İstanbul Modern´de ´Aynı Mavinin Altında´ koleksiyon sergisini gezerken özellikle bazı eserlerin önünde, kendimi insanın pek de bakmak istemediği bir yere doğru çekilirken buldum.
İstanbul Modern’de ‘Aynı Mavinin Altında’ koleksiyon sergisini gezerken Yüksel Arslan’ın yapıtlarının önünde durduğumda, kendimi yalnızca resimlere bakarken değil, insanın pek de bakmak istemediği bir yere doğru çekilirken buldum. Sergi, farklı kuşakları ve coğrafyaları aynı koleksiyon içinde buluştururken Arslan’ın dünyası benim için ayrı bir kapı açtı. Elbette sanat tarihi uzmanı değilim ve eserlere bakarken de bu gözle bakmadım. Ancak açtığı dünyanın çok boyutlu derinliği beni çok etkiledi.
Yüksel Arslan 1933’te İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Enstitüsü’nde öğrenim gördü; 1961’de Paris’e yerleşti ve 2017’de orada yaşamını yitirdi. Kendisine ‘ressam’ demekten dahi uzak durdu. Yapıtlarına, resim ile yazı arasında konumlandırdığı ‘Arture’ adını verdi. Okumak onun için yaratmanın ayrılmaz parçasıydı; Nietzsche’den Marx’a, Freud’dan psikiyatri ve anatomi metinlerine uzanan devasa bir düşünce dünyasını görsel bir dile dönüştürdü.

Fakat beni asıl çarpan, resmin yalnızca ne anlattığı değil, neyden yapıldığıydı.
Arslan geleneksel boyaları reddederek kendi renklerini üretti: toprak, bitkiler, bal, yumurta akı, yağ, kemik iliği, tütün, çay ve bunların yanında kendi kanı, idrarı ve tükürüğü… Güvenilir kaynaklarda zaman zaman kendisine atfedildiği gibi dışkı kullandığına dair bir doğrulamaya rastlamadım; ancak bedenden çıkan maddeleri sanatın malzemesine dönüştürdüğü tartışmasız.
İşte benim için mesele tam burada başlıyor. Psikanalizde süblimasyon, kabul edilmesi güç dürtülerin, toplumsal olarak kötü, kirli kabul edilmiş duyguların toplumsal olarak kabul gören, yaratıcı bir alana yönlendirilmesini anlatır. Sanatsal üretim bunun klasik örneklerinden biridir. Arslan’a baktığımda bunu neredeyse metafor olmaktan çıkmış, maddeselleşmiş halde görüyorum. Hoşa gitmeyen duygular bastırıldıkça, onlarla yüzleşmedikçe büyür ve bazı olumsuz sonuçları olur. Halbuki duygular bizler içindir, yüzleştikçe küçülür, dönüşür ve nötralize olur. Arslan’da, bedenin, duyguların, sakladığımız, temizlediğimiz, uzaklaştırdığımız, hatta tiksindiğimiz ürünleri onun elinde “sanat malzemesi” oluyor. Atılması gereken şey korunuyor; mahrem olan teşhir ediliyor; bedenden uzaklaştırılan madde yeniden insanın hikâyesine katılıyor.
Belki de süblimasyon tam da budur: karanlığı ortadan kaldırmak değil, ona başka bir biçim verebilmek.
Arslan’ın figürlerine baktığımda ise başka bir dünya açılıyor. Sanat tarihi kaynakları onun tarihöncesi sanattan etkilendiğini, insan ve hayvan biçimlerini birbirine geçirdiğini; kimi figürlerin insandan hayvana, hayvandan insana doğru kaydığını gösteriyor. İnsan dizisindeki bazı yapıtlarında fetişler ve ev muskaları da doğrudan konusunun parçası.
Şamanik sanatçı
Kaynaklar Arslan’ı doğrudan bir ‘şamanik sanatçı’ olarak tanımlamıyor. Bu nedenle burada şamanizmle kurduğum ilişki sanatçının beyanı değil, benim gördüğüm bir akrabalık.
Çünkü şamanik geleneklerde insan ile hayvan arasındaki sınır her zaman bizim modern dünyamızdaki kadar katı değildir. Dönüşüm, hayvan yardımcılar, ölüm ve yeniden doğuş imgeleri ve üst–orta–alt dünya arasında yapılan yolculuklar farklı şamanik kozmolojilerde karşımıza çıkar. Antropolojik çalışmalar da hayvan dönüşümü ve metamorfozun bu geleneklerdeki yerini gösterir.
Burada beni en fazla düşündüren kavram Alt Dünya.
Şamanik kozmolojide Alt Dünya’yı yalnızca ‘kötülüğün bulunduğu yer’ diye düşünmek büyük bir hata olur. Gelenekler arasında ciddi farklılıklar bulunmakla birlikte, kimi anlatılarda burası ölümle, atalarla, hayvanlarla ve dönüşümle karşılaşmanın alanıdır. Modern psikolojik yorumlarda ise şamanik dünyalara yapılan yolculukların bilinçdışına yapılan sembolik yolculuklar olarak okunabildiğini görüyoruz. Ancak bunun şamanizmin kendi ontolojisi değil, psikolojik bir yorum olduğunu unutmamak gerekir.
Yüksel Arslan’ın dünyasına baktığımda benim gördüğüm Alt Dünya tam da burası.
İnsanın bedensel, cinsel, saldırgan, hastalıklı, korkmuş, bölünmüş ve toplum tarafından ‘uygunsuz’ kabul edilen taraflarının bulunduğu psikolojik coğrafya… Nitekim Arslan’ın ‘İnsan’ dizisi sinir sisteminden demansa, histeriden şizofreniye kadar bedenin ve zihnin kırılganlıklarını sistematik biçimde ele alır.
Belki Arslan aşağıya inmekten korkmuyordu.
Belki de Arture’lerde beni en fazla etkileyen şey bu: İnsan ancak kendi Alt Dünyasına inmeyi göze aldığında, orada bulduğu şeyi başka bir şeye dönüştürebilir.
Toprak renge, bedenin atığı pigmente, dürtü imgeye, korku figüre dönüşür.
Ve belki sanat da tam o anda başlar.