı Şeria'daki Filistin Yönetimi'nin iki devletli çözüm politikasının) çökmesine duyulan bir reaksiyon olduğunu belirtmekte. Halk, haklarını savunacak başka bir aktör görmediği için, en radikal aktörü tek "direniş" seçeneği olarak onaylayabilmekte.
Filistin Politika ve Anket Araştırma Merkezi (PCPSR) Başkanı Dr. Halil Şikaki de dahil olmak üzere birçok uzman, anketlerdeki "Halk HAMAS'ın sivil katlettiğine inanmıyor" bulgusunu medya tüketim alışkanlıkları ile açıklamakta. (bkz. https://pcpsr.org/en/node/963)
Şikaki'ye göre Gazze ve Batı Şeria'da halkın ezici çoğunluğu haberleri Al Jazeera, HAMAS'a yakın yerel kanallar veya Telegram gruplarından almakta. Bu kanallarda 7 Ekim ve sonrasındaki süreç, neredeyse tamamen "İsrail askeri üslerine ve güvenlik duvarına yapılan bir operasyon" olarak sunulmuştu. Sivillere yönelik doğrudan katliam, cinsel saldırı veya rehin alma anlarının ham görüntüleri bu mecralarda ya hiç yayınlanmamış ya da "İsrail'in kara propagandası ve yapay zeka üretimi" olarak etiketlenmişti.
Dolayısıyla halk, Batı dünyasının gördüğü ham görüntüleri görmemekte veya gördüklerini doğrudan "savaş dezenformasyonu" olarak reddetmekte.
Öte yandan HAMAS'ın yıllardır İsrail şehirlerine attığı roketlerin sivil halk üzerindeki etkisi konusunda bölge kamuoyunda yerleşmiş siyasi bir argüman bulunmakta ki buna "Demir Kubbe yanılsaması" diyor uzmanlar. Nedir bu? İsrail'in hava savunma sistemi Demir Kubbe'nin roketlerin %90'ından fazlasını düşürmesi, Arap/Filistin medyasında bu roketlerin "askeri bir zarar vermekten ziyade, abluka altındaki bir halkın sembolik protestosu ve caydırıcılık çabası" olarak sunulmasına yol açmakta. Halbuki hava savunma sistemleri fiziksel ölümleri ve yıkımı büyük oranda engellese de roketlerin ve sirenlerin yarattığı akustik travma, toplum ruh sağlığı üzerinde kalıcı ve nesiller boyu aktarılan psikolojik bir iz bırakmakta. (bkz. https://link.springer.com/article/10.1186/s13584-024-00625-9)
Bölge halkı, İsrail ordusunun Gazze'ye yönelik hava saldırılarında binlerce sivilin öldüğünü görmekte ve HAMAS'ın roketlerini bu ölümlere karşı bir "misilleme" ve meşru müdafaa olarak değerlendirmekte. Yani sivil hedef gözetme eylemi, "onlar da bizim sivillerimizi vuruyor" algısıyla normalleştirilmekte.
Nihayet "İsrail'de sivil yoktur" doktrinini anmak gerekiyor. Radikal hareketlerin ve onları destekleyen yapıların en güçlü ideolojik araçlarından biri, hedef aldıkları kitleyi "sivil olmaktan çıkarma" (dehumanization/de-civilianization) stratejisidir.
HAMAS ve bazı bölgesel aktörler, İsrail'deki zorunlu askerlik sistemini (kadın ve erkeklerin neredeyse tamamının orduya katılması) öne sürerek, "İsrail'deki her yetişkinin aslında potansiyel bir asker veya yedek asker olduğunu" savunmakta. Ayrıca, uluslararası hukuka göre yasa dışı kabul edilen Batı Şeria ve Doğu Kudüs'teki yerleşimciler de bölge halkı tarafından "sivil" olarak değil, toprak işgal eden "silahlı/agresif paramiliter yapılar" olarak görülmekte. Bu ideolojik kurgu, sivillere yönelik şiddetin toplumsal vicdanda yarattığı rahatsızlığı hafifletmek için kullanılmakta.
Bunun simetriği olarak İsrail tarafı da "Gazze’de sivil yoktur" doktrinini izliyor. Bunu ayrı bir yazıda ele alacağım.
Tamamı: https://x.com/HurAyse/status/2107882482775339505

https://www.uskam.org.tr/makaleler/standard/israilde-7-ekim-sonrasi-ilk-genel-secim
Hamas tarihi operasyonuyla İsrail’in yenilmezlik algısını yıktı ve esir aldı; fakat hedeflediği Üçüncü İntifada, Hizbullah’ın takviyesi ve Gazze-Batı Şeria koridoru gerçekleşmedi. Batı Şeria’dan ve İsrail içerisinden beklenen Filistinli halk desteği sağlanamadı. Bedel ağırdı: Haniye, Nasrallah ve Sinvar öldürüldü. Esed rejimi bu süreçte özenle Hamas’ı desteksiz bırakacaktı. Rusya’nın Esed’e desteğini zayıflatması Suriye’de de 2024 sonuna doğru büyük değişimin önünü açacaktı.
10 Ekim 2025’te Trump planıyla ateşkes yürürlüğe girdi; son canlı rehineler 13 Ekim 2025’te, son naaş ise Ocak 2026’da döndü. Barış Kurulu, Mısır, Katar, Türkiye ve ABD arabuluculuğunda Temmuz 2026’sonunda Hamas’ın silahsızlandırılmasına dair bir yol haritası duyurdu; Hamas bunu bir paket olarak sunuyor, İsrail ise aşamalı sürece karşı çıkıyor. Chatham House’a göre İsrail’in Gazze’de kontrol/işgal ettiği alan ateşkesten sonra yaklaşık yüzde 53’ten yüzde 70’e yaklaştı.
İran’ın yakın vaadedeki kazancı kalıcı olmadı. İsrail’in Golan Tepeleri’ndeki BM Tampon bölgesini işgali, Haziran 2025’teki 12 günlük savaşı, 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in saldırısı, Ali Hamaney’in öldürülmesi, Hürmüz krizi ve Lübnan’daki yeni savaş ve Güney Lübnan’ı işgali izledi; Haziran’daki İslamabad mutabakatına rağmen çatışma ve müzakere iç içe sürüyor. Türkiye ise Mayıs 2024’te İsrail’e ticaret ambargosu ilan etse de dolaylı yollardan İsrail’le ticaret ağının sürmesi eleştirilerin odağında ve bugün Ankara hem Barış Kurulu üyesi hem arabulucu; Suriye’de İsrail’le rekabeti de büyüyor. 7 Ekim’in sonuçları itibariyle Hamas’ın yakın vaadedeki hedeflerine ulaşamadığını görüyoruz. Ancak İbrahim Anlaşmaları ile başlayan İsrail’le normalleşme sürecini durdurması ve İsrail’in 78 yıllık imajını geri döndürülemez biçimde bozması Aksa Tufanı’nın başarıları arasında. Öte yandan Gazze’deki büyük yıkım ve kaybedilen topraklar da Hamas ve Filistin davası açısından ciddi gerilemeler olarak anılmalı.
Tamamı: https://perspektif.online/7-ekimi-uc-yil-sonra-dogru-okumak/
Şimdiden kesin sonuçlar ilan etmek elbette doğru değil ancak “şu anın” fotoğrafı, İsrail siyasetinin “paramparça” olacağını düşündürüyor…
Tek tek İsrail partilerini veya liderlerini, koalisyon ihtimallerini ele alacak değilim. Onu yapan çok var, seçim günü yaklaştıkça daha da yapılacaktır. Ama İsrail kamuoyuna kabaca bakıldığında durum şu; bir tarafta Netanyahu destekçisi ile karaktersiz bakanlar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich’in destekçileri yer alıyor; Ortadoğu’ya son darbeyi indirmek için hazırlanıyorlar. Diğer tarafta ise İsrail’in dünyadaki itibarını hatta gücünü yitirdiği itirazı üzerinden ülkeye yeni bir yön verilmesini savunanlar bulunuyor. Bunun yanında, Netanyahu’ya yönelik büyük yolsuzluk davaları ile son dönemde bölgenin en büyük muamma ve merak konusu olan 7 Ekim 2023’te tam ne olduğuna dair iddialar da caninin boğazını sıkıyor. Hatta bunun ‘dışarıdan’ yükseltildiğini de teori kâbilinden kayda geçirebiliriz…
Öyle veya böyle koalisyonlardan oluşan bir iktidar İsrail’i yönetmeye başlayacak, Bizi ilgilendiren kısım da burada başlıyor. İsrail-Türkiye ilişkileri ile bölgenin geleceği açısından önümüze seçenek olarak sunulanlar, bizi, “kötünün iyisine razı olun”a ikna etmek ister gibi. Oysa hep tekrarlıyoruz, mesele Netanyahu değil, İsrail. Diğerleri gelse de, ortaya çıkacak “ılıman” iklime nasıl yaklaşacağımız ağır bir konu…
Tamamı : https://www.yenisafak.com/yazarlar/nedret-ersanel/israilin-kac-cani-kalmis-olabilir-4862144
Azerbaycan açısından baktığımızda İsrail, hem enerji hem savunma alanında güçlü bir partner. Üstelik iki ülkenin paylaştığı kültürel ve tarihi bağları da göz önünde bulundurduğumuzda işbirliklerinin oluşmasını ve devamlılığını teşvik eden pek çok sebep bulunmaktadır. Türk kamuoyunun beklediği, Bakü’nün İsrail-Türkiye gerginliği dolayısıyla İsrail’le olan ilişkilerini değerlendirmeye gitmesi uzun vadeli ortaklıkların ve güvenlik hesaplarının yeniden değerlendirilmesini gerektirecek maliyetli bir adım olacaktır. Kamuoyunun burada kaçırdığı nokta, subjektif perspektiften çıkamayarak her ülkenin kendi ulusal çıkarlarını ve egemenliğini koruma yolunda hareket ettiği gerçeğini göz ardı etmesidir.
https://www.bbc.com/turkce/articles/cxr5y34qjj4eo
İsrail, perşembe günü, Doğu Kudüs’te Filistinlilere hizmet veren BK Başkonsolosluğu’nun diplomatik seviyesi düşürdü. Adı ‘İngiliz misyonu’ oldu. 20 diplomat İsrail’den ayrılacak, yedi diplomat ise sınırlı bir hizmet verecek.
İsrail ve BK arasındaki bu krizli süreç 8 Eylül 2026’da başladı. BK, Fransa ve on Batılı ülke (Kanada, Danimarka, İspanya, Finlandiya, İrlanda, İzlanda, Norveç, Polonya, Portekiz, İsveç) işgal altındaki Batı Şeria’da yer alan Yahudi yerleşimlerinde üretilen mallara ticaret yasağı getirdi. İsrail de buna karşılık İngiltere’ye yaptırım uygulayacağını açıklayarak Doğu Kudüs’teki İngiliz Başkonsolosluğu’nu kapatma kararı aldı.
Perde arkasında krizi büyütmemek için görüşmeler yapıldı ve ‘ara formül’ olarak ‘başkonsolosluğun diplomatik seviyesinin düşürülmesinde’ mutabık kalındı ama bu çabalar ortaya çıkan kriz resmini değiştirmeye yetmedi.
Bölgede görev yapmış bir Türk diplomat o resmi şöyle özetledi: ‘‘Balfour’un torunları, dedelerinin yayınladığı deklarasyondan 109 yıl sonra, Birleşmiş Milletler’in (BM) 1947 tarihli Corpus Separatum kararını (Kudüs’e ayrı bir yasal ve siyasi statü veren karar) hiçe sayan bir adım atmış oldu’’. ‘‘İsrail’in Doğu Kudüs’teki ‘egemenliğini’ zımnen kabul etmiş oldu’’ ifadesini de ekledi.
Tamamı : https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/deniz-kilislioglu/balfourun-torunlari-7676621
Kökenini Bağdat'ın eski Yahudi tüccar ailesine dayandıran Sassoonlar, Osmanlı Bağdat'ındaki siyasi değişimler sonrası Hindistan'a yöneldi. Ailenin merkezî figürü David Sassoon (1792–1864), Bombay'a yerleşmesinin ardından, kısa sürede Hint Okyanusu ticaret ağının en etkin finansörlerinden biri hâline geldi (Stillman, 1979).
19. yüzyıl Bombay'ı, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin etkisi altında küresel bir ticaret kavşağına dönüşmüştü. Sassoonlar bu boşluğu, tekstil (özellikle pamuk), afyon, kıymetli taşlar, değerli metaller ve uluslararası döviz transferleri üzerinden doldurdu. Özellikle Çin–Hindistan–Britanya üçgenindeki ticaretteki etkinlikleri, çağdaşı gözlemciler tarafından onlarca yıl "Doğu'nun Rothschildları" olarak anılmalarına yol açtı (Stillman, 1979).
Sassoon ticaret ağının gücü, yalnızca gemi sahipliğinde değil, kredi, avansta bulunma ve döviz kambiyo işlemlerinde yatıyordu. Birçok durumda yerel tüccarlara kredi açan, ihracat–ithalat arasında nakit akışını düzenleyen ve Doğu ile Avrupa arasında finansal köprü işlevi gören aile, ticareti doğrudan sermaye faaliyetine dönüştürmüştü (Stillman, 1979).

Tıpkı Mediciler gibi Sassoonlar da nüfuzlarını yalnızca ticaretle sınırlamadı. Hayır kurumları, okul ve hastane vakıfları, sinagog yapıları ve geniş çaplı hayırseverlik faaliyetleri aracılığıyla toplumsal yaşamda görünür bir iyilikseverlik imajı inşa ettiler. Bu vakıflar, aynı zamanda ailenin sosyal sermayesini ve meşruiyetini kuşaklar boyu koruyan sembolik bir araç işlevi gördü (Stillman, 1979).
Ailenin iç örgütlenmesinde de dikkat çekici bir ölçüde endogamik evlilikler tercih edildi. Kuşaklar boyunca yakın akraba evliliklerine başvurulması, servetin parçalanmasını önlemenin yanı sıra, ticari sırların, banka ve acente ağlarının, kredi ilişkilerinin ve aileye özgü ticari ağız birliğinin yalnızca hanedan içinde kalmasını sağlıyordu (Goody, 1983). Bu strateji, Medicilerde olduğu gibi, gücün dar bir çekirdek çevresinde toplanmasını amaçlıyordu.
Tamamı : https://www.fokusplus.com/yazarlar/seher-akca
Haaretz'de yayımlanan bir makalede Yonatan Englander, FlyDubai 1073 sefer sayılı uçuşa yönelik saldırı girişiminin, kolektif İsrail bilinci hakkında ek bir şey ortaya koyduğunu yazdı: "Netanyahu'nun 30 yıldır işlediği, tanıdık ve kolay sindirilebilir anlatıya duyulan özlem." Yazar, "Gazze'deki karmaşık gerçeklikten ya da işgal altındaki topraklarda yerleşimcilerin işlediği şiddet eylemlerinden farklı olarak, bu seferde (Netanyahu açısından) iyiler ve kötüler net biçimde belli; aşırılıkçı İslam var, bir de Yahudi kahramanlığı var" diye açıkladı. Bu nedenle "Netanyahu, saldırı girişimini ...kan, ustalık ve daha sonra gelecek intikamla dolu kahramanlık hikâyesine dönüştürmek için Fox News'e koştu. Kime karşı olduğu belli değil ama önemli olan gelecek olması."
Aynı gazetede askerî yorumcu Amos Harel, Netanyahu'nun "gökyüzünde yaşanan dramanın kahramanlarını" kucaklamaya koştuğunu ve operasyonu engelleme başarısını ve yakın bir felaketi gerçekleşmeden 24 saatten az bir süre önce öngörme yeteneğini kendisine mal etmeye çalıştığını yazdı. Harel'e göre Netanyahu ve ona yakın medya, salı günü Tel Nof Hava Üssü'nde çekilen ve "düşmanların Knesset seçimlerini sabote etme girişimlerine" karşı uyarıda bulunduğu açıklamaya atıfta bulunuyor. Ancak güvenlik kurumlarıyla yapılan yeni bir inceleme, yazara göre, "konuyla ilgili belirli bir istihbarat alarmı olmadığını, var olanın ise seçimler, Yahudi bayramları, 7 Ekim'in üçüncü yıl dönümü ve yurt dışındaki İsraillilere yönelik terör saldırıları konusundaki genel uyarılardaki artış gibi yakın gelecekte tırmanmaya yol açabilecek faktörlerin kesişimine dair bir analiz olduğunu" ortaya koyuyor.
Yazar ve gazeteci Nahum Barnea ise Yedioth Ahronoth'ta şu soruyu sordu: "Hangisi daha iyi, başarısız bir İsrail toplumuyla düzgün çalışan bir hükûmet mi, yoksa başarısız bir hükûmetle düzgün çalışan bir İsrail toplumu mu? Bu soru, 7 Ekim'den bu yana geçen üç yıl boyunca beni çok rahatsız etti ve bu hafta Dubai'den gelen uçağa yönelik saldırı girişiminin ardından yeniden beni rahatsız etmeye başladı. Yaşanan felaketle önlenen felaket arasındaki benzerlik ürperti veriyor (...) sorumlu makamın sorumluluktan aynı şekilde kaçışı ve korkunç bir başarısızlıktan, bundan sorumlu olanlar lehine siyasi kazanç çıkarmayı bilen aynı sihirli hile (yani Netanyahu tarafından)."
Tamamı : https://www.fokusplus.com/orta-dogu/israilde-flydubai-krizi-buyuyor
Tarihsel olarak hiç Yahudi nüfusa ev sahipliği yapmamış Japonya ve Malezya gibi ülkelerde veya neredeyse bir asırdır Yahudi nüfusu olmayan Pakistan gibi ülkelerde dahi antisemitizmin olduğunu bu zat bilmez mi?... Bu adamın öz-nefreti de artık psikiyatrların konusu olacak seviyede.
Finkelstein: "Avrupa'da şu anda antisemitizmin devasa seviyelerde olmamasının nedeni, Hitler'in Yahudi sorununu çözmüş olması."
"Bununla neyi kastediyorsun?"
Finkelstein: "6 milyon Yahudi yok edildi. Bu, Yahudi sorununu çözdü."
https://x.com/koshercockney/status/2108485018171458017
https://x.com/HurAyse/status/2108548877527695411
Ekonomideki olumlu göstergelere rağmen askeri harcamalar kamu bütçesi üzerinde baskı oluşturuyor. İsrail Merkez Bankası'nın mart ayında açıkladığı hesaplamalara göre savaşın o tarihe kadarki maliyeti yaklaşık 114,6 milyar dolara ulaştı. Bu tutara daha sonra başlayan İran savaşının maliyeti dahil edilmedi.
Başbakan Binyamin Netanyahu, yıllık savunma bütçesinin yaklaşık 60 milyar dolara çıkarılmasını istiyor. Teklifin kabul edilmesi halinde askeri harcamalar, 7 Ekim 2023 öncesindeki seviyenin yaklaşık 2,5 katına yükselecek.
Ekonomideki büyümeye rağmen yüksek yaşam maliyeti vatandaşların en önemli sorunları arasında yer alıyor. İsrail Demokrasi Enstitüsü'nün araştırmasına göre Yahudi İsraillilerin yüzde 38'i, Filistinli İsrail vatandaşlarının ise yüzde 46'sı ekonomi ve hayat pahalılığını seçimlerin en önemli iki meselesinden biri olarak görüyor.
Tüketici hakları kuruluşu Lobby 99'un verilerine göre ülkede gıda fiyatları, 2024 başından 2026 ortasına kadar yüzde 8 arttı.
Kudüs İbrani Üniversitesi Ekonomi Profesörü Joseph Zeira, büyüme rakamlarının ekonomik tabloyu tam olarak yansıtmadığını belirterek vatandaşların yüksek fiyatlar, reel gelir kaybı ve kamu hizmetlerindeki bozulmayla karşı karşıya olduğunu söyledi.
İsrail Merkez Bankası'nın hesaplamalarına göre savaş nedeniyle 2025 sonuna kadar oluşan birikimli üretim kaybı, yıllık milli gelirin yüzde 8,6'sına karşılık geliyor.
Ekonomistler, artan kamu borcu ve savunma harcamalarının önümüzdeki dönemde ekonomik büyüme üzerinde baskı oluşturabileceğini belirtiyor. İsrail ekonomisinin geleceğinin ise büyük ölçüde Gazze, İran ve Lübnan'daki çatışmaların seyrine bağlı olacağı ifade ediliyor.
Bakırköy Domuzdamı'nda bulunan Muhtelit Musevi Mektebi'nin eğitim yılı sonu gerçekleştireceği müsamere hakkında,
"Maarifperver Efendimiz Hazretleri" ithaflı
<< Maarifperver Efendi Hazretleri
Muhterem Efendim Hazretleri,
İmtihanlarının sona ermiş bulunması münasebetiyle bir musamere (gösteri/eğlence) tertip ettik.
Temmuz’un otuz birinci Cuma günü öğleden sonra saat üçte Bakırköy, Domuz Damı, karma Musevi mektebi konferans salonunda vuku bulacak olan bu musamerede huzurunuzun kıymetli bir teveccüh ve teşvik olacağından, muhterem arkadaşlarınızla teşrif buyurmanızı istirham ederiz Efendim Hazretleri. >>
27 Temmuz 1341 (miladi yaklaşık 1925)
Mektep Müdürü

https://x.com/ArsivBakirkoy/status/2107063279084277771
https://substack.com/home/post/p-217747123
Uşşak makamındaki “Meulal Şem” adlı bir maftirimi dinlediğinizde, kulağınıza tanıdık bir melodi gelebilir. Eserin seyri, Türk musikisinin meşhur eserlerinden “N’oldu Bu Gönlüm”ü hatırlatır. Sefarad Yahudileri, özellikle Edirne ve Selanik’te Mevlevîler ve diğer tasavvuf çevreleriyle etkileşimle Osmanlı musikisinin makam ve usullerinden güçlü biçimde öğrendiler. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri maftirim geleneğiydi. Sinagog ibadetinin belirli bölümlerinde, özellikle Şabat ve bayramlarda icra edilen paralitürjik bir müzik geleneği bu. Ladino ve İbranicenin bir arada kullanıldığı örnekleri de bulunan bu repertuvarın önemli bir bölümü 19. yüzyılda nota alınmış, böylece Osmanlı Yahudi musikisinin makam ve icra özelliklerinin günümüze ulaşması mümkün olmuştur.
Bugün ise bu gelenek, geçmişteki yaygınlığına kıyasla cemaatler içinde oldukça sınırlı biçimde yaşamaktadır. Benzer bir müzikal ve ritüel sentez, Selanik'teki Avdetî-Sabetaycı cemaatin dinsel pratiğinde de görülebilir. Türkçe, İbranice ve
Ladinonun bir arada kullanılır. Özellikle Kudsi Ergüner üstadın @ErgunerKudsi
yoğun emeğiyle birçok maftirim günümüzde yeniden icra edilerek kayıt altına alınmış durumda. Bunlardan biri de Nihavend semâîsi “Sefatay Lo Ehla”.
https://x.com/agahens/status/2107948808873169210
"Bir #Musevi vatandaş #Balat'ı birbirine kattı"
Habere göre, Balat'ta Ayan Cd'nde oturan Jako Nomer, silahıyla havaya ateş açınca polis ve itfaiyenin müdahalesi sonucu yakalanıyor ve akıl hastanesine gönderiliyor. (1956)

https://x.com/HalicPostasi/status/2107951601310650421
#Beyoğlu'nda tuhafiyeci dükkânı işleten Nesim Faraci'nin iflasından sonra mahkeme tarafından belirlenen alacaklılara dair liste ve ödenecek borç tutarları..
(Tan / 28 Aralık 1939)

https://x.com/HalicPostasi/status/2107949174444745185
İstanbul Yahudilerinin kulübü olarak kurulan Yıldız (Daha sonra Yıldırım) Spor Kulübü'nün balosu.
Etkinliğe İstanbul protokolünden çok sayıda davetlinin yanı sıra, kulüp yöneticileri, İsrail Başkonsolosu ve bazı İsrailli milletvekilleri de katılıyor. (Aralık 1964)

https://x.com/HalicPostasi/status/2107929857069826245
Türk Donanma Cemiyeti yararına düzenlenen yardım kampayası duyurusu ve Türk Yahudileri Hahambaşılık makamından kampanyaya katılım çağrısı..
#Ladino ilan. (La Vera Luz / 26 Mayıs 1970)

https://x.com/HalicPostasi/status/2107918721599873450
Tiyatro.. Tiyatro.. Tiyatro..
Balat Or Ahayim #Musevi Hastanesi yararına düzenlenen tiyatro etkinliğinde "Eşkolyot" oyunu Kenterler Tiyatrosu'nda sergileniyor...
#Balat #OrAhayim (Şalom / 31 Mart 1976)

https://x.com/HalicPostasi/status/2107917409109586102
Yapı Kredi Bankası müşavirlerinden İsak Yafet'in ölüm ilanı..
(Karay Yahudisi olan İsak Yafet'in cenaze töreninin #Hasköy Karay Sinagogu'nda yapılacağı, naaşının #Okmeydanı'ndaki Karaim Mezarlığı'nda defnolunacağı belirtilmiş) (1965)

https://x.com/HalicPostasi/status/2107941962502349077