Fırtınanın içinden gerçekleri görebilmek

Bu günlerde kutlayacağımız Sukot Bayramı, bu fırtınalı yaşamda unuttuğumuz beş şeyi fısıldıyor... Kadim bilgelik, tam da modern insanın bu büyük çıkmazına şifa olacak beş altın anahtarı elimize tutuşturuyor ve bizi fırtınanın ortasında durup düşünmeye davet ediyor.

Hayim BEHMOARAS Yaşam
23 Eylül 2026 Çarşamba

Fırtınalı bir yaşamın içindeyiz adeta, neden mi? Çok değil, bir iki nesil öncesine kadar hayatın başka bir ritmi, başka bir emniyet subabı vardı: Mahalle kültürü. Kapıların birbirine kilitlenmediği, komşuda pişen yemeğin kokusunun sokağa taşındığı, çocukların akşama kadar güvenle koşturduğu o eski mahalleleri bugün sadece eski filmlerde veya buruk birer çocukluk hatırasında bulabiliyoruz. Kentsel dönüşüm dalgası sadece eski binaları yıkmadı; o binaların harcı olan insani bağları, esnafla kurulan o çıkarsız selamlaşmaları, o içten dayanışmayı da betona gömüp gitti. Mahallemizin sıcaklığını kaybettikçe, modern hayatın o buz gibi, gürültülü fırtınasının ortasında tamamen korumasız kaldık.

Bugün o fırtınanın tam göbeğindeyiz. Her gün yeni bir yapay zeka modeliyle uyanıyor, teknolojinin hızına yetişmeye çalışırken nefes nefese kalıyoruz. Sabah gözümüzü açar açmaz sosyal medya akışlarının dipsiz ve acımasız kuyusunda kayboluyor, başkalarının parlatılmış sahte dünyalarına bakarak kendi gerçekliğimizi hırpalıyoruz. Plazaların klimalı, steril odalarında veya rezidans dairelerimizin dört duvarı arasında, doğadan tamamen kopuk, adeta yapay bir ‘metaverse’ (yapay bir illüzyona hapsolma) hayatı yaşıyoruz. Garip bir şekilde, dijital olarak birbirimize en bağlı olduğumuz bu çağda, tarihin en gergin, en huzursuz ve en yalnız insanlarına dönüştük. İçimizdeki bu derin yalnızlığa ve savruluşa, fiziksel bir barınma kaygısı da eşlik ediyor.

Bugün sokakta, otobüste, kahve kuyruğunda ya da bir dost meclisinde kiminle konuşsanız gündem aynı sarmalda dönüyor: Fahiş ev kiraları, bitmek bilmeyen barınma krizleri ve zihnimizin bir köşesinde sürekli saatli bir bomba gibi tik tak eden deprem korkusu... Kendimizi güvende hissetmek uğruna beton binalara servetler döküyor, ömrümüzü otuz yıllık kredilere, yüksek kiralara endeksliyoruz. Kaybettiğimiz o mahalle sıcaklığının, o insani güvenliğin yerini betonun soğukluğuyla doldurmaya çalışıyoruz. Güvenliği yanlış yerde aradıkça fırtına daha da şiddetleniyor.

Tablo bununla da bitmiyor; geçim sıkıntısı, enflasyon ve her gün jet hızıyla değişen etiketler arasında oradan oraya savrulup duruyoruz. Ruhumuzdaki bu ekonomik daralmayı ve güvensizliği ise tuhaf bir şekilde daha çok tüketerek iyileştirmeye çalışıyoruz. İndirim günleri, bitmeyen online alışveriş sepetleri ve bilboardlardan üzerimize bağıran o sinsi ses: “Daha fazlasına sahip olmalısın!” Sonuç mu? Büyük bir tatminsizlik, sürekli bir koşturmaca ve asla doymayan bir ruh açlığı. Kendimize ait olmayan, yapay ve yorucu bir labirentin içinde, fırtınanın önündeki bir yaprak gibi sürükleniyoruz.

 

Sukot’un fısıldadıkları

İşte tam bu noktada, takvimler sonbaharı gösterirken 25 Eylül akşamı başlayarak, 2 Ekim akşamına kadar kutlayacağımız Sukot Bayramı bize kendimizi kaptırdığımız bu fırtınalı yaşamda unuttuğumuz beş şeyi fısıldıyor... Kadim bilgelik, tam da modern insanın bu büyük çıkmazına şifa olacak beş altın anahtarı elimize tutuşturuyor ve bizi fırtınanın ortasında durup düşünmeye davet ediyor.

Birincisi; geçicilik ve maddiyata bakışımız. Sukot boyunca insanlar, o çok güvendikleri, servetler döktükleri konforlu evlerinden çıkıp ‘suka’ adı verilen, derme çatma, rüzgar geçiren geçici çardaklarda yaşarlar. Bu ritüel günümüz insanına adeta haykırır: Sırtını yasladığın o devasa beton bloklar, banka hesapları veya kariyer basamakları aslında birer illüzyondan ibaret. Hayattaki hiçbir maddi güvence kalıcı değildir. Asıl sığınak ve gerçek zenginlik, insanın iç dünyasında ve maneviyatındadır. Sukot bizi kibrimizden arındırıp mütevazı bir sadeliğe çağırır.

İkincisi; doğayla yeniden bağ kurma ihtiyacımız. Sukanın tavanı betonla değil, sadece bitki dallarıyla örtülür; öyle ki gece kafanızı kaldırdığınızda aralıklardan gökyüzünü ve yıldızları görebilmeniz gerekir. Klimalı plazalardan, ekranların mavi ışığından kafamızı kaldırma vaktidir. Sukot, mevsimlerin döngüsünü, toprağın kokusunu ve doğanın bir parçası olduğumuzu hatırlatır. Bize sunulan, binlerce yıllık kusursuz bir dijital detokstur. Yapay olanı bırakıp, gerçek olan evrenle kucaklaşma çağrısıdır.

Üçüncüsü; şükran duymak, yani minnettarlık. Sukot aynı zamanda bir hasat bayramıdır. Topraktan alınan ürünler için derin bir teşekkür barındırır. Modern dünyanın ‘sürekli eksik olana odaklanma’ ve ‘daha fazlasını isteme’ hastalığına karşı en güçlü panzehirdir şükretmek. Elindekinin kıymetini bilmek, masadaki ekmeğe, dalındaki meyveye minnet duymak, insanı tüketim çılgınlığının yarattığı o vahşi tatminsizlik girdabından çekip çıkarır. Yetinmeyi bilen, özgürleşir.

Dördüncüsü; kırılganlığı kabul etmek ve sosyal dayanışma. Çardaklar dış dünyaya, fırtınaya ve yağmura karşı tamamen korumasızdır. Tıpkı hayatlarımız gibi... Sukot bize kırılgan olmanın insani bir durum olduğunu öğretir. En önemlisi de, o derme çatma çardağın altında zengin de fakir de eşitlenir; herkes aynı gökyüzünün altında, aynı mütevazı çatının altındadır. Bu durum, kaybettiğimiz mahalle kültürünün özünde yatan o derin empati duygusunu yeniden tetikler. Başkalarının acısını, evsizlerin veya zor durumdakilerin halini anlamayı; ekmeğimizi ve alanımızı paylaşmayı fısıldar.

Beşincisi ve belki de en güzeli; koşulsuz mutluluk. Sukot geleneğinde bu günler "Zman Simhatenu" yani "Neşemizin Zamanı" olarak adlandırılır. Düşünün; evinizi bırakmışsınız, rüzgarlı, korumasız bir çardaktasınız ama buna rağmen neşeli olmanız emrediliyor. Çünkü gerçek mutluluk lüks eşyalara, kusursuz konfora ya da dış şartların mükemmelliğine bağlı değildir. Gerçek neşe; sevdiklerinizle bir arada olabilmekte, bir sofrayı paylaşabilmekte, hayatın getirdiği zorluklara karşı birlikte gülümseyebilmektedir. Belki kendimizi kaptırdığımız bu fırtınalı yaşamın bize unutturduğu mütevazı olmayı, doğanın bir parçası olduğumuzu, sahip olduklarımıza şükretmeyi, sosyal eşitliği, birlikte el ele yaşayabilmeyi tekrar Sukot bize hatırlatacaktır ne dersiniz?

Hayatın bu amansız fırtınasında savrulurken, sığınacak beton saraylar aramayı bırakıp kalbimizde o mütevazı çardağı inşa edebildiğimizde, fırtınanın içinden gerçeği görebileceğiz... Şimdiden hepimize huzurlu, neşeli ve farkındalık dolu iyi bayramlar; Hag Sukot Sameah!

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün