Özel günlere bayılırım. Daha önce de bu sayfada bazı özel günlerle ilgili yazılar yazmıştım. Acaba bu ay neyi yazmasam diye düşünürken (evet, ben ne yazsam diye değil, neyi yazmasam diye düşünürüm, zira güzel ülkemiz neleri yazamayacağımız konusunda bize adeta sınırsız bir gündem sağlıyor), ajandama bir göz attım ve ekim ayının özel günler konusunda epey verimli olduğunu gördüm. Hepsini saymaya kalkarsam yazı biter, ama bakın benim gözüme en çok çarpanlar neler: 2 Ekim Uluslararası Şiddetsizlik Günü, 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü, 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü, 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü, 13 Ekim Dünya Afet Azaltma Günü, 17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü. Tabii ki ülkemize özel, başımızın tacı 29 Ekim de var. 31 Ekim ise Cadılar Bayramı. Ne ara Türkiye’de bu kadar yaygınlaştı inanın bilmiyorum, ama hafta sonu kendimi altı yaşındaki kızımla beraber Cadılar Bayramı’na özel süslemeler almak için parti malzemeleri satan bir dükkânda buldum.
Sanırım iyi hissetmeliyiz. Dünyada ve ülkemizde, şiddet norm haline gelmiyormuşçasına şiddetsizlik günümüz, bilhassa Türkiye’de sokak hayvanları yok edilmeye çalışılmıyormuşçasına hayvanları koruma günümüz var. Kız çocukları dünyanın pek çok bölgesinde şiddet, cehalet, yoksulluk ve az gelişmişlik sarmalında giderek görünmez olurken kız çocukları gününü kutluyor; afetlerin azalmayıp tam tersine, çoğunlukla da insanların yanlış politikaları yüzünden, arttığı bir dünyada afet azaltma gününde bir anda bilinçli vatandaşlara dönüşüyoruz. Yoksulluk dünyada ve Türkiye’de an be an derinleşirken, yoksullukla mücadele günü kapsamında, yoksullukla sanki nereden geldiği bilinmeyen bir virüsmüşçesine mücadele etmenin yollarını arıyoruz. Bu özel günler arasında beni en çok cezbeden ise, bu saydıklarımızın hepsini kapsayan, Dünya Ruh Sağlığı günü oldu. Gözlerimi ajandadan ayıramadan bir süre baktım, evet, öyle yazıyor, Dünya Ruh Sağlığı günü. Sonra kendimi şöyle bir dışarıdan gördüm, gözlerini ajandaya sabitlemiş bir kadın, topu topu üç kelimeyi defalarca okuyor da okuyor. “Burcu, kendine gel, deli değilsin sen” dedim. Kendi kendimi ikna ettim, ajandayı kapattım.
Dünya Sağlık Örgütü’nün ve Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu’nun internet sitelerinde dolaştım biraz. İkisi de ruh sağlığını, sağlığın ayrılmaz bir parçası olarak tarif ediyor. “Sağlık, yalnızca hastalık veya sakatlığın bulunmaması değil, fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir(…) Ruh sağlığı, bireyin kendi yeteneklerinin farkına vardığı, yaşamın olağan stresleriyle başa çıkabildiği, üretken bir şekilde çalışabildiği ve içinde yaşadığı topluma katkıda bulunabildiği bir iyilik halidir.” “Fıkra bu kadar” diyerek yazıyı bitirebilirdim ama daha hedeflenen kelime sayısına ulaşmadım, biraz daha yazmam lazım.
Ayrıca yazmaya hakkım var diye düşünüyorum. Çılgınlıkta tarihsel olarak tavan yapmış bir çağda, delirmemenin işten olduğu bir ülkede, bir kadın olarak var olmaya çalışıyorum. Hafta sonu ‘Geber Aşkım’ ve ‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim’ filmlerini izlerken de, “henüz”, kadın kahramanlar Grace ve Linda ölçeğinde bir zihinsel ve ruhsal çöküş yaşamadığım için, ruh sağlığımı oldukça iyi buldum. Kuzeylilerin cüsselerine rağmen kırılgan ruhsal yaşamları da, bir Türk kadını olarak beni hep şaşırtmıştır. Sakin, sessiz, mis gibi düzenli ve istikrarlı yaşamlarının içinde canlarını sıkacak bir şey bulmaları ve intihar oranlarının yüksekliği, biliyorsunuz sosyolojik bir vakıa. Can bu, sıkılır. Bence toplum olarak medeniyete en büyük katkılarımızdan biri, tüm bunlara rağmen devam edebilmemizde.
Mesela ben sabahları en geç 8.30’da başlayan inşaat sesleriyle güne “merhaba” derim. Fenerbahçe’nin maçlarını takip ederim, hiç kaçırmam; maç günleri evimin çevresindeki yollar kapanır, ara sokaklara yayılan bir trafik olur, sürücüler camdan kafalarını çıkararak bağırıp çağırır ve korna çalarak trafiğin açılacağını varsayarlarken, ben gülümseyerek aralarından yürür geçerim. Adında iddialı şekilde kahve kelimesi olan, sigara içilmesi yasak olan yarı açık kafelerde, çamur benzeri kahveye 250 lira veririm. Marmaray’da üç yaşındaki küçücük çocuklardan 70 küsur yaşındaki insanlara kadar uzanan dilencilerle birlikte seyahat ederim. Yaya geçitlerinde mutlaka arabalara öncelik tanırım; yeşil ışıkta önce arabaların durduğuna emin olur, sonra geçerim. Kaldırımda yürürken üzerime doğru gelen motosikletli kuryelere yol veririm. 20 seneden fazladır aktif olarak çalıştığım halde bir evim olmadığı için kirayı nasıl ödeyeceğimi düşünürüm, eksi bakiyemde daha ne kadar eksiye düşme şansım olduğunu hesaplarım. Bir şımarıklık yapıp restorana gitmişsem, menüye bakarken artık ne yemek istediğimi değil, ne yemeye gücümün yeteceğini düşünürüm. Projem için adıma tanımlanmış olan bütçeyi, hazinedeki sıkışıklıktan dolayı bana aktarmakta haftalar boyu geciken devlet kurumlarını anlayışla karşılarım. Taksiye bineceğim zaman, önce şoförün beni gitmek istediğim yere götürmeye gönlü var mı, anlamaya çalışırım. Her depremde oturduğum binanın sağlam olup olmadığını düşünür, ardından başka bir eve taşınmanın maliyetini hesaplayarak kaderime güvenirim. Üniversitede öğrencilerime eleştirel düşünmeyi, fikirlerini başlarını derde sokmayacak ölçüler içinde, nasıl ifade edebileceklerini öğretirim. Toplu taşımada insanların telefonlarından sesli izledikleri videolar sayesinde aynı anda üç ayrı diziyi, iki futbol yorumcusunu ve birkaç aile kavgasını, hem de görüntülü olarak, takip ederim. Televizyonda aynı kişinin sabah çocuk psikolojisi, öğlen deprem, akşam uluslararası hukuk hakkındaki uzman görüşünü dinlerim. Sosyal medyadan, kadınların dişil enerjilerini nasıl ortaya çıkarabilecekleri konusunda tavsiyeler alırım.
Kelime hedefini tutturayım derken laf nereden nereye geldi! Ne diyorduk, Dünya Ruh Sağlığı Günümüz kutlu olsun!