Ergenlerde yeni tehlike: Kusursuz beden arayışı

Son yıllarda yetişkinler olarak sağlıklı yaş alma konusunda hiç olmadığımız kadar bilinçliyiz. Longevity, kas kütlesini korumak, yeterli protein tüketmek, kan şekerini dengelemek, egzersiz yapmak, iyi uyumak… Otuzlu, kırklı, ellili yaşlardan itibaren bedenimizde bizi nelerin beklediğini artık daha fazla biliyor, araştırıyor ve önlem almaya çalışıyoruz ancak bütün bunları konuşurken arkamızdan bambaşka bir beden kültürüyle yetişen yeni bir nesil geliyor.

Verda ÇAKAN Yaşam
14 Ekim 2026 Çarşamba

Bir dönem çocukluk ve ergenlikte en büyük endişelerimizden biri obeziteydi. Hareketsizlik, fast food, şekerli içecekler ve ekran karşısında geçirilen saatlerden söz ediyorduk. Bunlar hâlâ önemli sorunlar fakat şimdi terazinin diğer ucunda farklı bir risk beliriyor. Bedeni konusunda aşırı bilinçli, yediğini sürekli kontrol eden, protein hesabı yapan, sporunu aksatmayan ama bütün bunların arasında bedeniyle sağlıklı ilişkisini kaybetmeye başlayan gençler.

İlk bakışta bunda yanlış olan ne?

Çocuk spor yapıyor, sağlıklı besleniyor, paketli gıdadan uzak duruyor, protein tüketiyor. Bir ebeveyn daha ne isteyebilir? Belki de tam bu noktada dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü sağlıklı davranış ile takıntılı davranış arasındaki sınır her zaman dışarıdan göründüğü kadar belirgin değil.

Erkek çocuklarında yeni beden ideali

Özellikle erkek çocukları ve genç erkekler söz konusu olduğunda son yıllarda daha fazla konuşulan kavramlardan biri kas dismorfisi, yaygın adıyla ‘bigoreksiya’. Kas dismorfisinde kişi, başkalarına göre oldukça kaslı olsa bile bedenini yeterince büyük veya kaslı görmeyebilir. Spor yapmak artık keyif veren veya sağlığı destekleyen bir aktivite olmaktan çıkıp yerine getirilmesi gereken bir zorunluluğa dönüşebilir. Ergenlerde kas dismorfisini inceleyen ‘EveryBODY’ çalışması da bunun yalnızca yetişkin erkeklere özgü bir mesele olmadığını gösteriyor. Araştırmacılar kas dismorfisini, kişinin yeterince kaslı olmadığı düşüncesiyle aşırı derecede meşgul olduğu bir beden dismorfik bozukluğu biçimi olarak ele alıyor. Burada önemli olan çocuğun kaç gün spor yaptığı değil, spor yapamadığında ne hissettiği. Antrenmanı kaçırdığında yoğun suçluluk duyuyor mu? Arkadaşlarıyla yemeğe gitmekten kaçınıyor mu? Her öğünü protein miktarına göre mi değerlendiriyor? Aynada sürekli kaslarını kontrol ediyor mu? Arkadaşlarının bedenleriyle kendi bedenini yarıştırıyor mu?

Sosyal medya yeni aynaya dönüştü

2020’de Journal of Youth and Adolescence dergisinde yayımlanan, yaş ortalaması 12 olan 681 kız ve erkek ergenin incelendiği bir araştırmada sosyal medya kullanımı beden memnuniyetsizliği, düzensiz yeme ve kas geliştirme davranışlarıyla birlikte değerlendirildi.  Araştırmacılar bu ilişkileri anlamak için sosyal, psikolojik ve biyolojik faktörlerin birlikte ele alınması gerektiğine dikkat çekti. 2025 yılında Body Image dergisinde yayımlanan çok daha kapsamlı bir sistematik derleme ise 83 araştırmadan toplam 55.440 kişinin verileri değerlendirildi. Sosyal medyada kişinin kendisini başkalarıyla daha fazla karşılaştırmasının daha fazla beden algısı kaygısı ve yeme bozukluğu belirtisiyle, aynı zamanda daha düşük olumlu beden algısıyla ilişkili olduğu bulundu. Burada önemli bir bilimsel ayrım var. Bu veriler sosyal medyanın tek başına yeme bozukluğuna neden olduğunu kanıtlamıyor ancak karşılaştırma davranışı ile beden algısı sorunları arasındaki ilişkiyi görmezden gelmemizi de zorlaştırıyor. Çünkü çocuk ekranda yalnızca sonucu görüyor. Işığı, açıyı, filtreyi, o fotoğraf için harcanan zamanı veya görüntünün arkasındaki hayatı bilmiyor. Gördüğü yalnızca bir beden ve zihninde çok basit bir mesaj oluşabiliyor, “Ben de böyle görünmeliyim.”

Kızlarda mesele artık yalnızca zayıflık değil

Kız çocuklarında ise yıllardır konuştuğumuz ‘ince olmalıyım’ baskısının yanına yeni bir ideal eklendi: İnce ama aynı zamanda fit, sıkı ve kaslı görünmek. 2024’te Journal of Eating Disorders’da yayımlanan, çoğunluğu 16–19 yaşlarında olan 1.558 kız ve erkek ergenin incelendiği araştırmada kızlarda ince beden idealinin, erkeklerde ise kaslı beden idealinin yaygın olduğu görüldü. Araştırmada yeme bozukluğu belirtilerinin özellikle kızlarda daha yaygın olduğu ve sosyal medyadan algılanan görünüş baskısının önemli bir faktör olduğu da ortaya kondu. 1.153 ergen üzerinde yapılan başka bir araştırmada ise hem kızlarda hem erkeklerde ince ve kaslı beden ideallerini içselleştirme ile beden memnuniyetsizliği arasında ilişki bulundu. Yani bir kuşak kilolarını sayarak büyüdü. Yeni kuşak kalorinin yanına proteini, kas oranını, ‘fit’ görünmeyi ve sosyal medyadaki bedenlerle kıyaslanmayı da ekledi.

Bedenimiz değişirken beden algısı aynı hızda değişiyor mu?

Aslında beden algısı yalnızca bugünün ergenlerine ait bir mesele değil. Kendi neslime baktığımda bunun başka bir biçimini görüyorum. 80’ler kuşağında büyüyen ve benim gibi hayatının bir döneminde kilo problemi yaşamış birçok insan için beden değişse bile zihindeki beden görüntüsü aynı hızda değişmiyor. Bunu kendi deneyimimden de biliyorum. Kilo verdikten sonra kıyafetleriniz bollaşır, tartıda gördüğünüz rakam değişir, çevreniz size değiştiğinizi söyler; hatta aynaya baktığınızda iyi göründüğünüzü de düşünürsünüz ama zihninizin bir köşesinde hâlâ kendinizi eski, daha kilolu bedeninizle algılamaya devam edebilirsiniz. Bunun tersi de mümkün. Uzun yıllar ince bir bedene sahip olmuş bir kişi kilo aldığında, zihnindeki beden görüntüsü bir süre eski haliyle kalabilir. Yani beden değişir ama kişinin bedenine dair içsel resmi her zaman aynı hızda değişmez. Tam da bu nedenle beden algısının zaman zaman yeniden düzenlenmesi gerektiğine inanıyorum. Aynada gördüğümüzle zihnimizde taşıdığımız bedenin aynı olup olmadığını fark etmek önemli. Kıyafetlerim bana nasıl oluyor? Bedenim bugün gerçekte nasıl? Ben kendimi nasıl görüyorum? Bunların arasındaki mesafeyi fark etmek, kendimizle daha gerçekçi bir ilişki kurmamıza yardımcı olabilir.

Çünkü beden algısındaki bozulma yalnızca ‘kendini olduğundan kilolu görmek’ şeklinde ortaya çıkmaz. Bazen kilo aldığımız halde bunu algılamakta zorlanabilir, bazen de kilo verdiğimiz halde yıllar önceki bedenimizi zihnimizde taşımaya devam edebiliriz. Bugünün çocuklarında ise zaten hassas olan bu beden algısının karşısına çok daha güçlü bir dış dünya çıkıyor.

Protein çağının çocukları

Market raflarından kafelere kadar protein barlar, proteinli sütler, shake’ler ve protein tozları artık çocuk ve ergenlerin günlük hayatının bir parçası hâline geliyor. Protein elbette büyüme, gelişme ve doku onarımı için gerekli. Spor yapan gençlerin ihtiyacı da aktivite düzeylerine göre değişebilir. Ancak ‘daha fazla protein, daha fazla kas’ şeklindeki denklem doğru değil.

Amerikan Pediatri Akademisi, sağlıklı ve dengeli beslenen genç sporcuların çoğunun protein takviyesine ihtiyaç duymadığını; kas kütlesini artıran temel unsurun fazladan protein tüketmek değil, uygun egzersiz olduğunu belirtiyor. Spor takviyelerinde içerik, kalite ve kontaminasyon açısından da dikkatli olunması gerektiğini vurguluyor. Bence burada yalnızca “Bu ürün zararlı mı?” diye sormak yeterli değil. Belki daha önemli soru şu; 14 yaşındaki bir çocuk neden yediği her şeyi protein miktarına göre değerlendirme ihtiyacı hissediyor?

Sağlıklı mı yoksa takıntılı mı?

Ebeveyn olarak artık yalnızca “Çocuğum sağlıklı besleniyor mu?” diye sormamız yeterli olmayabilir. Çocuğum sporunu kaçırdığında ne hissediyor? Arkadaşlarıyla yemek yerken rahat mı? Aynada bedenini sürekli kontrol ediyor mu? Sosyal medyada kimleri takip ediyor? Yemek konusunda giderek daha fazla kural mı koyuyor? Kendini arkadaşlarının bedenleriyle karşılaştırıyor mu? Çocuğumuza “Ne güzel spor yapıyorsun” demek kadar, sporun onun hayatındaki yerini gözlemlemek de önemli. “Ne güzel sağlıklı besleniyorsun” demek kadar, bu beslenme biçiminin esnek bir seçim mi yoksa bozmaktan korktuğu katı bir kurallar bütünü mü olduğunu anlamak da önemli. Çünkü mesele protein değil. Mesele spor da değil. Mesele, bedenin çocuğun özdeğerini belirleyen bir ölçüye dönüşmeye başlaması. Çocuklarımızı obeziteden, hareketsizlikten ve kötü beslenmeden korumaya çalışırken terazinin diğer tarafını da unutmamalıyız. Onlara yalnızca sağlıklı beslenmeyi ve hareket etmeyi değil, bedenlerini doğru algılamayı, bedenleri değişirken bu değişime uyum sağlamayı ve kendilerini başka bedenlerin ölçüsüyle değerlendirmemeyi de öğretmemiz gerekiyor. Belki yeni nesle bırakabileceğimiz en sağlıklı beden mesajı, ‘Beden, sürekli düzeltilmesi gereken bir proje değil; içinde yaşayacağımız yerdir.’

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün