Yanlış Hedef

Başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımızın önüne koyarken, kendimizi ne zaman hayatımızın dışında bırakıyoruz? Küçük ertelemelerle başlayan öz ihmal, zamanla kendi sesimizi duyamadığımız bir sessizliğe dönüşebiliyor.

Aylin GERON Yaşam
7 Ekim 2026 Çarşamba

İlk görüşmemizdi. Babası avukat, annesi onun da hukuk okumasını istiyor; abisi de yeni mezun olmuş. Tabii ki hukuk fakültesinden. “Peki sen? Hukuk okumak istiyor musun?” dedim. “Bilmem ki…Bunu hiç düşünmedim galiba,” dedi ve hafifçe güldü. "Düşünmem gerektiğini de bilmiyordum.” O acımtırak gülüşü tanıyorum. 17 yaşında da 52 yaşında da aynı gülüşle söyleniyor bu cümle. Kişinin kendini önceliklendirememesi son zamanlarda üstüne kafa yorduğum ve okumalar yaptığım bir konu. Siz bir şeyi kafaya takmayıverin evren bu konuda sizinle konuşmak için ne kadar ilginç yollar sunuyor. İnanılmaz!

Bu kez yollardan biri Domenico Starnone’nin 2026 Bagutta Ödüllü romanı “Yanlış Hedef” ten geçti. Kahramanı, evli ve üç çocuklu bir senarist. Düzenli, sorumlu bir hayatı var. Bir gün karısına yazdığı aşk mesajını yanlışlıkla iş arkadaşına gönderiyor. "Pardon, yanlış oldu" deyip geçmesi gerekirken, gelen sıcak karşılığı yanıtsız bırakmıyor; durumu düzeltmek için atabileceği her adımı ise ihmal ediyor. Çok basit bir hatayı düzeltmek dururken gittikçe çetrefilli bir hal alan bu durum kahramanımızı kendi iç dünyası ile derin bir çatışmaya dahası arzuların ve dürtülerin onu yönettiği bir yere çekiveriyor. Hala okuyorum: bir ihmalin nelere mal olacağını merak ediyorum… İhmal… Arapçadan çobansız bırakılmış, kendi haline salınmış sürü için kullanılan bir sözcükten türemiş. Başkalarının sürüsünü güden çoban, kendi sürüsünü otlağa salıp unutuyor. İhmal ediyor yani. Sahipsiz sürüye ne olur biliriz hepimiz… Kurtlar kapar!

Kendimizden vazgeçmeden yaşamak

Bu yazıyı yazarken Türkiye'de felsefe eğitiminin ve insan hakları düşüncesinin öncü ismi İoanna Kuçuradi’nin vefat haberi geliyor. Ömrünü, insanın yaptığı işten, üstlendiği rolden, kime yaradığından bağımsız bir değer taşıdığı fikrine adamış bir filozof Kuçuradi. İşte evrenin konuşma yollarına bir ikincisi daha eklendi… Çevresinin ihtiyaçlarını hızla fark edip kendini arka plana atan ve hatta kendi ihtiyacına "şımarıklık" diyen kişi, o mutlak değeri en baştan kendinden esirgemiş olmuyor mu? Kendi hayatlarında misafir, en yakınlarının hayatında ise servis veren bu kimlikle her şeyi hallediveriyorlar: iyi kalpli, sevgi dolu, sorumluluk sahibi, güvenilir… Kendinden vazgeçiş gürültülü olmuyor. Hatta bazen bolca alkış, güzel söz ve iç ısıtan mesajlar eşlik edebiliyor servis verdiklerinden gelen. Küçük, makul hareketlerle başlayan ötelemeler ne ara büyüyor, çoğu zaman anlamıyoruz. O sıradan erteleme alışkanlık oluyor ta ki ihtiyaçları duyma kasımız gevşeyene kadar. Su içmezsen susadığını fark etmeyeceğin gibi… Gestalt'a göre sağlıklı bir insan ihtiyacını fark eder, ona doğru harekete geçer, temas kurar, doyar ve bırakır; sonra yeni bir ihtiyaca yer açar. Her şey farkındalıkla başlıyor. Öz ihmal, bu temas sınırıyla ilgili bir sorun: Başkalarının beklentisini kendi sesimizmiş gibi yutmak, kendimizle karşımızdakinin ihtiyacı arasındaki sınırı silmek ve en zararlısı, dışarı çıkması gereken enerjiyi, söylenmeyen cümleyi kendi içimize atmak. En sessizi sonuncusu. Söylenmeyen cümle boğazda, dinlenmeyen yorgunluk omuzda kalıyor. “I myself am the enemy who must be loved- Sevilmeye ihtiyaç duyan düşman bizzat benim” diyen Jung’a kulak veriyorum. Erdem saydıklarımıza kendimizi koymadığımız çok acı bir gerçek. Kendimizi şefkatimizden mahrum bırakıp etrafa dağıttıkça gerçekten ne kadar erdemli oluyoruz? Bu soruyu sormaya çoğunlukla cesaret edemiyoruz, çünkü cevabı kurduğumuz ve kurguladığımız hayatın düzenini bozuyor. Kuçuradi’nin "İnatla umutluyum" sözünü bu hafta başka bir yerden okuyorum. Kendimize karşı da inatla umutlu olmak: Ertelenmiş bir isteğin hâlâ duyulabileceğine, kısılmış bir sesin geri gelebileceğine inanmak. Umut çoğu zaman büyük bir inanç değil, her gün aynı küçük soruyu sormakta inat etmek: “Ben ne istiyorum ve neye ihtiyacım var?” O gün hukuk fakültesini konuşmadık. Yalnızca bu soruyu düşünmesi için kendine zaman vermesini söyledim. Çoğu zaman yapabileceğimiz en gerçek şey bu: Sorunun sorulabilir olduğunu göstermek. İhmalin izini sürmek isteyenlere birkaç önerim var; Soruları okuyun, cevap vermek zorunda değilsiniz. Sormanız yeter. O sorunun sizdeki etkilerini fark etmeye çalışın. Bu hafta kendim için ertelediğim ama çocuklarım, eşim, dostum için asla ertelemeyeceğim şey ne? “Yapmalıyım” dediğim bir şey var mı? Varsa bu kimin sesi? En son ne zaman “hayır” dedim? Ve bu bana ne hissettirdi? Bedenim en son ne zaman bana bir şey söyledi? Ben bu mesajla ne yaptım? İçlerinden birine bir cevap geldiyse onu not alın. Şimdi bu farkındalıkla ne yapacaksınız? Sevgiyle kalın.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün