Hollanda'dan Burgazada'ya uzanan bir sanat hikâyesi…

Bazen en güzel hikâyeler, planlanmamış anlarda ortaya çıkıveriyor. Hollandalı sanatçı Koenraad Marinus Van Lier ile Burgazada´nın kendine has atmosferinde, tesadüf eseri tanıştık. Bu rastlantı, beni adanın kalbinde konuşlanmış çok düzenli bir sanat atölyesine ve ardından adanın kendisine uzanan sıra dışı bir üretim yolculuğuna götürdü. Atık malzemeler ile taşların bir araya gelerek, adanın ruhunu taşıyan birer sanat eserine nasıl dönüştüğünü konuştuğumuz ve Koenraad´ın ilham dolu dünyasına kapı aralayan bu keyifli söyleşiyi sizlerle baş başa bırakıyorum.

Mirey NASİ Söyleşi
23 Eylül 2026 Çarşamba

Amsterdam'da Gerrit Rietveld Akademisi’nde aldığı mimari tasarım eğitimini fotoğraf, resim ve seramikle harmanlayan Koenraad Marinus Van Lier, 2016’dan bu yana yaşamını ve üretimlerini Burgazada'da sürdürüyor. Adanın doğasını, kireçtaşı ve atık malzemelerini doğrudan sanatına dâhil eden, hatta adanın kendisini bir tuval olarak kullanan Van Lier, hem adanın manzarasını fotoğraflarıyla belgeliyor hem de Burgazada Kompost Bahçesi gibi projelerle adanın yaşam kültürüne katkı sağlıyor.

Bir adalı olduğumdan mı bilmem ama sanatçının adada yaz-kış süren yaşamı, adayla kurduğu köklü bağı, özellikle adadan toplanan malzemelerle hayat verdiği büyüleyici mozaik çalışmaları beni derinden etkiledi.

Başlangıçta sizi Hollanda’dan İstanbul’a çeken, daha da önemlisi, Burgazada’yı kalıcı ikametgâhınız olarak seçmenize neden olan etken neydi?

İstanbul’a ilk kez 2010 yılında, Avrupa Kültür Başkenti olduğu dönemde bir değişim projesiyle geldim. Şehrin karmaşıklığından ve çelişkilerinden inanılmaz etkilendim. 2013'te tamamen taşındığımda sanatsal bir dönüm noktasındaydım; dijital sanattan sıyrılıp fiziksel malzemelere dönmek istiyordum. Küçük boyalı parçaları bir araya getirerek ‘mozaik benzeri’ yağlı boya tablolar üretmeye başladım. Aynı zamanda İstanbul’u bir mozaik gibi görmeye başlamıştım. Özellikle şehre yukarıdan veya belli bir mesafeden baktığınızda, tüm bu farklı parçaların, renklerin, yapıların ve katmanların bir araya gelerek devasa bir görüntü oluşturduğunu görüyorsunuz. Kente bu şekilde bakmak, resim yapma şeklimi de etkiledi.

Şehirde süregelen inşaatların gürültüsü ve tozu sonunda bizi daha sakin bir yerde yaşama fikriyle Prens Adaları'na yöneltti ve Burgazada’ya âşık olduk. Arka taraftaki Aya Nikola mahallesinde uygun bir yer bulup yerleştik. Başta şehirden ve inşaatlardan kaçmak için pratik bir karar gibi görünse de Burgazada zamanla tamamen farklı bir yaşamın, aradığım alanın ve özgür çalışma tarzının kapılarını açtı.

Mimari tasarım eğitimi aldınız, ardından fotoğrafçılığa yöneldiniz; sanat hayatınıza bilgisayarı adeta bir kalem gibi kullandığınız dijital sanatlarla başlayıp el yapımı yağlı boya çalışmalarla devam ettiniz ve günümüzde piksel ile bilgisayar yerine kil, seramik karo, mozaik, toprak çalışmaları ve kireç taşı gibi malzemelerle üretim yapıyorsunuz. Tüm bu geçiş süreci nasıl gerçekleşti?

Üretimlerimi birbirini takip eden geçişler olarak görüyorum; aralarındaki tek değişken, malzeme ve onunla kurduğum ilişkidir. Mimarlık eğitimim bana yapı ve kompozisyon algısı katarken, fotoğrafçılık dünyaya yakından bakmayı ve anı yakalamayı öğretti. Uzun süre bilgisayarı bir araç adeta bir kalem olarak kullanıp dijital ortamda çalıştıktan sonra, ellerimle fiziksel bir şeyler üretmek istedim ve küçük, boyanmış parçalardan oluşan ‘mozaik benzeri’ yağlı boya tablolara yöneldim.

Piksellerin ve yapay zekânın görüntüleri sonsuz kez kopyalayabildiği günümüzde, analog çalışmanın sunduğu benzersizliği çok değerli buluyorum. Analogda her parça farklıdır; elin, malzemenin ve sürecin izini taşır. Burgazada’ya taşınmak ise benim için yeni bir dönüm noktası oldu. Plajdaki mermer, seramik ve taş gibi inşaat atıklarını çöp olarak görmek yerine potansiyel birer malzeme olarak değerlendirmeye başladım. Çevreye karşı daha duyarlı hale gelerek bu malzemeleri topladım ve eserlerimde kullandım. Böylece doğa, artık sadece fotoğrafladığım bir nesne olmaktan çıkıp sanatımın bizzat ham maddesi ve kaynağı haline geldi.

Madam Martha Koyu'ndan toplanan atık malzemeler ve kireç taşlarını kullanarak hayata geçirdiğiniz bir sahil bahçesi projeniz vardı. İnsan kaynaklı atıklar ile doğa arasındaki ilişkiye dair nasıl bir hikâye anlatmaya çalışıyordunuz?

Burgazada’ya taşındıktan sonra zamanımın çoğunu geçirdiğim Madam Martha Koyu'ndaki plastik ve inşaat atıkları çevre bilincimi artırdı. İlk başta sadece plajı temizlemek amacıyla topladığım bu atıkları ortadan kaldırmak yerine ne yapabileceğimi düşünürken ‘Beach Garden’ (Sahil Bahçesi) fikri doğdu.

Benim için projenin en önemli kısmı, bir şeyler yetiştirme ve büyütme fikri. Kirlilik, özünde büyümenin tam tersidir. Kirlilik yarattığımızda, canlı bir şeyi alıp onu yaşamı sürdürme yeteneğinden mahrum bırakırız. Bir bahçe ise tam tersini yapar: Yaşam için gerekli koşulları yaratır. Bitkiler büyür, çiçekler açar, böcekler gelir, tohumlar oluşur. Bir yenilenme döngüsü vardır. İşte bu yüzden bahçe benim için güçlü bir metaforik anlam taşıyor. Bahçe, sanat ve kültürdeki en eski imgelerden biridir ve belki de en ünlüsü ‘Cennet Bahçesi’dir. Bu imge, insanların doğadan ayrılmış değil, hâlâ doğanın bir parçası olduğu ilk halini temsil eder.

İnsan faaliyetleri nedeniyle zarar görmüş kirlenmiş bir manzarayı alıp ona yeniden büyüme imkânı kazandırmak hem bir çevre projesi hem de bir sanat eseridir. Ben bu bahçeyi asla tamamlanmayan, mevsimlere göre büyüyen, solan ve yeniden doğan canlı bir heykel olarak görüyorum. Gelecekte deniz seviyesinin yükselmesiyle tamamen ortadan kalkabilecek olsa bile bu proje, doğanın değişiminin bilincinde olarak ona bir şeyler geri vermek için yapılmış geçici bir jest ve küçük bir girişimdir.

Yerel ada halkı çalışmalarınızı nasıl karşıladı? Buraya bir yabancı olarak geldiniz ama adanın bir parçası oldunuz. Komşularınızdan bazıları için sipariş üzerine birkaç çalışma yaptığınızı biliyorum; bu ilişkiler nasıl gelişti?

Burgazada’ya ilk taşındığımda niyetim bir topluluğun parçası olmak değil, sadece yaşamak ve çalışmaktı. Ancak bir adada uzun yıllar geçirince doğal olarak gündelik yaşamın bir parçası oluyorsunuz. Fotoğrafçılık, adanın sosyal medya gruplarında yaptığım paylaşımlarla bu bağın ilk adımı oldu.

Ardından ‘Sahil Projesi’ beni pek çok insanla tanıştırdı. Plajda çöp toplayıp bahçeyi oluştururken insanların merak edip durması ve sohbet etmesi, normalde asla tanışamayacağım kişilerle etkileşim kurmamı sağladı.

Her yıl atölyemi halka açarak, insanlara içeri girip üzerinde çalıştığım şeyleri görme fırsatı sunuyordum. Bu atölye ziyaretleri, insanların çalışmalarımı keşfetmesi ve arkasındaki süreci görmesi için önemli bir yol haline geldi.

Son olarak FITO Antigoni bünyesindeki Kompost ve Sağlık Bahçesi çalışmalarına katılmak, topluluk duygumu daha da güçlendirdi. Atölyede tek başına üretmekten farklı olarak, diğer insanlarla birlikte ada için pratik bir şeyler üretmek, paylaşarak bağ kurmanın en güzel yolu haline geldi.

Atölyenizi ziyaret edip mozaik çalışmalarınızı gördüm. Eserleriniz beni gerçekten çok etkiledi. Mozaik çalışmalarınızdan ve bunların sıradan mozaik eserlerinden ne şekilde ayrıldığından bahseder misiniz?

Mozaik heykellerim, Burgazada plajlarında ve özellikle Madam Martha Koyu'nda bulduğum kırık seramik karolar ile deniz camı parçalarından doğdu. İnşaat atığı olan ve denizin şekillendirip sahile vurduğu bu hazır parçaları topluyorum. Geleneksel olarak kırık seramiklerle yapılan yüzey süslemesi trencadis tekniğine benzer bir yöntem kullansam da bunu üç boyutlu uyguluyorum; heykellerimde parçaların kendisi yapıyı oluşturuyor ve altlarında ayrı bir iskelet bulunmuyor.

Heykelleri, aklımda önceden belirlenmiş bir form olmadan, büyük bir üç boyutlu yapboz gibi parça parça inşa ediyorum. Şekil, malzemelerin düzensiz formlarına göre kendiliğinden gelişiyor. Malzemeyi tasarımıma uydurmaya çalışmıyor, nihai şekil üzerinde kontrol sahibi olmasına izin veriyorum. Bu yüzden heykeller organik, jeolojik ve sanki kendiliğinden büyümüş gibi görünüyor.

Bu projenin çok önemli bir çevresel ve tarihsel boyutu da var. Topladığım karolar aslında 1950’lerden 80’lere kadar insanların evlerinde kullandığı, eski binalardan atık olarak çıkan bir türlü denize ulaşmış parçalar. Denizin yok edemediği bu seramikleri toplayarak hem sahili temizliyorum hem de malzemenin geçmişini gizlemeden tarihini görünür kılıyorum. Bu yüzden mozaik benim için sadece bir teknik değil; kırılmış ve atılmış bir şeyi tamamen farklı bir biçimde yeniden bütün hale getirmenin, fiziksel ve sembolik olarak birleştirmenin bir yoludur.

Burgazada: A Decade of Photos from the Island’ (Burgazada: Adadan On Yıllık Fotoğraflar) adında bir kitabınız var. Bu, on yılı aşkın bir süre boyunca ada yaşamını, değişen mevsimleri, manzaraları ve topluluk dinamiklerini belgeleyen önemli bir fotoğraf kitabı ve sergi. Biraz bundan bahseder misiniz?

Başlangıçta bir kitap hazırlamayı hiç planlamamıştım; sadece karşıma çıkan manzaraları ve değişen ışığı fotoğraflıyordum. Burgazada'da geçirdiğim on yıla yaklaşırken, bu dönemi anlamlı kılmak için 120 ay,120 fotoğraf’ fikriyle yola çıktım; adada yaşadığım her ay için bir fotoğraf seçtim. Bu yapı sayesinde kitap, sadece en sevdiğim karelerin bir derlemesi olmaktan çıkıp değişen mevsimleri ve manzarayı ay ay takip eden, zamanla ilgili bir günlüğe dönüştü.

Burada yaşadığınızda manzara, ara sıra ziyaret ettiğiniz bir yer değil günlük hayatınızın bir parçası haline gelir. İnsan yaşadığı yere alışınca her gün gördüğü denizi, ağaçları fark etmeyi bırakabiliyor; fotoğrafçılık bana yeniden bakmak için bir neden veriyor. Bu bağımsız kitabı, arkasında hiçbir yayınevi veya sponsor olmadan, tamamen kendim hazırlayıp yayınladım.

Röportajlarınızın birinde, denizi görmeye hiç vakit bulamamış büyükbabanız hakkında bir şeyler okumuştum. Sizce aile geçmişimiz ya da isimlerimiz, biz farkında olmadan hayattaki büyük seçimlerimize sessizce yön veriyor mu?

Aile geçmişimizin seçimlerimizi doğrudan belirleyip belirlemediğini bilmesem de içimizde farkında olmadan taşıdığımız bir iz bıraktığına inanıyorum. Büyükbabamın adı Marinus'tu; Latince ‘denize ait’ anlamına gelen bu isme sahip olmasına rağmen hayatı boyunca denizi görmeye hiç vakti olmamıştı. Onun anısına bana da ikinci isim olarak Marinus verildi.

Kendi hayatıma baktığımda bu tesadüfün oldukça şiirsel bir yanı var: Bir adada yaşamayı seçtim. Denizi fotoğraflıyor, içinde yüzüyor, kıyıya vuran şeyleri topluyor ve giderek daha fazla deniz tarafından şekillendirilmiş malzemelerden eserler üretiyorum. Büyükbabamın hikâyesi ile benim seçimlerim arasında doğrudan bir bağ olup olmadığını bilmesem de aralarında bir tür bağ olduğunu görmemek zor geliyor. Seçimlerimizi yaparken sadece bize doğru gelen şeyleri yapıyoruz; ancak daha sonra geriye dönüp baktığımızda, aile tarihimizde ya da isimlerimizde sessizce aynı yönü işaret eden şeyler olduğunu fark ediyoruz.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün