Cihangir Atölye Sahnesi'nin yeni oyunu 'Joko'nun Doğum Günü'

II. Dünya Savaşı´nın ardından değer yargılarını ve umutlarını yitiren insanlığın içine düştüğü anlamsızlığın, yaşamın saçmalığının ve belirsizliğinin hâkim olduğu dünyada, kendiyle ve toplumla yabancılaşan, yalnızlaşan bireyin dramına odaklanan absürt tiyatro 1950´lerde Fransa´da yaygınlık kazandı.

Erdoğan MİTRANİ Sanat
30 Eylül 2026 Çarşamba

Gelişiminin Fransa’da başlaması rastlantısal değildir. Yaşananların anlamsız ya da saçma değil, komik panayır aynalarındaki gibi çarpıtılmış, kırılmış ama yine de gerçekçi yansıması olarak açığa çıkışı, Fransız tiyatro geleneğinde Alfred Jarry’nin (1873-1907) ünlü oyunu ‘Ubu roi / Kral Übü’den beri var olmuştur. Samuel Beckett’ le birlikte Çağcıl Absürt Tiyatronun Babası olarak görülen Eugène Ionesco’ ya (1909-1994) ulaşana dek Jean Tardieu (1910-1995) ve Jean Genet (1903-1995) üst düzey absürt oyunlar kaleme aldılar.

Fransız yazar, ressam, şair, yönetmen, tasarımcı, şarkıcı, aktör, yapımcı Roland Topor (1938-1997), acımasızlıkla absürdün iç içe geçtiği, vurucu bir kara mizah içeren yapıtlarıyla absürt tiyatro geleneğinin en önemli mirasçılarındandır.

Mine G. Kırıkkanat’ın Türkçe’ye ‘Joko’nun Doğum Günü’ adıyla çevirdiği ‘Joko Fête Son Anniversaire’ adlı oyunu 2016’da Yolcu Tiyatro tarafından, kurucusu Ersin Umut Güler’in yönetmenliğinde sahnelenmiş, hak edilmiş başarısıyla Güler’in etkileyici yorumu birkaç sezon oynanmıştı. ‘Joko’nun Doğum Günü’ 10 yıl sonra yeniden Cihangir Atölye Sahnesi’nde seyirci karşısına çıkıyor. Yönetmenliğini ve ışık tasarımını Muhammet Uzuner’in üstlendiği yapımın, sahne tasarımı Veli Kahraman’a, kostüm tasarımı Nihan Şen’e, müzik Berkay Özideş’e ve koreografi Hicran Akın’a ait.

Dürüst ve çalışkan Joko kentin atık su deposunda çalışarak, dünyadan habersiz annesini, asalak babasını ve masum kardeşini geçindirmekte, onları mutlu olacakları Güneye götürmeyi hayal etmektedir. Bir sabah işe giderken, sırtına atlayarak yüklü bir ücret karşılığı kendisini Concorde Oteli’ne götürmesini emreden tanımadığı adama sinirlenerek sırtından atar. Yük beygiri muamelesine çok kızan Joko zamanla, kazanacağı parayla düşlerini gerçekleştirebileceğini düşünerek fikir değiştirerek diğer iş arkadaşları gibi kendini satmayı kabul eder. Taşıyıcı ile taşınan arasındaki bağımlılık giderek tekinsiz ve canavarca boyutlara erişir; Joko ile yakınlarını vahşi bir karabasanın içine sürükler…

Absürt tonlarda başlayan oyun, absürtten fantastik dehşete, oradan da olabilecek en fantastik dehşete evrilir. Tadını kaçırmamak için özellikle oyunun doruğundan söz etmeyeceğim. Sadece Kafka’yı aratmayacak bu cehenneme inişin akla gelecek en üst düzeyi aşacağını, kara mizahla başlayan oyunun, karanlık güldürü dozunu göz ardı etmeden grotesk bir karamsarlıkla sonlanacağını belirteceğim. 

Şiddetin olağanlaştığı, bireyin giderek işleve indirgendiği, itaatin erdeme dönüştüğü, sistemin en sadık bekçisinin kabullenme olduğu bir düzeni mercek altına alan ‘Joko’nun Doğum Günü’, efendi-uşak, ezen-ezilen ilişkileri üzerinden iktidarların şiddet, baskı ve eşitsizliği rıza yoluyla sıradanlaştırmasını, vahşi kapitalizmin insanın beden ve aklını kontrol altına almasını hınzırca eleştiriyor. Joko’nun kişiden taşıyıcıya, bedenden araca dönüşümü sinsice, ama son derece düzenli, mantıklı ve ‘makul’ gerekçelerle gelişiyor; güçlünün zayıf olanı küçük düşürerek, aşağılayarak tatmine ulaşmasının iğrençliği açığa çıkıyor. Akıl dışı, korkutucu ve uyumsuz olaylar bireyi paramparça ederken, sistem bu parçalanmışlık üzerinden kendini ayakta tutarak güçleniyor.                                                                             

‘Joko’ nun Doğum Günü’nün yeni yorumu geçen yıl, CAS konservatuar öğrencilerinin mezuniyet projesi olarak gelişmiş. Yönetmen ve ekibin yeniden ele almasıyla bu sezon profesyonel bir çalışma olarak topluluğun sürekli repertuarına giriyor. Özgün metni hiç ellemeden, baş döndürücü bir tempoyla aktaran Muhammet Uzuner ancak oyunun doruğuna, izleyenin kolay kolay unutamayacağı o ‘yapışık dörtlü’ye ulaşıldığında seyircinin biraz soluklanmasına izin veriyor.

Fransızların Türkçeye “zorunluluğu erdeme dönüştürmek” olarak çevrilebilecek bir deyimi vardır: “Faire de nécessité vertu”. Projenin profesyonel yorumunu ilk kez sahneleyen ekibe emanet eden Uzuner, kalabalık karakterli oyunu sadece iki erkek ve yedi kızdan oluşan bir kadroyla yönetmek zorunda kalınca gereksinim gerçekten de erdeme dönüşmüş: Erkeklerden Harun Özkan Joko’yu, Ali Güvendi hem zalim Sir Barnett’i hem birkaç yan karakteri üstleniyor. Anne’yi oynarken, değişe değişe Doktor Fersen’i, sado-mazo Wanda’yı, Joko’nun kız kardeşini ve iş arkadaşlarını canlandırıyorlar. Saçları tamamen örten başlıkları, Wanda’nın seksi giysisi hariç androjen kostümleri ve dört dörtlük beden kullanımlarıyla kadın-erkek farkını hissettirmeyecek derecede başarılı dörtlü, kötülüğü temsil eden bir koro olarak, acımasızlığın ve zulmün cinsiyete bağlı olmadığını da belirtiyor. Başta Joko / Harun Özkan olmak üzere, bedenlerini son kerteye kadar zorlayan gencecik oyuncuların müthiş uyumlu performansı gerçekten nefes kesici.                                                            

Joko’nun maruz kaldıklarının istisnai bir zulüm değil, düzenin ta kendisi olduğunu kara mizah ve gerçeküstücülükten beslenen bir üslupla yansıtan oyun hayatın gerçek yüzünü absürtle resmeden çok sağlam bir çalışma. Mutlaka izleyin derim. İlk oyunlar 9 ve 10 Ekim Cihangir Atölye Sahnesi’nde.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün