Robert Montgomery: İstanbul'da bir balkon, beş şair…

Robert Montgomery´nin İstanbul´a, şiire ve edebiyatın şehirlerle kurduğu ilişkiye odaklanan yeni sergisi ´James Baldwin´s Balcony in Istanbul and Other Works´, bir yandan ışıklı metinleriyle sanatçının özgün dünyasını ortaya koyarken, diğer yandan James Baldwin, Nina Simone, Bob Dylan, Yevgeny Yevtushenko ve Edip Cansever´i aynı İstanbul manzarasında buluşturan şaşırtıcı bir hayalin kapısını aralıyor. Bu da akıllara “Bir sanatçı bir şehrin edebî hafızasını nasıl yeniden kurar?” sorusunu getiriyor.

Tuna SAYLAĞ Sanat
30 Eylül 2026 Çarşamba

Işığın aydınlattığı dizeler…

23 Eylül akşamı, sergi açılışında bulunanlar, ki aralarında ben de vardım, Robert Montgomery ile tanışma ve sergiyi onun rehberliğinde gezme şansını yakaladılar. Konuklara samimiyetle yaklaşan sanatçı, bütün soruları sabırla cevaplandırdı. Oldukça rağbet gören açılış, o gece Cem Hakko, Ertuğrul Özkök gibi birçok tanıdık simaya ev sahipliği yaptı.

ISTANBUL’74’ün Arnavutköy’deki mekânına girdiğimde ilk dikkatimi çeken, Montgomery’nin ışıklı yazı panoları oldu. Duvarlarda parlayan cümlelere bakarken, bir sergi salonunda değil de gecenin içinde bir yerlerde karşıma çıkmış şiir parçalarını okuyormuşum hissine kapıldım. Dizeler beni oldukça etkiledi. Bazılarının önünde ister istemez biraz daha uzun durdum. Montgomery’nin cümlelerinde aşk, kayıp, özlem, yalnızlık ve umut iç içe geçmiş Kimi zaman tek bir cümle, uzun uzun bakılan bir tablodan daha fazla şey düşündürebiliyor.

Montgomery’yi ilk kez bu sergiyle keşfeden biri için, onu yalnızca ışıklı yazılar ve şiirsel tablolar yapan bir sanatçı olarak düşünmesi mümkün. Oysa sanatçının dünyasında şiirin çok daha özel bir yeri var. Edinburgh College of Art’ta resim eğitimi alırken André Breton’un şiirleriyle tanışması, sanat hayatında önemli bir dönüm noktası olmuş. Şiirden o kadar etkilenmiş ki, hem ressam hem şair olmaya karar vermiş. Bugün yaptığı işlerin merkezinde de bu iki alanın birbirinden ayrılmadığı bir anlayış var. Kendi ifadesiyle, “kelimelerden oluşan resimler” yapıyor; ışık ve billboard işlerinde ise şiiri kitap sayfalarından çıkarıp dünyaya taşıyor. Örneğin yıllardır en çok bilinen işlerinden biri olan “The people you love become ghosts inside of you and like this you keep them alive” (Sevdiğin insanlar içinde birer hayalete dönüşür ve böylece onları yaşatırsın) cümlesi, onun şiirsel dünyasının iyi bir örneği.

Bu şiirsel yaklaşım, serginin İstanbul bölümünde daha da anlamlı hale geliyor. Çünkü Montgomery için İstanbul yalnızca güzel bir şehir değil; edebiyatın, sanatın ve farklı kültürlerin birbirine karıştığı bir yer. Sanatçı, yeni sergisi için özellikle İstanbul’a özgü atmosferi ve şehre duyduğu sevgiyi yansıtan işler ürettiğini söylüyor. İstanbul’u kendisi için ‘eşsiz bir romantizme’ sahip bir şehir olarak tanımlıyor.

Poets in the Cities…

23 Eylül’de açılan ‘James Baldwin’s Balcony in Istanbul and Other Works’, Montgomery’nin İstanbul’daki ikinci kişisel sergisi. Serginin merkezinde sanatçının ‘Poets in the Cities’ adlı yeni serisinden üç tablo bulunuyor. Seri, İngiltere’deki ilk sunumunun ardından ilk kez İstanbul’da izleyiciyle buluşuyor. Sanatçının şehirle kurduğu bağ on yılı aşkın bir zamana uzanıyor.

Bu serideki en ikonik tablo,’ James Baldwin, Yevgeny Yevtushenko, Bob Dylan, Nina Simone and Edip Cansever on James Baldwin’s Balcony in Istanbul in 1965.’ Montgomery’nin kurgusunda Galata Köprüsü, Baldwin’in ‘balkonu’na dönüşüyor. Baldwin burada arkadaşlarını ağırlıyor. İlk bakışta bu isimlerin aynı karede ne işi olduğunu düşünüyorsunuz. Sonra hikâyeyi öğrenince tablo bambaşka bir anlam kazanıyor. Sanatçı bu tablo ilgili “Resminin çıkış noktası, Baldwin’in Galata Köprüsü’nde tek başına durduğu eski bir fotoğraftı. Fotoğraf 1966’da, Baldwin’in İstanbul’da yaşadığı dönemde çekilmiş. Arka planda Süleymaniye Camii’nin o güzel siluetini görebiliyorsunuz. Ama Baldwin fotoğrafta biraz hüzünlü ve yalnız görünüyor. Ben de ona arkadaşlık edecek birkaç isim hayal ettim” diyor. Belki de tablonun asıl büyüsü bu buluşmanın gerçek olmaması. Sanatçı, tarihin bilinen bir anını resmetmiyor, James Baldwin ile Edip Cansever’in gerçekten tanıştıklarına ilişkin herhangi bir belge ya da kanıt bulunmadığını açıkça söylüyor. Cansever’in şiirlerini çok sevdiği için ikisini kendi hayalinde buluşturuyor; Galata’da bir kafede kahve içtiklerini ardından arkadaş olduklarını düşünüyor. Böylece kurguladığı bir karşılaşmayı, İstanbul’un edebî belleğinin içine yerleştiriyor. Belki de İstanbul’un Montgomery için bu kadar özel olmasının nedeni de tam olarak bu. Sanatçı, İngiltere’deki atölyesinde İstanbul’u ve onun şairlerini düşünürken bir resim yapmaya başladığını söylüyor. Sergideki işler de biraz böyle bir özlemin, biraz belleğin, biraz da hayal gücünün ürünü.

James Baldwin’in İstanbul hikâyesinin ise gerçek bir zemini var. Amerikalı yazar ilk kez 1961’de, yakın dostu Engin Cezzar’ın davetiyle İstanbul’a geldi ve sonraki yıllarda Türkiye’ye tekrar tekrar döndü. İstanbul’da geçirdiği dönem, yazarlığı açısından da önemliydi; burada ‘Another Country’ üzerinde çalıştı ve kent, onun hayatında uzun süre özel bir yere sahip oldu.

Neden Edip Cansever?

Robert Montgomery, henüz 18 yaşındayken uluslararası şairlerin yer aldığı bir şiir antolojisinde Edip Cansever'in ‘Masa da Masaymış Ha’ şiirinin İngilizce çevirisini (The Table) okumuş ve bu şiire kelimenin tam anlamıyla âşık olmuştu. Şiirin sadeliğinden, bir adamın evine gidip masaya hayatı, çiçekleri ve anahtarlarını bırakma tasvirinden çok etkilenen sanatçı, Cansever'in edebi mirasını her zaman kalbinde taşıdığını söylüyor.

‘Everything in the City’ Şiiri

Montgomery, bu sergi için İstanbul'a özel yeni bir şiir kaleme aldı. Sokaklarında gezerek seslendirdiği bu şiirde sanatçı, “Everything in the city is perfect. The voices in the streets are sacred music. And the streets belong to no one” (Şehirdeki her şey kusursuz. Sokaklardaki sesler kutsal bir müzik. Ve sokaklar hiç kimseye ait değil) diyerek İstanbul'un kolektif hafızasına ve özgür ruhuna bir saygı duruşunda bulunuyor.

Galeriden çıkarken akılda kalan ise şu oluyor: Bir şehir yalnızca sokaklardan, binalardan ve manzaralardan oluşmuyor. O şehirde yaşamış, yazmış, üretmiş insanların hikâyeleri de onun görünmez haritasını oluşturuyor. Montgomery’nin İstanbul’a bakışı, bu haritaya kendi hayalindeki insanları da ekliyor. Ve bazen gerçekleşmemiş bir buluşma, gerçek bir tarihten daha güçlü bir merak duygusu yaratabiliyor.

Sergi, salı–cuma günleri 10.00–18.00, cumartesi–pazar günleri ise 12.00–18.00 arasında gezilebilir.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün