İbranicede Magen David, yani David Kalkanı da denen David Yıldızı´nı bir zırh gibi taşıyan; sözü gerçekleşen, hem Yahudi hem Müslüman halkın eren saydığı, ölümünden sonra bile hatırasına dua edilen bir Tsaddik´in, Kapadokya´nın Gerçek Erenlerinden, Üçler Yediler Kırklardan Halil Çavuş´un izinde.
İbranicede ‘tsadik’ kelimesini duyduğunuzda aklınıza ne gelir? Kelime ‘tsedek’ten, yani doğruluk ve adaletten türer. Ama Tanah'ı açtığınızda bunun kuru bir sıfat olmadığını anlarsınız. Noah "tam ve doğru bir adam" diye anılır. Avraham, T-nrı'ya duyduğu sarsılmaz güven yüzünden tsadik sayılır. Talmud'a, Kabala'ya geldiğinizde ise tsadik artık yalnızca kurallara uyan biri değildir; dünyanın dengesini omuzlarında taşıyan, üstüne yüklenen ağırlığı hiç şikayet etmeden sırtlanan bir insandır. "Tsaddik yesod olam" derler. Doğru insan, dünyanın temelidir.
Yahudi mistik geleneğinde 36 gizli tsadikin dünyayı ayakta tuttuğu anlatılır, ama bu sayı bir tavan değildir. Alter Rebbe'nin Tanya'da öğrettiğine göre aslında kademeler vardır: T-nrısal’ı loş bir aynadan görenler 18 bin kişidir ve ‘eksik tsadik’ sayılır. Aydınlık bir aynadan görüp Göklerin kapısından ancak izinle geçenler 36 kişidir. Aynı aydınlığı görüp izin bile beklemeden içeri girenler ‘bnei aliya’dır, sayıları çok azdır ama hiç ikiden aşağı düşmez. Bunların da ötesinde, her nesilde yalnızca bir kez rastlanan, dünyanın temeli olan tek bir kişi vardır. Ve en nadiri: öyle bir tam tsadiktir ki, T-nrı'nın sözünü hatırlatan gökkuşağına bile ihtiyaç duyulmaz.
Bu tsadiklerin kimi, Baal Şem Tov gibi, Alter Rebbe gibi, Rebbe Nahman gibi, döneminde zaten büyük birer Tora alimi olarak tanınmıştır. Kimi ise tam tersine, sinagogda en arkada oturan, geçimini sıradan bir işle sağlayan, kimsenin farkına bile varmadığı bir cemaat üyesidir. T-nrı her birine ayrı bir görev vermiş, her biri yaşadığı neslin görünmez çobanı olmuştur. Kimse fark etmeden koyunları kurdun ağzından çekip almış, kimsenin teşekkürünü beklemeksizin karanlık bir gecede yol göstermiştir.
Şimdi size böyle bir tsadiki anlatacağım. Kendi cemaatimden, bu topraklarda yaşamış, buradan Eden bahçesine göçmüş bir tsadiki. Rabimiz, Kutsalımız, Yol Göstericimiz Tsaddik Rav Halel Altıok ha-Levi Kapadokya (N”E) ben Girş Kamber’i (d.1875) -yerli halk tarafından “Gerçek Erenlerden Halil Çavuş” olarak da bilinir- Aşem'in bana bahşettiği kadarıyla, elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım. Belki de asıl mesele onu tam olarak anlatabilmek değil, onu bir nebze hissettirebilmektir.
Bir isim, üç anlam, bir kader
Büyükler, doğduğunda ona neden Halel dendiğini anlatırken hep üç sebepten söz eder. Birincisi, bu ismin Teillim'deki Hallel mezmurlarından, yani 113'ten 118'e kadar okunan övgü mezmurlarından gelmesi. İkincisi, doğrudan T-nrı'ya bir övgü olarak verilmiş olması. Üçüncüsü ise Hillel isminin bir varyasyonu sayılması. Ben bu üç anlamı ayrı ayrı düşünmüyorum artık. Halel'in hayatı zaten bunların hepsini birden taşımış; bir övgü, bir öğreti, bir ömür boyu süren adanmışlık olarak.
Küçüklüğünden beri kitaptan koparılamayan bir çocuktu. Mumun ışığında saatlerce okuduğu, uykusunu Tora'ya kurban ettiği anlatılır. Babası zaman zaman elini omzuna koyar, "Oğlum, artık kitaplara biraz ara mı versen" derdi. O ise başını kaldırmadan aynı cevabı verirdi: "Babacığım, lütfen biraz daha çalışayım." Bu küçük sahneyi her düşündüğümde içim ısınır. Çünkü anlıyorum ki bazı insanlar Tora'yı öğrenmeye karar vermez, Tora'yla zaten doğar ve onunla büyür.
Eşeğin üstünde karanlığa karşı
Tsadik Halel'in derdi yalnız kendi öğrenmesi değildi. Asıl mesele, dağınık ve küçülen bir cemaatin gönlünde Tora'yı canlı tutabilmekti. Bunun için yaz kış demeden kimi zaman çamurlu, kimi zaman taşlık yollarda Yahudi yerleşimlerini tek tek dolaşırdı. Yorgunluğun ve tehlikenin onu durdurmasına izin vermezdi. Yeter ki cemaati yalnız kalmasın, yeter ki o ince ışık sönmesin. Yaşadığı yer olan Nevşehir’in Sarılar kasabası da tam olarak böyle bir yerdi; çiftlikleriyle çevrili, ştetl tarzı bir kasabaydı, birden fazla dil bilinir, dünyadan kopuk yaşanmazdı. Öyle ki Tsadik Halel’in bildiği diller arasında İbranice, Yidiş, Arapça ve Grekçe bulunuyordu. Bir rivayete göre Sarılar halkı aslında Gülşehir'den gelmişti, Gülşehir ise o dönemde bölgenin en varsıl, en hareketli yerleşimlerinden biriydi. Bu topraklardan iki sadrazam bile çıkmıştı. O yıllarda Ankara henüz küçük bir kasabadan öteye geçemezken, Nevşehir ve çevresi ticaret yollarının, hanların, kervansarayların üzerinde kurulu, dört bir yandan ziyaretçinin akın ettiği zengin bir bölgeydi. Kiliseleri, Rum ve Ermeni mahalleleriyle, dergahlarıyla, sinagoglarıyla adeta çok kültürlü bir vahaydı. Babası Rav Girş Kamber'in at çiftliklerinde yüzden fazla at vardı ve yirmi civarı seyis çalışırdı; Hacı Bektaş Dergahı'na gönderilen kurbanlar bile buradan giderdi.
Torunu Halil Altıok'un aktardığına göre dedesinin cemaatini ayakta tutması hiç kolay bir iş değildi. Özellikle Sarılar ve Abdi gibi yerlerde Yahudi topluluğu açıktan ibadet edemiyordu. Gizli geçitleri olan evler, kimsenin aklına gelmeyecek yeraltı mekânları tercih ediliyordu. Türk milletinin inanç anlayışına ve kültürüne yabancı El-Ezher destekli din adamlarının Anadolu’yu asimile etme projesi yürürken, bu gizli sinagoglar zaman zaman bu Selefi zihniyetteki din adamlarının kışkırtmalarıyla kolluk kuvvetleri tarafından basılıyordu. Kapı vurulduğunda kalplerin nasıl attığını, mumların nasıl aceleyle söndürüldüğünü, dua kitaplarının nasıl göğüslere bastırılarak saklandığını düşünüyorum bazen. Ama nasıl ki Yahudiler bir zamanlar Firavun'un, Aman'ın elinden aKadoş Baruh Hu'nun gücüyle kurtulduysa, bu baskınlardan da yine kurtulmayı başardılar. Babaannemin anlattığına göre o dönemde sinagogumuzdan yemyeşil bir ışık sızarmış geceleri. Üzerlerine çöken karanlık, o ışığı hiçbir zaman yenememiş.
Bir ok değil, altı ok
‘Altıok’ soyadını Tsadik Halel neredeyse bir tılsım gibi taşımıştır. Magen David'in altı köşesi gibi, ailesini ve cemaatini saran görünmez bir zırh gibi düşünmüştür bu ismi. Kimliğin, aidiyetin böyle korunması gerektiğine öyle inanmıştır ki, halasını verdiği aileye de kendi soyadının bir türevini, ‘Altıokka’ adını vermiştir. Bir soyadını bu kadar bilinçli, bu kadar niyetli taşımak, aslında sessizce direnmenin bir yoludur. Her ne kadar ‘Altıok’ soyadının gizleri bu kadarla sınırlı kalmasa da daha fazlasını açıklamak için yetkim bulunmuyor.
Kalbinde de aynı sadakat vardı. Eşi Dudu'yu (aslı Dudun, d.1879) öylesine derinden sevmişti ki, onu kaybettikten sonra bir daha hiç evlenmedi. Belki de bazı sevgiler bir kez yaşanır ve geri kalan ömür, o sevginin hatırasına adanır.
1942'de, II. Dünya Savaşı'nın gölgesi bütün dünyanın üzerine çökerken, Tsadik Halel en yakın sırdaşlarıyla birlikte bu topraklardan göç etmek zorunda kaldı. Geride bıraktıklarını düşündükçe içim sızlıyor: yıllarca verdiği mücadeler, dua ettiği evler, bir çoban gibi koruduğu cemaati. Ama kökleri zaten hiç tam olarak buraya ait olmamıştı. Anadolu'nun yetiştirdiği büyük bir ravdı, evet, fakat soyu Doğu Avrupa'ya uzanıyordu. Eisenstadt[1], Grossman ve Sochtshover gibi büyük rabi hanedanlarıyla akrabaydı. Bugün bu büyük rabilerle kurduğum her temasta -kitaplarını okuduğumda, haklarında araştırma yaptığımda ya da sadece adlarını andığımda- Tsadik Halel’in nefesini hissediyorum.
Bilgiden erdeme giden yol
Tsadik Halel'in en çok üzerinde durduğu konu dini eğitimle alınan malumat değil salt bilginin kendisiydi. El Ezher çevresinde yürüyen tartışmaları dâhi bilirdi, çünkü kendisi de apologia geleneğinden geliyordu; yani kendi inancını başka teolojilerin diliyle konuşabilen, karşı tarafın argümanlarını içeriden tanıyarak cevap verebilen bir gelenekten. Daha önce de belirttiğim üzere bölge kültürel ve ilmi açıdan bir belleğe sahipti, mollalar da bölgede ciddi ilmi çalışmalar ve etkinlikler yürütüyorlardı. Tsadik Halel işte böyle bir ortamda yetişmiş apologetik bir rabiydi; hem Yahudi hem İslam teolojisine hakimdi, ikisini de anlayabilmek için gereken dilleri de biliyordu. Nitelikli bilgiye dönüşmeyen malumatı yeterli bulmaz, etik değerlere dönüşmeyen, deneyimsel olmayan bilgiye özel bir önem atfetmezdi. Eğitimi bir yerden sonra otodidakt bir tarza dönmüştür. Tevazu içinde, ezberlenmemiş ama içselleştirilmiş sezgisel bir bilgeliğe sahipti. Ona göre ‘malumat’, yani yığılmış, ezberlenmiş bilgi, kendini bilmeyen insanda çoğu zaman asıl amacından sapmıştı. Önemli olan bilginin niceliği değil niteliğiydi. Ve o nitelikli bilginin de pratiğe, kazanılmış bir akla dönüşmesi gerektiğini düşünürdü. Ona göre gerçek erdem ancak bu sessiz dönüşümden doğardı.
Sessiz bir barışseverin mücadelesi
Oğlu Zekerya Altıok'un arazide sır gibi sakladığı silahları mucizelerle defalarca bulup ortadan kaldırdığı anlatılır. Küçük ama ısrarlı bir barış nöbeti gibi, her seferinde aynı sabırla, aynı inatla. Müslüman halk arasında da büyük bir ermiş olarak bilinirdi. Hakkında anlatılan menkıbelere bakıldığında zaman zaman mollalarla gerilim yaşadığı, buna karşılık Bektaşilere yakın durduğu görülür.
Son yıllarında sahip olduğu kimi toprakları hemşehrilerine ve kendisi için çalışanlara bağışladı. Bu bir cömertlik jesti değildi yalnızca; cemaatinde anlatılana göre, kendi elleriyle verdiği bu topraklar, soyunun korunması için sunduğu bir kurbandı. Neyi bırakırsa bıraksın, asıl önemsediği şey soyundan gelecek olanların Aşem’e olan hizmetleriydi ve bunun bedelini gönülden ödemeye hazırdı.
Ağzından çıkan söz gerçekleşirdi. Bu bir söylenti değil, bugün hâlâ anlatılan, tanık olunmuş bir hakikatti. Aradan geçen onca yıla rağmen mucizelerinin hâlâ anlatılıyor olması da bundandır. Yahudisiyle Müslümanıyla, her dinden insan zaman zaman onun hatırasına dua etmeye, ondan bir şefaat dilemeye gider. Tsadik zaman, mekan kavramlarını ve toplumun dinsel kalıplarını aşmıştır. Ölümü ölümle yenmiş, göçtüğü diyardan yaşayanlara ‘Yaşam Ağacı’nın meyvelerini dağıtmaya devam etmektedir.
Bugün Tsadik Halel Altıok'u anarken aslında tek bir şeyi hatırlıyorum. Bazı ruhlar zamanın ve mekânın sınırlarına sığmaz; bedenleri toprağa dönse de bıraktıkları ışık sönmez, nesilden nesile sessizce akmaya devam eder. Belki de "Tsaddik yesod olam" sözü, yani dünyanın temeli olan doğru insan tabiri, tam da böyle bir varlığı anlatmak için söylenmiştir: görünmeden koruyan, adı anıldıkça yeniden aramızda beliren, ölümü bile alt eden bir ışık.
[1] Meir Eisenstadt (İbranice kısaltmasıyla "Maharam Aş", 1670-1744), Poznan doğumlu Aşkenazi hahamı ve halakha otoritesidir. Yaşamını Worms, Szydłowiec, Prostějov ve Eisenstadt gibi kentlerde hahamlık ve yeşiva başkanlığı yaparak geçirmiştir. En bilinen eseri, hahamlık sorularına verdiği cevapları içeren üç ciltlik Panim Me'irot adlı responsa (şeelot ve teşuvot) derlemesidir. Babası Rav Yitshak Eisenstadt’ın (1600-1680) Edirne’ye yerleştiği ve ölmek üzere iken aile üyelerinin tekrardan Eisenstadt’a döndüğü bilinmektedir.